Orası sabahın erken saatlerinden beri kalabalıkla dolup taşıyordu.
Valizini sürükleyerek bir sonraki aktarma yapacağı peronu arayanlar.
Cumartesi olmasına rağmen bugün de mi iş var bilinmez, takım elbiseleriyle telaşla geçip gidenler.
Geceden kalma gibi görünen, uykulu uykulu esneyerek turnikelerden geçenler.
İşte böyle çeşit çeşit insan, Japonya’nın bu merkez noktasında bir araya gelmişti.
Tokyo Tren İstasyonu, Tokaido Hızlı Tren peronları...
Nisan ayına girilmesinden sonraki o ilk hafta sonu, yeni bir dönemin başlangıcıyla birlikte her yer hayat enerjisiyle dolup taşıyordu.
"Ah, işte orada. Nozomi xxx sefer sayılı tren... Bu tarafa, on üç numaralı vagon Sawamura-san."
"Hey Kasumigaoka Utaha, neden yeşil vagon biletini almadın ki?"
"İlk kez tanışacağın bir müşteriden damdan düşer gibi yeşil vagon masrafı talep etmek... Nasıl bir ciddiyetsiz dış çalışan bu böyle?"
"Ama yeşil vagonda yol boyunca çalışabilirdik. Ulaşım masrafını kendi cebimden karşılasaydım keşke."
"Ben normal koltukta, hatta üçlü koltuğun tam ortasında bile tıkır tıkır işimi yapıyorum, biliyorsun?"
"O senin metin yazarı olmandan kaynaklanıyor... Toplantıya kadar iki üç karakter tasarımını bitirmek istiyordum oysa."
"Yaratıcılık tıkanıklığından kurtulunca birden işkolik oldun başımıza."
"Gerçek benliğim bu benim. Üstelik..."
"Üstelik?"
"Bu işi hafife almak için, geride bıraktıklarım çok büyük."
"Doğru... Öyle."
Giriş biletiyle turnikelerden geçip panoya bakarak aradığım Hızlı Tren’i bulmaya çalışıyorum.
"Yanlış hatırlamıyorsam saat tam on kalkışlı, Nozomi..."
Şu an saat dokuz elli üç.
Neredeyse yolcu alımının başlaması gereken bir vakit.
Alışverişe biraz fazla vakit ayırmak hata oldu...
"On dokuzuncu peron... Hadi, çabuk!"
— Sayın yolcularımızın dikkatine. Hakata istikametine gidecek olan Nozomi xxx sefer sayılı trenin kapıları kısa süre içinde açılacaktır.
"Hadi, gidelim Sawamura-san."
"Bir saniye bekle... Tokyo Banana mı yoksa Goma Tamago mu alsam?"
"Müşteriye hediye falan gerekmez. Hem de böyle klasik hediyeliklerden hiç gerek yok."
"Ne diyorsun sen, bunlar yolda yemek için alacağım atıştırmalıklar!"
"Tokyo Banana ve Goma Tamago mu? Atıştırmalık olarak mı?"
"Sana vermeyeceğim ki zaten! İstiyorsan kendin alırsın."
"Sen gerçekten, yani hiç ama hiç yolculuk yapmaya alışık değilsin Sawamura-san."
"Buldum sizi! Hey! Eriri! Utaha Senpai!"
"——!?"
"To... Tomoya-kun?"
"Şükürler olsun... Ucu ucuna yetiştim!"
"To... To... Tomo... Tomo..."
Tokyo Tren İstasyonu, Tokaido Hızlı Tren hattı, on dokuzuncu peron.
Batıya doğru giden insanların toplandığı o yerde...
Eski ekip üyelerim ve hâlâ değişmeyen dostlarım olan o ikisiyle uzun bir aradan sonra yeniden bir araya geldim.
"Bakın, Tokyo Banana ve Goma Tamago! Her birinize birer tane! Trende yersiniz!"
"Hepsini Sawamura-san'a ver."
Böyle duygusal bir karşılaşma için getirdiğim hediyeler, beklentimin aksine pek rağbet görmedi. O kadar uğraşıp seçmiştim oysa.
