Pencerenin dışındaki manzara, sağdan sola doğru son sürat akıp gidiyordu. Telefondan saate baktığımda, yola çıkalı henüz bir saat bile olmadığını gördüm.
Hızlı Trenin içindeki hava biraz kuruydu. Yanımda getirdiğim pet şişedeki çaydan bir yudum alıp boğazımdan aşağı akıttım. "Oh be," diye nefes verdiğim an, yan koltuktan bir ses yükseldi.
— Kyoya, biraz sakinleştin mi?
Endişeli bir yüz. Kocaman gözlerini dikmiş, bana bakıyordu.
— Nanako, teşekkürler. Ama o kadar endişelenecek bir durum yok, gerçekten.
Gülümseyerek cevap verdiğimde, omzuma doğru sert bir yumruk yedim.
— Hey, acıdı, acıdı! Yanlış bir şey mi söyledim?
— Söyledin tabii! Bütün yol boyunca yüzün asık bir şekilde kendi kendine bir şeyler fısıldayıp durdun, sonra da endişelenecek bir şey yok diyorsun! Bunu hangi yüzle söylüyorsun acaba?
Ciddi bir suratla yanaklarını şişirerek beni doğrudan köşeye sıkıştırdı.
— ...Öyleydi galiba, affedersin.
— Anladıysan sorun yok.
Nanako kafasını salladıktan sonra sessizce elindeki atıştırmalık paketini bana doğru uzattı.
— Yer misin? Sabah kahvaltısı da yapmadın, acıkmışsındır.
— Evet, teşekkürler.
Paketten bir tane atıştırmalık alıp hemen ağzıma attım. Isırdığımda çıkan o çıtır sesle birlikte et suyunun lezzeti ağzıma yayıldı.
Bu, her zaman gittiğimiz süpermarkette de satılan atıştırmalıktı. Alıp masanın üzerine koyduğumda onun paketi olduğu gibi kapıp kaçtığını, bu yüzden Shinoaki tarafından nasıl azarlandığını hatırladım.
Onunla ilgili şeyler, yavaş yavaş birer anıya dönüşüyordu.
Ama biz, o anıları şimdiye geri getirmek üzereydik.
— Tsurayuki ile görüşmeyeli uzun zaman oldu, değil mi?
Nanako onun adını telaffuz etti.
Bu yolculuğun amacının bu olduğunu bilsem de, bunu dile getirmeye çekiniyordun. Bu yüzden Nanako’nun bunu söylemesi beni biraz olsun rahatlattı.
— Tsurayuki’nin gidişinin sebebi gerçekten ailesiyle ilgili durumlar mıydı acaba?
— Evet... O da var elbet.
Aslında arkasında yatan büyük bir neden daha vardı ama bunu Nanako’ya anlatmamaya karar vermiştim. Bunu benim ağzımdan duymak onun için kesinlikle bir gurur kırıklığı olurdu.
— O kadar üniversite parasını falan denkleştirmişti üstelik... Gerçekten ne oldu acaba?
Tsurayuki, Nanako ve diğerlerine gerçek hislerini açıklamadan gitmişti. Sadece "Üzgünüm" demiş, başka da tek bir kelime etmemişti.
Bu hislerin altında yatan her şeyle birlikte onunla yüzleşmek zorundaydım. Bir kez daha, önümde ne kadar zorlu bir mesele olduğunu anladım.
Bu yüzden ben,
— Önce bir görüşmemiz lazım. Elbette sormak istediğim şeyler var ama bunu ancak onunla bir araya gelebilirsek konuşabiliriz.
İkna etme kısmına gelmeden önce, önceliği Tsurayuki ile buluşmaya verdim.
— Hmm? Yani, öyle tabii.
Nanako şaşkın bir ifadeyle sözlerimi onayladı.
Onun bakış açısına göre buluşmamız zaten kesin bir şeydi. Ama benim için durum öyle değildi. Tsurayuki’nin bizimle görüşmeyi reddetme ihtimali son derece yüksekti.
— Neyse, az önceki gibi kafana çok takmamaya çalış.
— Teşekkürler, artık iyiyim.
Deyip ona gülümsedim.
Ancak içim endişeyle ve omuzlarımdaki büyük sorumluluk hissiyle doluydu.
Tokyo’ya gelmeden kısa süre önce Kano Sensei ile konuşmuştum.
Tsurayuki hakkında içimi kemiren "acaba" sorusunu açıkça dile getirdiğimde, Sensei kesinlikle kimseye söylememem şartıyla bana cevap vermişti.
— Tahminin doğru. Rokushoji okulu bırakmadı. Kendi isteğiyle kaydını dondurdu.
Nefesim kesildi. Koptuğunu sandığım o bağın, incecik de olsa hâlâ yerinde durduğunu hissetmek içimi titretti.
Sensei bana Tsurayuki’nin okuldan ayrıldığını söylediğinde bile buna inanmakta güçlük çekmiştim.
Elbette, onun gidişinin arkasındaki en büyük neden ben olduğum için sığınacak bir dal arıyor oluşum yadsınamazdı. Fakat her şeyden önemlisi, yaratıcılık arzusu o kadar güçlü olan ve gelecekte bile yazmaya devam eden Tsurayuki’nin, bu tutkusundan bu kadar kolay vazgeçebileceğine asla inanamıyordum.
Tam o günlerde, öğrenci işlerine uğradığımda tesadüfen gözüme çarpan bir belge şüphelerimi daha da artırdı.
Kayıt dondurma. Üniversitelerde böyle bir sistem olduğunu ancak o an hatırlayabilmiştim.
Eğer kaydını dondurduysa, herhangi bir sebeple geri dönmek istediğinde sadece basit bir işlemle okula geri dönebilirdi. Üstelik bunun için sadece birkaç on bin yenlik harç ücretini ödemesi yeterliydi. Okul masraflarını karşılamak için o kadar koşturan Tsurayuki, bunu kesinlikle biliyor olmalıydı.
Şu anki ruh haliyle üniversitede kalması imkansızdı ama tamamen kopmak için de içindeki o tutku çok büyüktü. Tsurayuki için bu durum biçilmiş kaftandı.
İlk başta öğrenci işlerine sormuştum. Ancak şahsın kendisi dışında kimseye bilgi veremeyeceklerini söyleyerek detayları paylaşmamışlardı.
Ben de şansımı zorlayarak Kano Sensei’nin yanına gelmiştim.
— Rokushoji de bizzat rica etti. Herkesin içinde okulu bırakmış gibi davranmamı istedi. Ben de kendince sebepleri olduğunu düşünüp kabul ettim ama...
Sensei’nin yüz ifadesi biraz sertleşti.
— En büyük sebebi, içindeki o tutkunun hâlâ sönmediğini bilmeni istememesiydi. Hashiba, özellikle senin bilmeni istemedi.
Göğsümün sıkıştığını, kalbimin daraldığını hissettim.
Tsurayuki’nin okuldan ayrılma sebebi, kendisinin de belirttiği gibi bizzat bendim. Ve bu durumu, akıl danışmak için Sensei’ye de anlatmıştım.
— Bu yüzden bugün bunu sana anlatmış olmam, benim açımdan ona ihanet etmek demek. Sana bunu kimseye söyleme demeyeceğim. Ama Rokushoji’nin ne hissettiğini de anlamaya çalış.
— Evet, onun yüzüne karşı bunu söylemeye... niyetim yok.
Sensei başını salladı.
— Gerçi, bundan sonra yapmayı planladığın şeyin yanında bu anlattıklarım devede kulak kalır. Sen şu an son derece imkansız ve mantıksız bir işe kalkışıyorsun.
Gözlerini doğrudan gözlerime dikti. Bakışlarımı kaçırmama izin vermeyecek kadar güçlü, sarsılmaz bir bakıştı bu.
— Netleştirmek için soruyorum; sen Rokushoji’yi... okula geri döndürmeye mi çalışıyorsun?
— Evet.
— İçinde ne kadar ukte kalmış olursa olsun, o bu yolu neredeyse tamamen kafasında bitirdi. Böyle bir insanı geri döndürmenin ne anlama geldiğini bir kez daha iyice düşün.
Tsurayuki’nin okuldan ayrılışı mayıs ayının başındaydı. Şimdi ise ağustos ayındaydık. Üç ay geçmişti ve çoktan yeni hayatına alışmaya başlamış bile olabilirdi.
Geçmişin anıları hâlâ tazeyken, o her şeyi arkasında bırakmak için çabalarken araya girmek... Benim yaptığım şeyin son derece bencilce ve kaba bir müdahale olduğunu söyleseler haksız sayılmazlardı.
Ama yine de.
— Sorun değil. Bunu zaten defalarca... defalarca düşündüm.
Bu bencilliğimin arkasında durmaya karar vermiştim. Tsurayuki beni azarlasa, yüzüme bile bakmasa dahi,
— Bizim ona ihtiyacımız var.
Çünkü bundan sonra yapacağımız işler ve bizim "hikayemiz", o olmadan asla tamamlanamazdı.
Sessizlik
Sensei bir süre sessiz kaldı.
