"Vay canına, hava kapkaranlık olmuş bile~"
"Izumi, koşma sakın! Buradaki yokuş bir hızlandın mı durmak bilmez."
"Karnım acıktı! Senpai, bir yerlerde yemek yiyip de gitmesek mi?"
"Benim için sorun değil ama köri olmasın, reddediyorum."
"Ah... Artık bir çamur gibi sızıp uyumak istiyorum..."
"Hadi eyvallah millet!"
Pazar, saat akşam sekiz.
Neredeyse elli saattir süren o büyük şamata festivali nihayet sona ermiş, herkes Giriş önünden üçer beşer dağılmaya başlamıştı.
Hızlı adımlarla yokuş aşağı inen Izumi-chan'ın arkasından telaşla koşturan Iori.
Onları yavaşça takip eden Utaha-senpai ve Michiru.
Ve tren istasyonuna giden grubun aksine, yokuşun yukarısındaki evine doğru yalpalayarak dönen Eriri.
Bu hafta sonu boyunca, kalan tüm etkinliklerin yönetmenlik talimatlarını bitirmeyi başarmıştık.
Böylece 'Fields Chronicle XIII' oyununun Akane Kosaka ekibi tarafındaki işleri gerçekten de tamamen sona ermişti.
Tüm materyalleri teslim ettikten sonra, Mars'ın direktörü Maekawa'dan gelen; içinde hem şikayet hem de takdir barındıran o karmaşık duygularla yüklü '...Elinize sağlık' mesajını alıp görüşmeyi sonlandırdık. Ardından büyük bir sevinç çığlığıyla, iki ay sonra sektörü kasıp kavurması gereken o efsane oyunun 'şimdilik' tamamlanışını kutladık.
Bu iki gün içinde gerçekten çok şey yaşanmıştı.
Öyle ki, 'Buraları bölümler arası geçişle atlasak mı?' diye düşündürecek kadar çok olay...
Sadece çizimler konusunda değil, her konuda hemen fikir ayrılığına düşüp büyük kavgalar çıkaran Eriri ve Izumi-chan.
Senaryo veya müzik tartışıyor olmaları gerekirken, bir şekilde konuyu mutlaka erotizme bağlayan Utaha-senpai ve Michiru.
Ve bu kadınlar saltanatında sığınacak yer bulamayan Iori ile benim oturma odasındaki çay sohbetlerimiz.
Ve sonra...
"Herkes gitti mi?"
"Evet."
Tüm bu kargaşaya defalarca dahil olacakmış gibi görünse de, o güçlü gizlilik yeteneğini konuşturup sessizce çalışmaya devam eden Megumi.
Anlaşılan o gizlilik yeteneği her şey bittikten sonra bile etkisini koruyordu ki, herkes gittikten sonra ancak şimdi Giriş önünde bitivermişti.
Hayır, bunun safi Megumi'nin gizlilik yeteneğinden mi kaynaklandığı, yoksa birilerinin kasıtlı bir tercihi veya nezaketi mi olduğu aslında pek belli değildi.
Fakat gerçek şuydu ki; şu an bu kapı eşiğinde Megumi ve benden başka kimse kalmamıştı...
"O zaman ben de yavaş yavaş..."
"İstasyona kadar bırakayım."
"Gerek yok."
"Bırakacağım."
"Bilmem."
"Eyvallah."
Söylediği kelimeyi kendi çıkarıma göre 'olur' diye yorumlayıp Megumi'nin yanına yetiştim ve birlikte yokuş aşağı yürümeye başladık.
Önden giden o dördü çoktan karanlığa karışmıştı.
Kimsenin olmadığı, sonu görünmeyen bu yolda, tuhaf bir yavaşlıkla...
Gerçekten birinin kasıtlı bir nezaketi miydi bilinmez, ağır adımlarla yürüyorduk.
"Bitti be..."
"Hiç de bile."
"Hadi canım."
"Bizim oyun daha bitmedi, hem de hiç, zerre kadar bitmedi."
"Bırak da bugünlük unutayım şunu ya..."
"İki haftadan fazladır unutmuş olmana rağmen mi?"
"Iııı..."
Evet, bu iki gün içinde çok şey olmuştu.
Ancak benim için olay sadece bu iki günden ibaret değildi.
Bu iki küsur hafta içinde gerçekten, ama gerçekten çok şey yaşanmıştı...
"Şu son birkaç günde Izumi-chan ve Hyodo-san'ın ne kadar çabaladığını keşke Tomoya-kun'a da gösterebilseydim..."
"Iori de öyle değil mi?"
"Ben de öyleyim."
"O zaten beklediğim bir şeydi."
"Hıh..."
Ve tabii ki bir şeyler yaşayan sadece ben değildim.
Birkaç gün boyunca başında temsilcisi olmayan topluluğu herhalde canını dişine takarak ayakta tutan başkan yardımcısı, bu suçlunun bencilce sözlerine karşı tatlı bir tavırla surat asıyordu.
"Henüz seni affetmiş değilim, biliyorsun değil mi?"
"Affedildiğimi sanmıyorum zaten."
Çünkü Megumi'nin geri dönüşü benim için değildi.
Sadece Eriri ve Utaha-senpai ile bir kez daha birlikte çabalamak istemişti.