"To, to, to... Do, do, do... Ko, ko, ko..."
"Şey, Tomoya-kun, senin burada ne işin var?"
"Aslında Machida-san haber verdi..."
İkiniz Fields Chronicle projesinin ilk toplantısı için Mars’a gidiyormuşsunuz.
Kendi ayarladığı Hızlı Tren saatini ve koltuk bilgilerini, dün çok ciddi bir özür metniyle birlikte e-postayla gönderdi.
"Ke, ke, ke... A, a, a... Yu, yu, yu..."
"Fakat sen bizi affetmemiş miydin? Ayrıca Sawamura-san, biraz sakinleşir misin lütfen?"
"Kes sesini Kasumigaoka Utaha!"
Eriri bir yandan böyle söyleniyor, bir yandan da Utaha Senpai'nin sırtına yapışmış, iyice büzülerek yaşlı gözlerle bana bakıyordu.
Doğru ya, topluluktan ayrıldığından beri onunla ilk kez yüz yüze geliyorduk.
"Affetmek ya da affetmemek gibi bir durum yok ortada... Utaha Senpai."
Ve Utaha Senpai, her zamanki gibi dik duruşuyla ama hafif mahcup bir ifadeyle, yine de Eriri'nin koruyucusuymuş gibi önümde duruyor.
Hayou Üniversitesi birinci sınıf öğrencisi, Kasumigaoka Utaha.
Üniversiteli olsa bile, o siyah uzun saçları ve siyah çorapları gözlerimi kamaştırmaya devam ediyordu.
"Yalan yok, ilk duyduğumda çok sarsıldım... Bir süre boğazımdan lokma geçmedi, yerimden kalkacak halim bile yoktu. En ufak bir şeyde gözlerim doluyordu, günlük hayatımı sürdüremeyecek seviyeye gelmiştim. Bahar tatilinin hemen başlaması gerçekten kurtarıcım oldu."
"Özür dilerim, özür dilerim, özür dilerim Tomoya-kun."
"Hayır, bak, sorun değil diyorum!"
"Pek bizi affetmişsin gibi duyulmuyor ama..."
"Hayır, düşündükçe daha iyi anladım... Sizin verdiğiniz karar en doğrusuydu."
"Tomoya-kun?"
"Tomoya...?"
Eriri, Utaha Senpai'nin omuz hizasından kafasını uzattı. Bu kız küçük bir hayvan mı ne?
"Çünkü... Sonuçta bu muazzam bir şey! Fields Chronicle bu, boru mu! Onu Utaha Senpai ve Eriri yapacaksa, ortaya efsanevi bir oyun çıkacağı zaten belli!"
"Sesin çok çıkıyor... Bir Otaku ya da sektörden biri duyarsa ne yaparız?"
"Bir şey olmaz, Akiba'da değiliz sonuçta."
Bu arada, Akiba’daki meyhanelerde veya lokantalarda şirket ismi ya da oyun başlığı vererek böbürlenen sektör çalışanları dikkat etsin. Çevredeki Otaku’lar her şeyi kesin anlıyor, benden söylemesi.
"Sizi destekleyeceğim... Blogumda sürekli paylaşacağım, arkadaşlarıma baskı yapıp her birine aldıracağım, sırf mağaza özel ürünlerini toplamak için birden fazla kopya satın alacağım!"
"Tomoya..."
"Hey, Sawamura-san?"
Eriri, Utaha Senpai’yi sertçe kenara itip tam karşıma geçti. Küçük hayvandan sonra şimdi de küçük çocuğa mı bağladı?
"Tomoya, Tomoya..."
"Bu yüzden, elinden geleni yap Eriri."
"Tomoyaaa..."
Yaratıcılık tıkanıklığı yaşayan bir sanatçıya... ya da psikolojik olarak dengesiz birine "elinden geleni yap" demek pek iyi bir fikir değildir aslında.
Ama şimdiki Eriri’ye bunu diyebilirim.
Çünkü o zorlukları aştı.
İllüstratör Kashiwagi Eri olarak tamamen küllerinden doğdu.