Gözleri hâlâ üzerimdeydi. Sanki "Bundan gerçekten emin misin?" diye soruyordu.
Bende de sarsılmaz bir özgüven ya da kesin bir inanç yoktu. Sadece, gelecekten geri dönmüş olan kendim için şu an en doğru kararın bu olduğuna kanaat getirmiştim.
Doğru mu yoksa yanlış mı diye sorulursa, genel olarak yanlış olduğu söylenirdi. Yine de kararımı vermiştim. Bir kere karar verdikten sonra burada sarsılmaya niyetim yoktu.
Çünkü artık rotamı seçmiştim.
"Anlıyorum..."
Kararımdaki kararlılığı ölçmek ister gibi iyice bekledikten sonra, Sensei nihayet böyle yanıt verdi.
"Tekrar ediyorum, Rokuonji'nin okulu dondurmasına sebep olan kişi sensin, Hashiba."
"Evet."
"Ama unutma,"
Sensei hafifçe iç geçirdi.
"Tam da bu yüzden onu geri getirebilecek tek kişi de sensin. Bunun ne anlama geldiğini ve ağırlığını iyi kavra."
Sanki kalbime doğrudan bir yumruk yemiş gibi hissettim. Göğsüm güm güm etti ve bir an için konuşamadım.
Belki de bana destek olmak için böyle söylemişti ama bunu o kadar kolayca, olumlu bir şekilde kabul edemezdim. Bu bir sorumluluktu ve gerçekten de çok ağırdı. Sensei sanki bunu fısıldıyordu.
Zorlukla kendimi toparlayıp tek bir kelime fısıldayabildim:
"...Evet."
Sonrasında hiçbir aksilik yaşanmadı ve hızlı tren tam vaktinde Tokyo İstasyonu'na vardı. Melodiyle birlikte açılan kapılardan içeri tozlu bir rüzgar ve şehrin gürültüsü doldu.
"Vay canına... Ne kadar çok insan var böyle."
Hızlı tren peronunda inanılmaz bir kalabalık akıp gidiyordu. Benim için son derece alışılmış bir manzara olsa da, Nanako için oldukça yabancı ve şaşırtıcı görünüyordu.
Telefona bakıp saati kontrol ettim.
"Galiba biraz fazla erken yola çıktık."
İlk tren olmasa da Shin-Osaka'dan oldukça erken bir saatte hareket ettiğimiz için Tokyo'ya vardığımızda sabah trafiği henüz yeni yeni bitiyordu.
"Ah, Shinoaki'den mesaj gelmiş. Kazasız belasız vardık diye cevap yazıyorum."
"Tamam, sana zahmet."
Nanako alışık parmaklarıyla telefonunun tuşlarına basmaya başladı.
Aslında bu Tokyo yolculuğuna ilk başta Shinoaki'yi de dahil etmeyi düşünmüştüm. Tsurayuki ile zaman geçiren çekirdek kadrodaki üç kişinin birlikte gitmesinin, konunun ciddiyetini daha iyi hissettireceğini ummuştum.
Fakat Shinoaki'nin ödev teslim süreci tam şu sıralar zirve noktasına ulaşmıştı. Elbette bu işi onun sırtına yıkan Kuroda'dan başkası değildi.
Tam olarak ne üzerinde çalıştığını detaylıca bilmesem de, inanılmaz derecede zahmetli bir iş olduğunu tahmin etmek zor değildi.
'Shirahama'dayken de bizimleydi, onu sürekli peşimizde sürükleyemeyiz.'
Kuroda'nın bu konuyu açıp canımızı sıkması da can sıkıcı olurdu. O herif, bu kozu elinde tutup tam zamanı geldiğinde bize karşı kullanmaktan çekinmezdi.
Bu yüzden Shinoaki, Saikawa ile birlikte evde nöbetçi kalmıştı.
"Dikkatli gidin yazmış. Ee, buradan sonra nasıl gideceğiz?"
Başımı sallayıp yanımda getirdiğim metropol metro haritasını açtım.
"Tıpkı Osaka'da olduğu gibi, Tokyo'da da sadece özel hatların geçtiği bölgeler var."
Neyse ki asıl hedefimiz olan Kawagoe'de hem JR hem de özel hat istasyonları bulunuyordu.
Yine de tren seferlerinin sıklığı düşünüldüğünde, özel hatla gitmek çok daha pratikti.
"Kawagoe'ye gitmek için Seibu Hattı'na bineceğiz, o yüzden Otemachi'den Tozai Hattı'na geçelim."
Seibu-Shinjuku'dan aktarma yapmaktansa, Takadanobaba üzerinden geçmek yürüyüş mesafesini azaltıyordu. Üstelik Nanako'yu Shinjuku'nun o ana baba gününde yürütürsem kesin kaybolurdu.
"Kyoya, harikasın. Gelmeden önce her şeyi araştırmışsın."
Nanako hayranlıkla başını sallıyordu ama içimden,
'Burada daha önce yaşadığımı söyleyebilsem her şey çok daha kolay açıklanırdı...' diye geçirdim.
Saitama'da eski iş yerim vardı, ayrıca Kawagoe civarında samimi olduğum üreticiler de bulunuyordu. Oraya daha önce birkaç kez gitmiştim.
Elbette bunu ona söyleyemezdim. Turnikelerden çıkıp Otemachi İstasyonu'nun girişine doğru yöneldik. Takım elbiseli maaşlı çalışanların ve ofis hanımlarının arasından geçerken sessizce soluklandım.
Çantamdan yavaşça bir kağıt destesi çıkardım.
A4 boyutunda elliden fazla sayfadan oluşan bu dökümanda, bundan sonra yapacağımız esere dair konseptler ve anahtar kelimeler yer alıyordu.
Çalışmalarına başladığımız ilk video projesi, üyelerin bu süreçteki rolleri, ulaşılması gereken hedefler... Kısacası her şey bu kağıtlardaydı.
Dosyanın tam ortasındaki can alıcı sayfayı açtım.
Orada henüz hiçbir şey yazmıyordu. Yazamadığım için değil, yazmadığım için boştu.
Nedeni ise çok yakında netleşecekti. Buraya gelmemizin sebeplerinden biri de bu boşluğu doldurmaktı.
"...Hadi bakalım."
Kendimi hazırlayarak, her adımımı sağlamca atıp yürümeye devam ettim.
Hiç hazır değildim.
O gün sabaha tamamen hazırlıksız yakalanmıştım. Bugünden itibaren, birlikte yaşadığım iki senpai evde olmayacaktı. Detayları tam bilmiyordum ama yeni yapacakları ödev için gerekli olan birini ikna etmeye gideceklerdi.
İkisinin de yüzündeki o ciddi ifadeyi görünce, aralarına yeni katılmış biri olarak bir şey demem doğru olmazdı. Fakat bu durumda kesin olan tek bir şey vardı ki, bunu çok iyi biliyordum.
'Bu... Bu demek oluyor ki Aki-san bana kalacak...!'
Aki-san derken, elbette aynı evde yaşadığımız Shino Aki senpaiden bahsediyordum. Ben bu senpainin çizdiği resimlere de, kendisine de kelimenin tam anlamıyla bayılıyordum!
'Ah... Aki-san'a yine sarılmak istiyorum... Bu sefer banyodan yeni çıktığı an olsa nasıl olur acaba... Kesin yumuşacıktır, mis gibi kokuyordur... Sonra bana ismimle seslenir... Saçlarımı okşar... Oh be...'
Daha sabahın köründe kafamda böyle fanteziler kurmaya başlamıştım bile.
Her neyse, bu tatlı hayallerle günün sabahına acayip keyifli bir şekilde uyandım. Hayallerimin gerçeğe dönüşeceği bir günün beni beklediğinden zerre şüphem yoktu.
Ve o günün öğleden sonrası. Paylaşımlı eve aniden bir misafir geldi.
"Rahatsız ediyorum."
Girişten gelen o vakur ve asil sesi duyunca tüm bedenim anında gerildi. Kawasegawa senpaiydi bu. Çok güzel, çok havalı bir kadındı. İçten içe ona hayranlık duysam da, bir yandan da nasıl desem, biraz korkutucu... Çevresine keskin bir hava yayan biriydi.
Onu içeri buyur edip karşı karşıya oturduk. Hiç hal hatır sormadan doğrudan konuya girdi.
"Shinoaki ne yapıyor?"
Bu soru karşısında, derinden, çok derinden bir iç çekerek,
"...Odasına kapandı, sürekli resim çiziyor..." diye mırıldandım.
Evet, o hayalini kurduğum cıvıl cıvıl, baş başa geçecek eğlenceli vakitler tamamen yalan olmuştu. Aki-san sabahtan beri odasından bir kez bile çıkmamıştı. Üstelik bir ara nihayet çıkıp bana seslendiğinde ise sadece,
"Minori-chan, bir süre yemeklerimizi falan ayrı yemek zorunda kalacağız sanırım, şimdiden kusura bakma." deyip hemen odasına geri dönmüştü.