Barışması da benimle değil, o ikisiyleydi.
Sorunu benim çabamla değil, kızlar arasındaki o arkadaşlık bağıyla çözmüştü.
"Öyleyse biraz daha suçluymuş gibi davranman gerekmez miydi?"
İşte bu yüzden, biz henüz tam olarak barışmış değiliz.
O yüzden, bu sadece bir hayal ürünü olmalı.
"Hatalıydım, gerçekten özür dilerim... Bundan sonra ne dersen yapacağım."
"Zaten yapacaksın ki... Kış Comiket'ine iki aydan az zaman kaldı."
"Valla haklısın, bir şeyler yapmazsak yetişmeyecek..."
"Özür diliyormuş gibi yapıp lafı işe çevirmen hiç hoş değil."
"Affedersin..."
Evet, hayal ürünü olmalı.
Bu kadar kızgın olmasına rağmen. Ya da kızgın olduğu için mi böyleydi?
Elimi, tırnakları etime geçecek kadar sertçe tutuyor ve bir an olsun bırakmıyordu...
"Ayrıca özür dilerken sırıtmanı da kabul edemiyorum."
"Ya, o şeyden... Mutlu olduğum için elimde değil."
"Ben burada bu kadar sinirliyken hem de."
"Evet, artık bana kızabiliyorsun ya... Eskiden iki ay boyunca bana kızmamıştın bile."
"Geri dönmeseydim keşke."
"Tüm bunlar benim az da olsa olgunlaştığımı göstermez mi? Bak, bu sefer her şeyi düzgünce rapor ettim, haber verdim."
"Ama danışmadın."
"Fakat sen de demiştin ya Megumi... 'Belki de Tomoya-kun'un yaptığı şey en doğrusuydu' diye~"
"Hiç düşünmeden başkasının repliklerini çalmak... Sende ne yaratıcılık kalmış ne de incelik Tomoya-kun."
"Tamam tamam, benim hatam, sustum."
Hiç düşünmeden başkasının cümlelerini yürüten o birilerine laf yetiştirmek yerine, sadece Megumi'nin elini ondan daha sıkı tutarak karşılık verdim.
"O zaman, bu sefer adamakıllı özür dileyeceğim... İyi dinle beni."
"Peki, bu sefer tüm kalbinle ve ciddiyetle, tamam mı?"
"Vicdanım üzerine yemin ederim ki; gerçekleri söyleyecek, hiçbir şeyi gizlemeyecek ve yalan beyanda bulunmayacağım."
"Vay be... Kendini amma köşeye sıkıştırdın."
"Eee, bu sefer asla yalan söylemeye gelmez."
"Ha?.."
Evet, şimdi söyleyeceğim kelimelere yalan karışamaz.
Çünkü bu, tek bir rotaya çıkan yol.
Türlü dolambaçlı yollardan geçip, can havliyle o bayrağı bulup çıkardım.
Ve nihayet ulaştığım o son seçenek.
"Ben... Ben var ya..."
"..."
Megumi'nin arzusu dışında, kendi başıma koşmaya başladığım o düğüm noktasından...
Bu kez, benim arzuladığım o sona giden yola doğru...
İlk karşılaştığımızda... Hayır, o zaman tanışmamızın üzerinden bir yıl geçmişti sanırım.
Her neyse, doğru dürüst tanışmamızın üzerinden bir ay bile geçmemişken bile o çok rahattı.
Bu yüzden biraz üstüne gidersem, bir şekilde halledebilirmişim gibi hissettiriyordu.
Buna rağmen, o günden sonraki bir buçuk yıl boyunca sonuçta hiçbir şey olmamıştı.
Belki de bir erkek olarak çok fazla zaman kaybetmiştim.
Ama o bir buçuk yılı baş başa geçirince gerçekten anladım.
Bizim için o kadar zamana, o kadar kelimeye ve o kadar duygu alışverişine ihtiyaç varmış.
Basit, kolay, belalı ve zahmetli.
Ne düşündüğü pek anlaşılmayan.
Daha doğrusu, belki de derin derin bir şeyler düşünmüyor olan biri.
Buna rağmen, hayır, tam da bu yüzden miydi?
Onun hareketleri ve sözleri, bir şekilde derin ve anlaşılması güçtü.
Bir buçuk yıl önce olsaydı, bu kadar cesarete ihtiyacım olmazdı.
Bir buçuk yıl önce olsaydı, her şeyi bir kazaymış gibi gösterebilir ya da ortamın gazına gelmişim gibi geçiştirebilirdim... Belki de.
Ama şimdi, öylesine korkuyorum ki... Öylesine gerginim ki ellerim titriyor.
Ve sonra, inanılmaz derecede güçlü bir duyguyla, o kararı veriyorum.
"Ben... Megumi, seni seviyorum! Kanlı canlı, gerçek seni seviyorum!"
"Şu 'gerçek' kısmına pek gerek yoktu sanki, ha?"
"............ Hey!"
Tamam, kabul ediyorum, benim söyleyiş tarzım da pek iç açıcı değildi ama...
Yine de, hayatımda bir kez gelebilecek bu itiraf anında, tam da Kato'ya yakışacak türden bir tepki vermene gerek var mıydı?
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.