"Yapmak istiyorsun, değil mi? Başarılı olmayı kafana koydun? Efsanevi bir illüstratör olacaksın, değil mi?"
Hatta öyle ki, önü alınamaz bir dahi olma yolunda ilerliyor...
"O zaman ol... Eskiden söz verdiğin gibi; seninle gurur duymamı sağla! Kashiwagi Eri’nin çocukluk arkadaşıyım diye her yerde göğsümü gere gere hava atmama izin ver!"
"Evet, yapacağım!"
İşte bu yüzden hem canım yanıyor hem de gurur duyuyorum.
"Seni kesinlikle ağlatacağım... Kasumigaoka Utaha ile birlikte!"
Bu güçlü iradeyi bizzat ben ortaya çıkaramadığım için kendime kızıyorum.
Ancak bu iradeyi kendi içinde bulduğu için Eriri ile gurur duyuyorum.
"O yüzden sen de... Tomoya da..."
Pişmanlık, gurur, mutluluk ve hüzün.
Kafamın içinde birbirine karışan anlamsız duygular bir girdap gibi dönüyor.
"Senin... herkesin önünde 'İşte bu benim dâhim!' diye övünebileceği bir yaratıcı ol!"
"Tabii ki olacağım! Bu yılki kış Comiket'inde gör bak neler yapacağım!"
İşte böyle, saçma sapan bir büyük söz veriyorum.
Tıpkı hiçbir şeyden haberi olmayan, sadece tüketen bir Otaku olduğum eski günlerdeki gibi.
Çünkü aradan bir yıl geçse de, elimde kalan tek şey hala bu temelsiz özgüven.
"Utaha Senpai... Bu kızı, Eriri'yi sana emanet ediyorum."
Eriri'nin başına tıp tıp vurup bu sefer Utaha Senpai'ye dönüyorum.
Bu arada Eriri, elime rahatsız olmuş gibi baksa da geri çekilmeye niyetli görünmeden öylece yanımda duruyor.
— Evet, bana emanet ettin... Gözün arkada kalmasın.
— Höh? Nya napıyon ho hah fumi hao ha fuhu hah!
Utaha Senpai de tıpkı bir ebeveyn güvenilirliğiyle Eriri'nin yanaklarını mıncıklarken bana cevap veriyor.
— O canavara yem olma sakın, tamam mı?
Kuşkusuz bu ikiliyi benden daha zorlu, hatta benim hayal bile edemeyeceğim kadar çetin bir savaş bekliyor olmalıydı.
Ne de olsa o Kosaka Akane'nin orijinal taslağını bir esere dönüştürmek gibi imkansız bir görevdi bu.
Iori, bir orijinal yazar olarak kadının kişiliğini "Işığı o kadar güçlü ki, sıradan içerik üreticileri onun gölgesinde kalıp kaybolur," diye nitelendirmişti.
Ya Kosaka Akane'nin tarzına kapılıp sadece çizim yapan veya metin yazan birer parçaya dönüşeceklerdi;
Ya da o ortamda kendi sanatçı kimliklerini sertçe ortaya koyup hem Kosaka Akane'ye hem de kullanıcılara kendilerini kabul ettireceklerdi.
— Bizim kim olduğumuzu sanıyorsun acaba?
— Değil mi ya?
Ama ne fark ederdi ki?
Kasumi Utako ve Kashiwagi Eri'den bahsediyoruz.
Benim yetiştirdiğim... Hayır, öyle değil ama benim keşfettiğim iki dahi onlar.
Kosaka Akane ise sadece benim dâhiyane öngörümü çalmış bir zavallıydı.
Bunca zaman benim bile dizginleyemediğim bu ikili, öyle beceriksiz bir yapımcıya yenilecek değildi ya.
— Sen de... Yeni eserin için elinden geleni yap.
— Evet... Bu sefer gerçekten efsane yazacağım.
— Sabırsızlıkla bekliyorum.
Utaha Senpai yine patlattığım bu büyük söze ne laf soktu ne de güldü. Aksine, ciddi gözlerle, gayet ciddi bir tepki verdi.