İyice düşününce, Aki-san'ın Osaka'da kalma sebebi zaten yapması gereken bir sürü işin olmasıydı. Benimle eğlenmek ya da sohbet etmek için kalmamıştı. Durumu tamamen yanlış değerlendirmiş, kendimi hiç hazırlamamıştım.
"Anlıyorum. Tam ona göre bir hareket."
Kawasegawa senpai burnundan soluyup hafifçe gülümsedi.
"Eee, sen de burada tek başına epey yalnız hissetmişsindir herhalde?"
"Şey, evet... Aki-san öyle olunca biraz öyle oldu tabii."
Yine de en başından beri zaten hep tek başıma yaşıyordum, bu yüzden dayanılamayacak seviyede bir yalnızlık hissetmiyordum. Sadece, kurduğum hayallerin gerçekleşmemiş olmasının verdiği ufak bir hayal kırıklığıydı o kadar.
Buna rağmen, Kawasegawa senpai,
"Anladım," dedi.
Niyeyse, gereğinden fazla derin bir şekilde başını salladıktan sonra devam etti:
"Ama merak etme. Ben de seninle birlikte yaşayacağım."
Birdenbire, kendinden emin bir tavırla böyle bir şey söyleyivermişti.
"............ Ha?"
Söylediği şeye o kadar anlam veremedim ki, ağzımdan şaşkınlık dolu, anlamsız bir ses çıktı.
"Ne demek 'ha'? Az önce söylediğim gibi işte. Bugünden itibaren burada kalıyorum."
Bunu der demez, senpai vakit kaybetmeden eşyalarını çıkarmaya başladı.
"Bir dakika, d-d-durun lütfen! N-Neler oluyor?!"
Ben telaşla çırpınırken, senpai ellerini hiç durdurmadan cevap verdi:
"Hashiba rica etti."
"Senpai mi...?"
"Evet. 'İki kız tek başınıza kalınca canınız sıkılmasın, ben Tokyo'dayken burada kalır mısın?' dedi. Beni resmen ayak işçisi gibi kullanıyor ya, neyse... Ha, bu arada Nanako'dan da odasını kullanabileceğime dair izin aldım, onu dert etme."
Kawasegawa senpai iç çekerek eşyalarını pratik bir şekilde düzenleyip ayağa kalktı, ardından önümde kollarını kavuşturdu.
Ve,
"İşte böyle. Canın sıkılırsa bana sığınabilirsin."
Arka planda "bam" diye bir efekt sesi yankılanacakmış gibi bir havayla, karakterine hiç uymayan o sözleri söyleyiverdi.
Bir an donakalsam da,
"Te-Teşekkür... ederim," diyebildim.
Beni düşündüğü kesin olduğu için teşekkür ettim. Aslında bunu şaka olsun diye mi söylüyor diye ciddi bir suratla sormamak için kendimi zor tuttum.
Bu durumda, "O zaman size sığınıyorum" diyebilecek insan herhalde gerçekten büyük bir karakter olmalıydı. Dahası, ben henüz Kawasegawa senpai ile birlikte yaşamaya zihnen hiç hazır değilken, ona sığınma fikri bile benim için aşırı yüksek bir engeldi.
Bunu bana yapmayacaktın, Hashiba-san...!
Normalde her zaman en doğru kararları verdiği için hayran kaldığım Hashiba-san, meğer böyle insani duygulardan hiç anlamıyormuş...
Birlikte nasıl vakit geçireceğiz, önce bunu düşünsem iyi olacak...
Bunları düşünürken omuzlarım çökmüş, derin bir çaresizlik hissetmiştim.
Yıllar sonra bindiğim Tozai Hattı metrosunun içi, işe gidiş yönünün tersine hareket ettiğimiz için nispeten boştu. Kapkaranlık tünelin dışındaki istasyon tabelalarında, ara sıra tanıdık isimler göze çarpıyordu.
Tsurayuki'nin memleketi olan Kawagoe'nin merkezinde üç farklı istasyon vardı. Kawagoe, Kawagoe-shi ve Hon-Kawagoe. Her birinin kendine göre bir sebebi vardı elbet ama dışarıdan gelen biri için kafa karışıklığı yaratacak bir durumdu.
"Neden Hon-Kawagoe istasyonunda karar kıldın?"
Nanako, bu istasyonlar arasından Seibu Hattı'na ait olanı seçme nedenimi sordu.
"Tsurayuki daha önce bir kez söylemişti. O istasyonu kullandığından bahsetmişti."
Tsurayuki ailesinden ve memleketinden neredeyse hiç bahsetmezdi ama bazen keyfi yerinde olduğunda o günlere dair ufak tefek şeyler anlatırdı. İşte o anlattıklarının arasında geçen Hon-Kawagoe ismi, hafızamın bir köşesinde yer etmişti.
"Ama oradan evine gitmek kolay mıdır, onu ben de bilmiyorum."
"Anladım... Zaten bizi kendisi davet etmedi ya."
Sonuçta bu tamamen ani alınmış, baskın niteliğinde bir karardı ve doğal olarak Tsurayuki'nin bundan haberi bile yoktu. Buraya kadar gelmiştik ama asıl soru, onun evde olup olmayacağı tamamen bir kumardı.
Takadanobaba İstasyonu'ndan Seibu-Shinjuku Hattı'na aktarma yapıp yaklaşık bir saat sonra Hon-Kawagoe İstasyonu'na vardık. Hafta içi olmasından dolayı, vardığımız sırada trenin içi iyice boşalmıştı. İstasyondan çıktığımızda bizi çarşılar ve inşaat halindeki lüks daireler karşıladı ama her şeyden çok göze çarpan şey "Küçük Edo" yazısıydı.
Kawagoe, tarihi dokusunu koruyup restore ederek turizme kazandırmış bir yerdi. Küçük Edo unvanı da "Edo dönemi kadar gelişmiş" ya da "Edo dönemi atmosferini hissettiren" gibi bir anlamda kullanılıyordu herhalde ama detayını pek bilmiyordum.
Neyse, buraya turist olarak gelmemiştik, şimdilik detayları öğrenmeme de gerek yoktu.
"Epey büyük bir şehirmiş... Nanako?"
"Uuuu..."
Dönüp baktığımda Nanako'nun kaşlarını çatmış, kendi kendine homurdandığını gördüm.
"Hey, ne oldu? Yoksa tren mi tuttu?"
Endişeyle sorduğumda, Nanako acı çeker gibi bir ses tonuyla konuştu:
"Burası resmen şehir..."
"Efendim?"
"Onun memleketi... benimkinden daha çok şehre benziyor..."
Bir anda bütün enerjim çekildi.
"Bunun için mi canını sıkıyordun...?"
"Ama ne yapayım! O çocuk sürekli hava atıyordu! 'Biwa Gölü'nü deniz sanan senin gibi biri bizim oraya gelse aklı çıkar' deyip duruyordu! Ben de 'Aman, sizin orası sonuçta Tokyo'nun çakması bir yer değil mi' diye dalga geçiyordum ama burası cidden büyük bir şehirmiş! Keyfimin kaçması çok normal!"
Acı acı gülümsedim.
Yine de Nanako'nun hırslanacağı kadar, burası dışarıdan bakıldığında gerçekten de "şehir" gibi duruyordu.
İnsan trafiği yoğundu ve taşra şehirlerinde genelde rastlanan yaşlı nüfus yoğunluğunun aksine, burada her yaştan insan sokakları doldurmuştu.
"Öyle ya da böyle, burası Tsurayuki'nin doğduğu şehir işte," diye mırıldandı Nanako etrafa bakarak.
Evet, benim için asıl ilgi çekici olan da buydu. Tsurayuki'nin bu şehirde doğup büyümüş olması. Sevgi ve nefret dolu hisler beslediği, hatta kendi takma adına bile ilham veren bu şehir... Belki ileride bir gün, bu yer hakkında her şeyi doğrudan onun ağzından dinleme fırsatım da olurdu.
Her neyse, vakit kaybetmeden harekete geçmeye karar verdik.
Zaten evin adresini önceden bildiğim için telefondan haritayı açıp rotayı çizmeye çalıştım. On yıl sonra olsa bu iş saniyeler sürerdi... diye düşünerek adres arama motorundan gideceğimiz yolu çıkardım.
"Buldun mu?"
Nanako merakla kafasını telefona doğru uzattı.
"Evet ama ulaşım biraz sıkıntılı gibi."
Tsurayuki'nin evi, en yakın istasyondan epey uzaktaydı.
"Otobüse binsek bile indikten sonra epey yürümemiz gerekecek."
Nanako kıkırdayarak güldü.
"Hıh, demek evinin olduğu yer bayağı sapa bir yerdeymiş."
"Hâlâ o konuda mısın sen?"
"Ne var yani, Kyoya sen hiç hırslanmıyor musun? O pislik kesinlikle bu konuyu açıp bizimle dalga geçecektir!"
Yani, benim memleketim Oji de pek şehir sayılmazdı doğrusu.
"Şimdilik gidelim de. Yoksa nasıl bir yer olduğunu anlayamayacağız."
"Haklısın, onunla olan hesabımı sonraya saklıyorum o zaman~"
Amacımız çoktan sapmıştı ama... neyse, ne yapalım.
Otobüs ve yürüyüş rotasını değerlendirdik ama buraları hiç bilmediğimiz için en iyisinin bir taksi çağırmak olduğuna karar verdik.
Taksiye binip camdan dışarıyı izlemeye başladık. Yol boyunca her yerde pirinç tarlaları uzanıyordu.
Kawagoe'nin merkezi, büyük binaların olduğu gelişmiş bir taşra şehri havasındaydı. Ancak burası, şehir merkezinden ziyade tam anlamıyla köy manzarasını andırıyordu.
Ne ben ne de Nanako konuşuyorduk, yan yana sessizce oturuyorduk.
Şoför, arabadaki bu sessizliği manzaranın tekdüzeliğine yormuş olacak ki, bizi rahatlatmak istercesine konuştu:
"Beş dakikaya varırız efendim."
"Ah, peki."
Cevap verdikten sonra derin bir nefes aldım.
Şimdilik Tsurayuki'nin memleketine gelmiştik gelmesine ama asıl olay bundan sonra ne yapacağımızdı. Amacım, Tsurayuki'ye okula geri dönmesini teklif etmek ve bunu ona kabul ettirmekti. Ancak bunun önünde pek çok zorluk olacağı da aşikardı.
Temkinli davranmak gerekirse, önce onun şu anki konumunu, ruh halini ve içinde bulunduğu durumu iyice araştırmalı, ardından harekete geçmeliydim. Körlemesine atılmak işleri iyi bir yöne götürmezdi.
'Ama öyle geniş geniş yayılacak vaktim de yok ki.'
Üniversiteye geri dönmek için her dönem belirli bir süre sınırı vardı. Ağustos ayının sonuna kadar başvuruyu yapmazsak ikinci dönem derslerini kaçıracaktı.
Elbette harç parasını öderse önümüzdeki yılın nisan ayında da dönebilirdi fakat duygusal açıdan bakıldığında, işi bu süre sınırına kadar çözmek en ideal olanıydı.
Yine de bu tamamen bizim açımızdan düşündüğümüz bencilce bir hesaptı. Tsurayuki'nin şu an nasıl bir hayat sürdüğüne, şartların ne getireceğine bağlı olarak bu mücadele uzun bir savaşa da dönüşebilirdi.
— Ah, geldik galiba.
Nanako'nun sesiyle kafamı kaldırdığımda taksinin yol kenarında durduğunu fark ettim.
'Sonunda başlıyoruz.'
Hafifçe nefesimi tutup pencereden dışarı baktım. Gökyüzünde hiçbir değişiklik yoktu, alabildiğine uzanan masmavi bir boşluk vardı sadece.
Ve tam şu an, gözlerimizin önünde akılalmaz büyüklükte bir malikane duruyordu.
— Burası mı yani...
— İnanılmaz...
Daha en başından bizi baskısı altına almıştı.
Taksiye binip adresi ve ismi söylediğimizde, şoför ismi duyar duyar duymaz, "Ah, Shokenkai'deki Sensei'nin evi mi!" demiş, bize şüpheye düşecek zaman bile bırakmamıştı. Aslında eve yaklaştıkça burayı bulamamanın daha zor olacağını anladık. Tsurayuki'nin ailesinin evi kendini hemen belli ediyordu.
Büyük sütunlu bir kapı ve duvarlarla çevrili geniş arazinin tam ortasında, iki katlı devasa bir konak yükseliyordu. Bahçe o kadar çok ağaçla doluydu ki adeta bir parkı andırıyordu.
Giriş kapısı heybetliydi, insanların geçtiği kapının hemen yanında iki arabalık geniş bir otomatik kepenk bulunuyordu. Muhtemelen arkası doğrudan garaj değildi, mülkün içinde birden fazla park yeri vardı.
Tsurayuki'nin ailesinin evi, kelimenin tam anlamıyla bir malikaneydi.
— Kaç odası vardır acaba buranın...
Nanako fısıldarken az önceki o rekabetçi havasından eser kalmamıştı. Yaşadığın yerin şehir olup olmaması, bu malikanenin önünde tamamen anlamını yitiriyordu.
— Çift hanelidir kesin...
On odalı evleri falan televizyon dizileri ya da haberler dışında hiç görmemiştim.
Her neyse, kapının önünde öylece dikilip etrafı süzmeye devam edersek birileri polisi arayabilirdi. Bu yüzden çekine çekine interfonun düğmesine bastım.
— Buyurun?
Kısa bir sessizlikten sonra bir kadının sesi duyuldu.
— Merhaba, rahatsız ettim. Ben Tsurayuki-kun'un arkadaşı Hashiba. Tsurayuki-kun evde mi acaba?
Mümkün olduğunca sakin bir ses tonuyla cevap verdim.
— Genç efendi bugün sabah saatlerinde dışarı çıktı. Kendisinden randevu almış mıydınız?
— Hayır, sadece buralardayken bir uğrayalım demiştik...
— O halde kusura bakmayın, lütfen doğrudan genç efendinin kendisinden randevu alın. Önceden haber vermeyen kişileri içeri kabul edemiyoruz...
Son derece mesafeli ve net bir şekilde reddedilmiştik.
— Anlıyorum, rahatsızlık verdik.
İnterfonun sesi bir tıkla kesildiğinde Nanako paniklemiş bir sesle konuştu:
— Ne-ne-ne yapacağız Kyoya? Tsurayuki harbiden zengin bir ailenin çocuğuymuş! Az önceki de hizmetçiydi değil mi...?
— Öyle görünüyor...
— Hizmetçi mi... Gerçekten böyle insanların var olduğuna inanamıyorum. Şoke oldum resmen.
Yani, böyle bir şeyle karşılaşmak herhalde herkes için nadir bir durumdur. Benim de ilk, orta veya liseden böyle bir ailesi olan hiçbir arkadaşım olmamıştı.
Fakat bu dünyada hayal bile edilemeyecek kadar zengin insanlar vardı. Sadece benim şimdiye kadar onlarla doğrudan bir bağım olmamıştı. Bu tür insanlar doğal olarak böyle evlerde yaşıyor, böyle bir hayat sürüyorlardı.
— Ne yapalım, yine de aramayı deneyelim mi?
— Haklısın.
Evde olmadığına göre elimiz kolumuz bağlanmıştı. Bu yüzden şansımı denemek için Tsurayuki'nin cep telefonunu aradım.
Çok geçmeden telefonu kulağımdan çekip sessizce kapattım.
— ...Sanırım işimiz gerçekten zor.
— Ne? Yoksa seni engellemiş mi?
Telefonumu cebime koyarken kafamı salladım.
— Hayır. Numarayı değiştirmiş. Tsurayuki...
— ...Nasıl yani?
Nanako şaşkınlıktan donakalmıştı.
Bir bakıma tahmin edebileceğim bir şeydi ama yine de içimde ufak bir burkulma hissettim. Olan bitene rağmen, en azından aramızdaki son bağı koparmamıştır diye umuyordum içten içe.
Ama belki de numarasını değiştirmek onun tarzında bir kibarlıktı. Numarayı değiştirmeden beni engelleseydi, bu canımı muhtemelen daha çok yakardı.
— Şimdi gerçekten de köşe bucak onu aramak zorunda kaldık desene.
Nanako iç geçirdi.
Telefon meselesini bir kenara bırakırsak, onunla öyle kolayca buluşamayacağımızı zaten göze almıştım. Bu yüzden hemen bir sonraki hamlemi düşünmeye başladım.
— Tsurayuki'nin gidebileceği yerleri tek tek gezelim. Belki şansımıza bir yerde denk geliriz.
Onunla yüz yüze gelip konuşana kadar elimden gelen her şeyi yapacaktım.
Bir sonraki durağımız, Tsurayuki'nin ailesinin işlettiği Shokenkai Hastanesi'ydi.
Babası ve kardeşleri dahil ailedeki neredeyse herkesin doktor olduğunu duymuştum. Az önce taksi şoförünün söylediklerini de düşününce buralarda epey ünlü olduklarını tahmin ediyordum ama...
— Bu kadarı da beklentimin çok üstünde...
Sekiz katlı ana binanın yanında birkaç ek bina daha yükseliyordu. Girişteki geniş kavşak adeta lüks bir otelin ön bahçesini andırıyordu.
Ben ve Nanako, o geniş alandan binaya doğru bakarken bu devasa yapı karşısında dilimizi yutmuştuk.
— Şey, ben hastane denince mahalle arasındaki o müstakil evlerin biraz daha büyük versiyonlarından biri sanmıştım.
— ...Evet.
— Ama burası çok büyük değil mi? Resmen devasa! Tsu-Tsurayuki gerçekten de bu kadar büyük bir zengin miydi...?
Büyük ihtimalle öyleydi. Hem de sıradan bir zenginlik değildi bu. Evlerini gördüğümde de az çok tahmin etmiştim ama buraların en nüfuzlu ailelerinden biri oldukları kesindi.