— İçeriğiyle de, gördüğü ilgiyle de, satışlarıyla da önceki eseri geride bırakacağım!
Bu yüzden ben de ciddiyetle yalanın dozunu daha da artırıyorum.
— Sonra üçüncü, dördüncü derken peş peşe hitler çıkarıp kulübü iyice büyüteceğim...
Bunun kesinlikle gerçekleşeceğine, bu yeteneğe sahip olduğuma inanarak.
— Ve bir gün, sizi tekrar işe alacağım! Sizi kesinlikle geri alacağım!
Ve yine, o rüya gibi günlere kavuşacağımıza inanarak...
— O yüzden Senpai, Eriri... Ben sizi geri alana kadar bir numara kalmaya devam edin, tamam mı?
— Evet, bekliyor olacağım... Bekliyor olacağız...
Ne ara oldu bilmiyorum ama Senpai'nin yüzü bir tuhaf görünüyor...
Sesi de biraz titriyor gibi...
— Ben var ya... Aki Tomoya'nın eserini görmek istiyorum...
— Tamam, bana bırak...
— Aslında... Senden ayrılmamın nedenlerinden biri de buydu.
— Ha?..
'Bir nedenim daha var ama onu söylemeyeceğim.'
'Çünkü söylersem, bu senin için bir kurtuluş olur.'
Bu da ne demekti şimdi... Olamaz, yoksa.
— Kimseye yaslanmayan, kimseye şımarmayan, tüm varlığını ortaya koyduğun o halini görmek istedim.
Ama bu, bana olan beklentisinin benim kendime duyduğum güvenden bile daha yüksek olduğu anlamına geliyordu.
— Bu yüzden Tomoya-kun... Bu beklentimi boşa çıkarma.
Bana çok fazla güveniyordu.
— Hayır... Beklentilerimin de ötesine geç.
— Utaha Senpai...
Bana karşı ne kadar da yumuşaksın be kadın...
Gecikme için özür dileriz. Hakata yönüne gidecek olan Nozomi XXX sefer sayılı Hızlı Trenimiz az sonra kalkacaktır.
— Öyleyse ben kaçar, Tomoya-kun.
— Tamam, ikinize de başarılar!
Bu bir savaştı...
Bu sefer, bir yaratıcı ile diğer yaratıcıların savaşıydı.
Benimle o ikisinin.
O ikisiyle Kosaka Akane'nin.
Ve Kosaka Akane ile benim savaşım...
Henüz zirvesini bile göremediğim, doğru dürüst konuşmadığım, karşı tarafın varlığımdan bile haberdar olmadığı, aramızda uçurumlar olan bir düşmandı bu.
Ama ben, bundan sonra da ona kafa tutmaya devam edecektim.
Becerikli bir yapımcının sözlerine inanıp ne kadar güçlü olursa olsun o rakiple savaşacaktım.
— Tomoya...
— Ah, Eriri, sen de iyi iş çıkar, tamam mı?
Tam o sırada, trenin kalkış zili her yerde yankılanırken Eriri elini yüzüme uzattı ve...
Gözümdeki gözlüğü çekip aldı.
— Bunu... Bana verir misin?
— Eriri?..
Aniden Eriri'nin yüzü buğulanıverdi.
Yüzünü seçemez oldum.
Gözlüğümün çıkarılmasından hemen önce kıpkırmızı olduğunu gördüğüm o gözler, belirsizleşip gitti.
— Alabilirim... Değil mi?
— Ama o...
— Evet, biliyorum... Bu Megumi'nin verdiği...
Evet, ilk kez birlikte alışveriş merkezine gittiğimizde Kato'nun bana verdiği gözlüktü bu...
— Bu yüzden işte, bunu istiyorum.
— Ah...
Eriri'nin peşinde olduğu anılar sadece benimle olanlar değildi.
— Olur... Kato'dan sonra ben bizzat özür dilerim.
— Teşekkürler... Teşekkür ederim Tomoya!
Sadece çocukluk arkadaşından değil, en yakın dostundan da ayrılmaya karar veren bir kızın, o tek bir bencilliğiydi bu...
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.