Tsurayuki ile bizim yaşadığımız dünyalar tamamen farklıydı. Bu gerçeği kendi gözlerimle görmek, boğazımın kurumasına neden oldu. Dudaklarımı yaladım.
'Onunla konuşmaya başladığımızda işler epey çetin geçecek gibi...'
İçim ürperse de kendimi topladım ve ciddi bir suratla binaya yöneldim.
Büyük otomatik kapının önüne geldiğimizde, kapı sessizce iki yana açıldı ve bizi geniş bir lobi karşıladı.
İyi anlamda, hiç de hastane gibi hissettirmiyordu. İlaç kokusu kaçınılmaz olarak havaya sinmişti belki ama sıcak renklerle tasarlanmış duvarlar ve zemin ortama yumuşak bir hava katıyordu. Hastaların gereksiz yere gerilmemesi için iç mekan tasarımına özen gösterildiği çok net anlaşılıyordu.
Büyük bir hastane olduğu için poliklinik kayıtlarının dışında bir de danışma masası vardı. Orada oturan kadına yaklaşarak konuşmaya karar verdim.
— Affedersiniz, burası Shokenkai... Shokenji ailesinin hastanesi, değil mi?
Görevli kadın hafifçe başını eğerek yanıtladı:
— Evet, öyle... Birine mi bakmıştınız?
Ses tonunda hafif bir şüphe ve temkinlilik vardı.
— Biz Shokenji Tsurayuki'nin arkadaşlarıyız. Belki buradadır diye düşünmüştük de.
Bunun üzerine abla bir anda temkinli duruşunu bıraktı.
— Vay canına, ne kadar da şaşırtıcı! Tsurayuki'nin arkadaşları mısınız?
— E-Evet.
— Öyle mi? Demek o çocuğun da arkadaşları varmış. Biraz rahatladım şimdi.
Onu kişisel olarak tanıyor gibiydi. Biz daha bir şey sormadan, abla Tsurayuki hakkında konuşmaya başladı.
— Küçükken hastaneye çok gelip giderdi. Ama ortaokula başladığı sıralarda genç Sensei ile, ah yani Tsurayuki'nin babası olan başhekimle araları biraz bozuldu. Ondan sonra buraya neredeyse hiç uğramaz oldu.
Osaka'dan ayrılıp Kawagoe'ye döndükten sonra ise haftada iki üç kez yüzünü göstermeye başladığını anlattı.
Yine de henüz burada çalışmaya başlamamıştı. Ev işlerine yardım ederken bir yandan da işi yavaş yavaş öğrenmek için çevre esnafa selam ziyaretleri yapıyormuş.
— Bugün henüz gelmedi ama muhtemelen her zamanki uğrak rotasındadır.
— Rota mı?
— Evet. Tsurayuki'nin her zaman gittiği yerler bellidir. Aramanıza gerek kalmadan hemen bulursunuz onu.
Böyle diyerek güldü ve bize sık sık gittiği yerleri tarif etti. Ablaya teşekkür ettikten sonra hastaneden dışarı çıktık ve haritayı açtık.
— Kitapçı, sinema, kırtasiye, kafe ha...
Böylece körü körüne aramaktan kurtulacaktık ve onunla karşılaşma ihtimalimiz artacaktı.
— Hepsi tren istasyonunun yakınında toplanmış. Bu gidişle hepsine uğrayabiliriz.
Nanako'nun sesine de biraz olsun eski neşesi gelmiş gibiydi.
— Evet, vakit henüz erken. Tek tek kontrol edelim.
Hastaneden doğrudan kalkan bir otobüs olduğu için ona binip Hon-Kawagoe istasyonunun önüne döndük.
Meydandan bir sokak içeri girdiğimizde oldukça uzun bir alışveriş caddesi uzanıyordu. Burası turistler için değil, bu şehirde yaşayan insanlar için ana caddeydi. Günlük eşyalar ve yiyecek gibi ihtiyaçların neredeyse tamamı buradan karşılanıyor gibiydi.
— İnsanlar bir anda ne kadar çok arttı...
Nanako, kalabalığın ortasında öylece durup mırıldandı. Az önceki sessiz atmosfer çoktan yok olmuş, etraf gürültü patırtıyla dolmuştu. Her yaştan insan aceleyle yürüyor, duraksamış olan bizim yanımızdan geçip gidiyordu.
— Sinema hariç hepsi bu caddede görünüyor.
Haritayı bir kez daha açıp yerleri kontrol ettim. Kırtasiye hemen yürüme mesafesindeydi, kitapçı ve kafe biraz daha ileride, sinema ise sadece biraz daha sapa bir yerde kalıyordu.
— Sanki Tsurayuki'nin geçmişini gizlice gözetliyormuşuz gibi hissettiriyor.
Nanako, sıralanmış dükkanlara bakarken acı acı gülümsedi.
— Evet... Seni biraz anlayabiliyorum.
Arada sırada gözüme çarpan okul üniformalı erkek öğrenciler... Bunlar bir zamanlar Tsurayuki'ydi. Daha iki üç yıl öncesine kadar o da bu caddelerde yürümüş, bildik dükkanlara girmiş ve kim bilir neler düşünmüştü.
Biz şimdi onun ayak izlerini takip ederek şimdiki halini kovalıyorduk. Belki de bilinmesini istemediği şeyler vardı. Sonuçta az önceki hastane meselesini de böyle bir durum olmasaydı hayatımız boyunca öğrenemeyecektik.
İçimde hafif bir huzursuzluk hissetsem de onu aramaya devam ettik.
Şık ürünleriyle insanı cezbeden bir kırtasiye... Popüler kitapların yanı sıra akademik ve ilgi çekici türleri de barındıran bir kitapçı... Taze çekilmiş kahve çekirdeklerinin kokusu dışarıya kadar taşan, tarihi ve vakur duruşuyla hissettiren bir kafe...
Hepsinde bir şekilde Tsurayuki'nin havasını solusak da hiçbirinde onu bulamadık.
— Son yer... Burası mı?
Ana caddenin kuzey ucundan çıkıp bir sokak daha içeri girdiğimiz yerde, adeta kendini gizlemek istercesine eski bir sinema binası yükseliyordu.
Meiji döneminden kalma tarihi bir yer olduğu söyleniyordu. Eski binanın ve tabelanın üzerinde, geçen zamanın ağırlığını simgeleyen çatlaklar ve pas lekeleri göze çarpıyordu. Birkaç kez tadilat görmüş olmalıydı ki yeni ve eski kısımlar bir arada duruyor, bu durum sinemanın geride bıraktığı yılları daha da belirginleştiriyordu.
Girişin yanına bir kara tahta konulmuştu. Orada o sırada gösterimde olan filmler el yazısıyla listelenmişti.
— Ne yerli ne yabancı, hiçbir filmi tanımıyorum.
Nanako meraklı gözlerle vizyondaki filmlerin listesini inceliyordu.
Sinema dergilerinde ya da radyo eleştirilerinde adı geçenler, yerel bir yönetmenin Kawagoe'de çektiği bir aşk hikayesi gibi oldukça sıra dışı yapımlardı.
Büyük sinema zincirlerinde gösterilen popüler filmler yerine, daha az bilinen bağımsız yapımları sunan küçük bir sinemaydı burası. Tsurayuki buranın atmosferini çok seviyor ve sık sık geliyormuş.
— Tam da Tsurayuki'nin seveceği türden bir liste.
Vaktiyle ona sinemayı sevdiren Senpai'si de bu tarz bağımsız yapımların hayranıymış. Tsurayuki de onun etkisinde kalarak göz önünde olmayan bu yapıtları sevmeye başlamıştı.
— Buraya... Sık sık film izlemeye geliyor mudur acaba?
— Kesinlikle geliyordur.
İçimde güçlü bir his vardı. Tsurayuki kesinlikle hala buraya geliyordu. Yazmayı bırakmış olsa bile, henüz vazgeçmiş olamazdı.
Çok sevdiği o hikayelerin peşinden gitmek için, kesinlikle buradaydı.
— Aaa... Bulutlar geliyor.
Nanako gökyüzüne baktı.
Az önce tenimizi kavuran güneş, ne ara olduğunu anlamadan kocaman gri bir bulutun arkasında kaybolmuştu. Bulutların arasından sızan güçlü ışık huzmeleri, kutup ışıkları gibi yeryüzüne iniyordu.
Mor bir hava bizi yavaşça sarmaladı. Tozlu ve hafif olan esinti, yükselen nemle birlikte ağırlaşmaya başladı.
Yağmur geliyordu.
Ben de Nanako da bunu aynı anda hissetmiştik.
— Siz... Burada ne arıyorsunuz?
Ana caddenin olduğu taraftan bir ses yükseldi. Çok aşina olduğumuz bir sesti bu.
İkimiz de aynı anda o yöne döndük.
— Tsurayuki...
Karşımızda, o gün vedalaştığımız halindeki Tsurayuki duruyordu.
Kısa kesilmiş saçları, çekik gözleri, ince ve uzun boyu... Her şeyiyle hafızamdaki Tsurayuki'nin aynısıydı. Hatta o zamankinden daha sağlıklı ve zinde görünüyordu.
Onunla konuşabiliriz diye düşündüm. Eğer Tsurayuki tamamen değişmiş olsaydı, her şeyin burada biteceğini biliyordum. Ona duygularımı aktarmaya çalışsam bile muhtemelen sesim ulaşmayacaktı.
Fakat şu an karşımda duran Tsurayuki, ilk tanıştığımız günkü gibiydi. Enerji ve hırsla dolu olan, tüm varlığını yaratıcılığa adayan o çocuk gibi.
— Tsurayuki, şey...
Bu yüzden hemen söze girdim.
Sana ihtiyacımız var, lütfen geri dön. Birlikte yeniden bir şeyler üretelim. İsteğim oldukça basitti. Bunu söylemek için tam ağzımı açmıştım ki...
— Tch, ciddi misiniz ya?
Dilini şaklatması ve huzursuz ses tonu sözümü yarıda kesti.
— Karşılaşacak başka yer kalmadı mı da burada karşıma çıkıyorsunuz?
İstenmediğimiz çok açıktı. Bu tesadüfi karşılaşmaya sevinmek bir yana, bizi ayak bağı olarak gördüğü apaçık ortadaydı.
O an aramızdaki o tuhaf yabancılığı hissettim. Karşımızdaki Tsurayuki ilk bakışta eski haliyle aynı gibi görünüyordu. Ancak bu sadece dış görünüşünden ibaretti.
— Hastanedekilerden mi duydunuz? Genelde buralarda dolandığımı.
— Ah, evet. Evine gittiğimizde evde olmadığını söylediler, biz de hastaneye gittik.
Telefonlarımızı da açmadın diyecekken sözümü kesti:
— Ha, eve kadar gittiniz demek. Dedektifçilik mi oynuyorsunuz? Amacınız ne bilmiyorum ama arkamdan iş çevrilmesinden hiç hoşlanmam.
Tsurayuki keyifsizce başını kaşıdı.
"Ne saçmalıyorsun sen, numaranı değiştirdiğin için seni telefonla arayıp ulaşamadık bile."
Havanın gerildiği anlık süreçte Nanako araya girdi.
"Telefon mu? Ah, doğru ya, değiştirmiştim değil mi? Nasılsa arayan soran olmaz diye düşünmüştüm."
Tsurayuki yüzünde acı acı gülümser bir ifadeyle konuştu.
"Eee? Kawagoe'yi gezip görmek istiyorsanız gidin turizm derneğindeki amcalardan birine rica edin. Size canla başla rehberlik ederler."
Tabii ki amacımız bu değildi.
Kendimi hazırlayıp göze aldığım şeyleri sonunda söyleme vakti gelmişti.
Kafamın içinde belgeler bir bir açılıyor, hikayenin dişlilerinin bir tık sesiyle harekete geçtiğini hissediyordum.
"Tsurayuki, biz buraya gezmeye gelmedik. Seni—"
Geri götürmeye geldik, diyecekken sözümü kesti.
"Söyleme şunu, Kyoya!"
Sert bir tonla sözümü yarıda kesti Tsurayuki.
Ardından bir sessizlik çöktü. Biraz öteden yürüyen lise çağındaki bir çift, ne olduğunu anlamaya çalışır gibi bize bakıyordu. Hareketli caddenin olduğu taraftan ise çocukların neşeyle koşturup oynarken çıkardıkları sesler yankılanıyordu.
Hem ben hem de Nanako, Tsurayuki'nin bu sert çıkışı karşısında kalakalmıştık. Gösterdiği tepki ve reddediş o kadar güçlüydü ki kelimelerin arkasını getiremedik.
"Ne söyleyeceğini çok iyi biliyorum. Buraya döndüğümden beri ben de bunu defalarca kez düşündüm."
Sözlerinin aksine, sanki her şeyi çoktan geride bırakmış gibi sakin bir ses tonuyla konuşuyordu.
"Ama her şeye noktayı koydum artık. Sonunda bu sikik, bomboş hayata alışabilmişken şimdi gelip de huzurumu bozma."
En sonunda hafifçe iç geçirerek kesin bir dille ekledi:
"Bitti artık."
"Bekle Tsurayuki, bitti de ne demek, böyle kolayca—"
Onu durdurmak için uzattığım eli Tsurayuki hızla geri itti.
"Gidin artık."
Son sözünü de söyleyip ara sokaktan uzaklaşmaya yeltendi.
Daha hiçbir şey konuşmamıştık. Eğer her şey burada biterse, onunla ne yüzle buluştuğumuzun ne anlamı kalırdı?
Fakat tam şu anda Tsurayuki'ye söyleyecek tek bir kelime bile bulamıyordum.
Kafamın içinde bir cevap bulabilmek için debelenip dururken, yan taraftan Nanako'nun sesi yükseldi:
"Tsurayuki."
"……Ne var?"
Bu çıkışı beklememiş olacak ki Tsurayuki adımlarını durdurup arkasına döndü.
Nanako burnundan soluyarak elini sertçe ona doğru uzattı.
"Ne o? Hâlâ haraç mı kesiyorsun benden? Koskoca insan olduk artık—"
Nanako onun gevezeliğini yarıda keserek lafı yapıştırdı:
"Numaran."
Elini Tsurayuki'ye doğru daha da yaklaştırdı.
"Ha?"
"Çabuk ol. Bir şey olduğunda sana ulaşamazsak ne yapacağız? Hadi."
Nanako'nun bu baskın tavrı karşısında Tsurayuki elinde olmadan acı acı gülümsedi.
"Al bakalım, ama sakın arama."
Cebinden bir kağıt parçası çıkarıp üzerine hızlıca bir şeyler yazdıktan sonra koparıp Nanako'ya uzattı.
"Görüüşürüz."
Tsurayuki arkasını dönüp ara sokakta yavaş adımlarla yürümeye devam etti.
Onun arkasından tek bir kelime bile edemedim. Sadece sessizce uzaklaşan sırtına bakakaldım.
Sinema salonunun oradan tekrar çarşı caddesine dönüp istasyonun önündeki otele doğru yürümeye başladık. İş çıkışı saatine denk geldiğimiz için istasyondan evlerine dönen insan kalabalığına karşı akıntıya karşı yüzer gibi yürümek zorunda kalmıştık.
Tsurayuki'nin böyle davranabileceğini tahmin ediyordum ama yine de buna bizzat şahit olmak canımı yakmıştı.
"Bitti artık." Öyle söylemişti. Geleceğine dair kararlarını çoktan vermiş birini bu fikrinden vazgeçirmek muazzam bir çaba gerektirecekti.
'Yarından itibaren işimiz çok daha zor olacak.'
Bir anda önümüz kapanmıştı ama önce bir çıkış yolu bulmalıydım.
Yanımdaki Nanako'ya döndüm.
"Doğrudan otele mi geçelim? Yoksa önce bir şeyler mi yesek?"
Nanako başını iki yana salladı.
"Yok, sonra yeriz. Ondan ziyade……"
Derin bir iç çekti.
"Gerçekten ama ya……"
"Efendim?"
Nanako havaya doğru okkalı bir tekme savurdu.
"O pislik herif! Buralara kadar gelen bize yaptığı bu saygısızlık da neyin nesi! Arkasından koşup kıçına tekmeyi basmamak için kendimi zor tuttum!"
Kaşlarını çatmış, gayet tehlikeli şeylerden bahsediyordu.
"Neler oldu bitti bilmiyorum ama konuşmaya bile tenezzül etmeden kaçıp gitmek ne demek ya? En azından bir dinleseydi…… Şey, hayırdır Kyoya, niye öyle bakıyorsun?"
Nanako'nun uzun zamandır görmediğim bu hırçın halleri karşısında boş bakışlarla kalakalmıştım.
Durumu fark eden Nanako'nun yüzü bir anda kıpkırmızı kesildi.
"Şey, yani, gerçekten gidip vuracak falan değildim tabii ki de, sadece içim şişti işte, ondan yani……"
"Biliyorum, biliyorum."
Acı acı gülümsesem de içten içe ona minnettardım.
Eğer tek başıma olsaydım kesinlikle bu şokun etkisinden çıkamaz, çökmüş bir moralle sonraki adımı düşünmeye çalışırdım.
Fakat Nanako'nun her zamanki gibi doğal ve canlı davranması, üzerimdeki o ağır havayı bir nebze olsun dağıtmıştı. Sonucun ne olacağını bilmesem de kafamı toplamak için harika bir fırsat olmuştu.
'Üstelik Tsurayuki'nin numarasını da aldık.'
Cebimden, üzerinde numarasının yazılı olduğu kağıdı çıkardım. O an Nanako baskı yapıp istemeseydi, onunla yeniden bağ kurma şansımızı tamamen kaybetmiş olacaktık.
"Yarından itibaren ne yapacağımızı sonra detaylıca konuşalım."
"Evet, aynen öyle. O kendini bir şey sanan herife gününü göstermemiz lazım."
Nanako bunu söylerken yumruklarını sıkıp dövüş pozisyonu aldı.
Yüzümde gayriihtiyari bir gülümseme belirdi.
"İyi ki seninle gelmişim, Nanako."
Bu tamamen içimden gelen samimi bir teşekkürdü ama,
"Eh……? Ah, ş-şey, evet……"
Nanako tuhaf bir şekilde afallamış ve utanmış görünüyordu.
Sonunda yürüyerek otele ulaştık. Girişten lobiye geçip oda numaramızı söyleyerek anahtarı teslim aldım.
"Al bakalım Nanako, senin anahtarın."
Anahtarı vermek için arkama döndüğümde, Nanako'nun huzursuz bir şekilde gözlerini kaçırarak etrafa bakındığını fark ettim. Sanki yanakları da hafifçe kızarmış gibiydi.
"Nanako?"
"Ah, evet. Kusura bakma……"
Aklı başka yerde gibiydi ve hâlâ yüzüme bakmaktan kaçınıyordu.
"Bir şey mi oldu? Çok mu yoruldun?"
Sorum üzerine başını hızla iki yana salladı.
"Y-yok, öyle bir şey değil. Yorulmadım yani, gayet iyiyim ama, ş-şey……"
Yüzü daha da kızardı.
"Kyoya, biz seninle buraya…… birlikte geldik değil mi?"
Az önce söylediğim şeyi tekrarlıyordu.
"Evet, öyle. Bir sorun mu var?"
Nanako elindeki anahtarı göğsüne doğru bastırıp bana kaçamak bir bakış fırlattı.
"Yani, sadece ikimiz baş başa tatile gelmiş gibi olduk ya, onu diyorum……"
"……!"
Doğru ya!
Kafam Tsurayuki meselesiyle o kadar doluydu ki bu detayı tamamen gözden kaçırmıştım.
Söylediği gibi, şu an bir kadın ve bir erkek baş başa seyahatteydik. Normal bir durumda olsak bunu kesinlikle çok önceden fark ederdim ama içinde bulunduğumuz durum yüzünden aklımın ucundan bile geçmemişti.
İÇ ENERJİ
Ama Nanako’nun durumun fazlasıyla farkında olduğu aşikardı. Belki de buraya gelirken, daha bindiğimiz hızlı trende bile bunu düşünüyordu. Son zamanlarda bana karşı olan tavırlarının biraz değiştiğini ben de hissediyordum zaten...
Eğer öyleyse, benim bu her zamanki vurdumduymazlığım yüzünden Nanako’yu yine zor duruma düşürmüş, utanmasına sebep olmuş olabilirdim.
Kafam karışmış bir halde ne cevap vereceğimi bilemeden öylece kalakalmışken, Nanako aceleyle araya girdi.
"Ş-Şey, özür dilerim! Tsurayuki’nin meselesi için buradayız, öyle bir niyetin olmadığını elbette biliyorum! Gerçekten biliyorum!"
Nanako’nun "Şimdilik bu konuları hiç açmayalım" tadındaki bu çıkışı beni bir nebze olsun rahatlattı.
"E-Elbette, ben de farkındayım, aha, ahahaha!"
Lüks daire konseptindeki iş otelinin lobisinde, ikimiz de karşılıklı olarak tuhaf tuhaf gülüştük. Dışarıdan bakan biri için herhalde son derece yorucu ve sinir bozucu bir manzaraydı.
"Şey, şimdilik odalarımıza dönelim mi..."
"ı-ıh, evet..."
İkimiz de yaşadığımız bu utangaçlığı geçiştirmek istercesine, tek kelime etmeden odalarımıza çekildik.
"Evet, anladım. Tamamdır, Aki-san ve Kawasegawa Senpai’ye de iletirim. Görüşmek üzere."
Telefonu kapatıp rahat bir nefes aldım.
"Eee, durum neymiş?"
"Bugün henüz düzgünce konuşamamışlar. Asıl süreç yarından itibaren başlayacakmış."
Kawasegawa Senpai kısaca "Anladım" diye mırıldandıktan sonra akşam yemeği hazırlığına geri döndü.
"Hadi şu işi hemen bitirelim. Saikawa, pilavı servis et."
"P-Peki!"
Dediği gibi yapıp pilav pişiriciyi açtım ve ikimiz için tabakları doldurdum.
"Şey, peki... Aki-san nerede?"
"Daha sonra yiyeceğini, ona da pay ayırmamızı söyledi."
"Ö-Öyle mi... Doğru ya."
Omuzlarım çöktü, büyük bir hayal kırıklığına uğramıştım.
Bugünkü akşam yemeğinde, Aki-san tam da dediği gibi bizi yalnız bırakmıştı. İşine tamamen odaklandığını, mola verdiğinde yemeğini yiyip banyoya gireceğini söylemişti. Bu konulardaki disiplinine gerçekten hayran kalıyordum ama...
"Yemek için teşekkürler."
"...Y-Yemek için teşekkürler."
Kawasegawa Senpai ile baş başa yemek yemek zorunda kalan beni de birileri düşünseydi keşke...
"Bugün fazla vaktim olmadığı için soslu soğuk et salatası ve miso çorbası yaptım. Turşular hazır ama tadı gayet güzeldir."
"Çok teşekkürler! Gerçekten çok lezzetli görünüyor!"
Söylediğim şey yalan sayılmazdı ama dürüst olmak gerekirse heyecandan ne yediğimi bile anlayamıyordum.
Ne de olsa tam karşımda oturan kişi o meşhur Kawasegawa Senpai’ydi. Okula girdiğimizden beri kendi bölümünde her zaman birinci olan, hem teoride hem de pratikte kimsenin eline su dökemeyeceği söylenen o efsanevi kişiydi.
Her işin üstesinden gelen Hashiba-san’ın karşısında bile bir an olsun geri adım atmıyor, aksine onu köşeye sıkıştırıyordu. Gerçekten harika biriydi.
Böyle bir insanın bizim için yemek hazırlaması bile başlı başına gerilmemize ve mahcup hissetmemize yetiyordu. Bir de üstüne onunla baş başa yemek yemek... Gerçekten ne yapacağımı, nasıl davranacağımı şaşırmıştım.
Haliyle masada çıt çıkmıyordu.
"Eğer biraz daha istersen söylemen yeterli."
"P-Peki! Çok teşekkür ederim!"
Neredeyse "Emredersiniz komutanım!" diyecek gibi oluyordum. Keşke bu gergin havayı birileriyle paylaşabilseydim, hatta mümkünse bir daha geri almamak üzere onlara devretseydim.
Sessiz sedasız yemek yemeye devam ettik. Yemekler lezzetliydi, Senpai’den nefret falan da etmiyordum, aksine onu seviyordum ama bu aşırı gergin ortamı bir şekilde dağıtmam gerekiyordu... Acilen.
Biraz muhabbet açmak amacıyla sessizliği bozdum.
"Şey, Senpai, size bir şey sorabilir miyim?"
"Cevaplayabileceğim bir şeyse, sor tabii."
Sanki boş konuşursam beni oracıkta öldürecekmiş gibi bir havası vardı.
İçten içe titreyerek, çekingen bir sesle konuşmaya başladım.
"Hashiba-san ve diğerlerinin getirmeye çalıştığı o kişi... Tam olarak kim?"
Evet, aslında bana o kişinin kim olduğu hala söylenmemişti.
Özel bir açıklama yapılmadığı için ben de üzerinde durmamıştım ama Hashiba-san ve diğerlerinin bu ismi ısrarla gizlemesi artık bende de merak uyandırmaya başlamıştı.
Benim gibi birinci sınıf mıydı? Yoksa Senpailerle önceden tanışıklığı olan ikinci sınıflardan biri miydi? Ya da daha üst sınıflardan biri mi? Gizem büyüdükçe aklımdaki senaryolar da çoğalıyordu.
"……Merak etmen çok normal tabii."
"E-Evet, bilmeyince ister istemez insan... Şey, Senpai?"
Kafamı kaldırdığımda Kawasegawa Senpai’nin derin bir iç çekip kaşlarını sonuna kadar çattığını gördüm.
"Şu Hashiba’yı hiç anlamıyorum zaten! Bu açıklamayı tek bir kelime bile etmeden nasıl çekip gidebilir? Geride kalan benim bunu açıklamak zorunda kalacağımı hiç mi düşünmedi? Bir de üstüne 'Bunu şimdilik kimseye söyleme' demez mi... Gerçekten, ama gerçekten tam onluk bir hareket! O çocuk her zaman böyle!"
Eğer bir komedi mangasında olsaydık, şu an öfkesinden elindeki yemek çubuklarını ortadan ikiye kırabilirdi. Etrafına resmen alev saçıyordu.
"S-Senpai, t-tamam, önemli değil, gerçekten gerek yok! Hadi soğuk etimizin tadına bakalım, soğuk et!"
Ben onu sakinleştirmeye çalışırken, içten içe ben de Hashiba-san için "Harbiden tam onluk hareket!" diye söyleniyordum. Geri döndüğünde bunun hesabını kesinlikle soracaktım! Kesinlikle!
Ertesi gün, ilk iş olarak bir durum değerlendirmesi yaptık.
Elimizde hiçbir plan olmadan Tsurayuki ile konuşmaya çalışmanın bir anlamı yoktu. Bu yüzden onu nasıl ikna edeceğimizi, konuya nereden gireceğimizi enine boyuna düşünmeye karar verdik.
Otelden çıkıp ana caddeye doğru yürüdükten kısa bir süre sonra, oldukça nezih bir ticaret caddesine girdik. Sol tarafta, dış cephesi eski bir at arabasını andıran şık bir kafe göze çarpıyordu.
Burası Tsurayuki’nin sık sık uğradığı bir yerdi.
Konuşmak için oteli de tercih edebilirdik ama buradaki amacımız, Tsurayuki’yi şahsen tanıyan dükkan sahibinden biraz bilgi alabilmekti. Tabii ki Tsurayuki’nin o sırada orada olmadığını garantiye aldıktan sonra gelmiştik.
"Bugün onun gelmediği günlerden biriymiş. Genelde pazartesi, çarşamba, cuma ve cumartesi günleri uğrarmış. Salı ve perşembe günleri ise neredeyse hiç gelmezmiş."
Ve bugün günlerden perşembeydi. Tsurayuki’nin fikri aniden değişmediği sürece, bugün bu kafeye adım atma ihtimali oldukça düşüktür.
Ağır ahşap kapıyı araladığımızda, içeriye taze çekilmiş kahve çekirdeklerinin enfes kokusu yayıldı. Kahve makinesinden gelen hafif su kaynama sesleri mekana huzurlu bir hava katıyordu.
Girişin hemen sağındaki tezgahın arkasında duran orta yaşlı dükkan sahibi bizi güler yüzle karşıladı.
"Ooo, bugün de gelmişsiniz. Hoş geldiniz."
Yaklaşık elli yaşlarında gösteriyordu. Arkaya doğru özenle taranmış saçları ve genç ruhlu duruşuyla oldukça karizmatik bir adamdı.
"Hoş bulduk. Şey... Bugün henüz gelmedi, değil mi?"
Sorum üzerine dükkan sahibi hafifçe sırıttı ve kafasını iki yana salladı.
"Merak etmeyin. Dün de söylediğim gibi, o perşembe günleri buraya uğramaz."
Nanako ile göz göze geldikten sonra arka taraftaki masalardan birine doğru ilerledik.
Sabahın erken saatleri olduğu için kafe henüz oldukça tenhaydı. Dün öğle saatlerinde geldiğimizde her yer hıncahınç doluydu ama bugün bizden başka sadece sağ köşedeki masada gazete okuyan yaşlıca bir adam vardı.
'Emekli bir maaşlı çalışan mı acaba? Yoksa bir iş sahibi mi?'
Kırlaşmış saçları, bıyığı ve üzerindeki şık takım elbisesiyle oldukça karizmatik duruyordu. Pencereden süzülen sabah güneşinin altında sessizce gazetesini okuyup kahvesini yudumlayışı adeta bir tabloyu andırıyordu.
Adamı rahatsız etmemek adına biz de tam ters taraftaki sol köşedeki masaya yerleştik.
"Bir sade kahve, bir de cafe latte alabilir miyiz lütfen?"
"Tamamdır."
Şimdilik siparişi verdikten sonra söze başladım.
"Peki, şimdi ne yapacağız?"
Bundan sonra ne yapacağımızı konuşmaya başladık.
"Tsurayuki ile konuşabilsek bile, o vazgeçmiş halini görüp fikrini nasıl değiştireceğiz, asıl mesele bu."
Konuşurken neşeliydi ve sağlığı da yerine gelmiş gibiydi ama asıl önemli olan hisleriydi; artık üretme, yazma hevesi kalmamış gibi görünüyordu.
Bir kıvılcım, bir çıkış noktası olmadığı sürece, her şeyin bittiğini söyleyip duracaktı.
"Ama bak," dedi Nanako söze devam ederek.
"Sence gerçekten bittiğine inanıyor mu?"
"Efendim?"
"Şey, Tsurayuki'nin böyle konularda tuhaf bir gururu vardır ya. Kendisi dile getiremez ama Kyoya'nın söylediklerini kabul edip ikna olmayı da kendine yedirememiş olabilir mi?"
O sırada kafe sahibi kahve ile latte'yi masamıza getirdi. Nanako latte'sinden bir yudum alıp rahatlamış bir nefes verdi.
"Yani, seninle konuşursa ikna olmaktan korktuğu için, daha sen bir şey söyleyemeden kaçmış olabilir diye düşündüm. Bana biraz öyle geldi."
Böyle söyleyince, o reddedişinin arkasında gerçekten de bu sebep yatıyor olabilirdi.
"Doğru, öyle yaparsa benim de vazgeçeceğimi düşünmüş olabilir."
Tsurayuki, biz daha tek bir kelime bile edemeden gardını almıştı. Bu da aslında söylenecek sözlerin onun içindeki bir şeyleri harekete geçireceğinden korktuğunu gösteriyordu.
Ancak ona doğrudan gitsek bile, muhtemelen kabuğuna daha da çekilecekti. İçinde hâlâ o ateşin yandığını ona bizzat fark ettirecek bir yönteme ihtiyacımız vardı.
"Ufajık bir ipucu olsaydı bari..."
Küçük bir şey bile yeterdi. Tsurayuki'de hâlâ bir şeyler üretme isteğine dair ufak bir iz bulabilirsek, konuşmayı oradan ilerletebilirdik.
Kollarımı kavuşturmuş, kara kara düşünerek homurdanırken Nanako beni rahatlatmak istedi.
"Çok fazla düşünüp kendini yıpratma. Biraz kafamızı dağıtmak için dışarıda yürüsek mi?"
Nanako bunu söyleyip kafenin dışına baktı.
"Tsurayuki'nin büyüdüğü bu şehri daha çok görmek istiyorum... Belki bize ipucu olacak bir şeyler buluruz."
"Haklısın, biraz yürümekten zarar gelmez."
Turistik bir gezi yapacak halimiz yoktu ama ufak bir yürüyüş iyi gelebilirdi. Hiçbir şey bulamasak bile yürümek zihni açardı.
Telefonun harita uygulamasından kafeden çıktıktan sonra izleyeceğimiz rotayı düşünürken bir ses duyuldu.
"A, baksanıza gençler."
Aniden bir ses bize seslendi.
Baktığımda kafe sahibinin bize gülümseyerek baktığını gördüm.
"Şehri mi gezeceksiniz?"
"Evet, hazır gelmişken biraz etrafa bakalım dedik. Ama..."
Öyle gezilecek turistik yerleri aramadığımız için bize bir yerler önermesine gerek olmadığını anlatmaya çalışıyordum ki sözümü kesti.
"Harika denk geldi!"
"Efendim?"
"Şu an burada Turizm Derneği Başkanı oturuyor ve yapacak pek bir işi yok gibi. Fırsat bu fırsat, size rehberlik etsin!"
"Ne?!"
Turizm Derneği mi? Başkan mı?
Kafede bizden başka sadece tek bir kişi vardı...
Bunu düşünüp sağ arkada oturan centilmene doğru baktığımda durum anlaşıldı.
"Hey, böyle konuşmamıştık..."
Sakin bir ses tonuyla söylese de hoşnutsuz bir ifadeyle kafe sahibine dik dik bakıyordu.
"Ne olacak canım, böyle bir fırsat her zaman ele geçmez. Hem yeni insanlarla tanışmış olursunuz, fena mı?"
Kafe sahibi adamın tepkisini hiç umursamadan konuşmaya devam ediyordu.
"Şey, biz aslında öyle turistik bir gezi yapmayacağız, sadece biraz yürüyüşe çıkacaktık, o yüzden..."
Bu gidişatı durdurmam gerektiğini düşünmüştüm ki adam araya girdi.
"...Peki, anlaşıldı."
Centilmen adam sakin bir şekilde başını salladı, kahvesinin kalanını bir dikişte bitirdi ve birden ayağa kalktı. Okuduğu gazeteyi özenle katlayıp masamıza doğru yürüdü.
Ardından söze başladı.
"Dükkan sahibinin dediği gibi, bu da bir nasip işi sanırım. Size Kawagoe sokaklarında rehberlik etmekten memnuniyet duyarım."
Bunu söylerken, iş görüşmelerindeki tanıtım videolarından fırlamış gibi son derece resmi ve kibar bir şekilde eğilerek selam verdi.
"A... Şey, yani..."
Şaşkınlığımız karşısında adam hiç istifini bozmadan eğilmeye devam etti.
Durum bu noktaya geldikten sonra, çok önemli bir mazeretimiz olmadığı sürece bunu reddetmek imkansızdı.
"O zaman... Size zahmet olacak..."
Kaçacak hiçbir yerimiz kalmamıştı. Kendimizi bu ani gelişmenin akışına bırakarak Kawagoe sokaklarını gezmek üzere yola koyulduk.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.