Nisan ayı. Yeni eğitim yılının başladığı şu zamanlarda, bizim hayatımızda da yine ufak tefek değişiklikler baş gösterdi.
Kuroda'nın başlattığı anime film projesinin mutfağında, büyük işler vakit kaybetmeden dönmeye başlamıştı bile. Bu projenin ana direği olması kararlaştırılan Saikawa Minori, uzunca bir tereddütten sonra paylaşımlı evden taşınmaya karar verdi.
"Affedersiniz, aslında sonsuza dek burada kalmak isterdim ama..."
Elden bir şey gelmezdi; haftada bir sadece kıyafetlerini değiştirmek için uğrayabiliyor, geri kalan vaktini ya stüdyoda ya da iş otellerinde konaklayarak geçiriyordu. Haliyle taşınmayı düşünmesi işin doğal akışıydı.
"Bu durumda taşınmayı seçebilmen, aslında senin büyümen demek Saikawa."
Çok sevdiği Shinoaki ile bir bakıma yollarının ayrılmasına neden olan anime yapımcılığı yolu... Saikawa, bu yolda kararlılıkla ilerlemesinin bir sonucu olarak yaşadığı yeri de değiştirmeye karar vermişti.
"İstediğin zaman gezmeye gelebilirsin, biliyorsun değil mi? Seni bekliyor olacağız~"
"Öğ-öğğ, Aki-san, böyle söylerseniz gidemem ki ama~"
Shinoaki'ye sarılıp hıçkıra hıçkıra ağladığı o anlara bakınca hala çocuksu olduğunu düşünmeden edemiyordum.
Ancak Kuroda'dan duyduğuma göre Saikawa inanılmaz bir hızla gelişiyordu. Eminim biraz daha zaman geçtiğinde, dehşet verici bir içerik üreticisine dönüşecekti.
Temennim o ki, o vakit geldiğinde hayran olduğu Shinoaki'yi bile tersine etkileyecek seviyeye ulaşması... Bu beni çok mutlu ederdi.
'O günün gelmesini dört gözle bekliyorum, Saikawa.'
Böylece eğitim döneminin devrolduğu mart ayının bitimiyle birlikte Saikawa Minori paylaşımlı evden ayrıldı.
Tam ev bir anda ıssızlaşacak diye düşünürken,
"Yazı çalışmalarıma odaklanmak için buradaki odaya geçmeyi düşünüyorum."
Hızır gibi yetişen Tsurayuki, asıl ev sakini olarak bana bu konuyla danışmıştı.
"Temelde sabahları buraya mesaiye gelir gibi gelip, hafta sonlarını kendi evimde geçireceğim gibi görünüyor. Ev sahibiyle konuşup başka talip yoksa hemen kontratı yapmayı planlıyorum... Ne dersin?"
Elbette reddetmek için hiçbir sebebim yoktu.
"Ama durup dururken neden? Şimdiye kadar evde yazıyordun, hep öyle devam edeceksin sanıyordum."
Ben sorunca Tsurayuki mahcup bir tavırla kafasını kaşıyarak,
"Yok ya, evde olunca Sayuri ablam sürekli bana sataşıp duruyor, bir türlü odaklanıp yazacak vakit bulamıyorum. Kafelere, aile restoranlarına kapandım ama bir şekilde dikiş tutturamadım işte."
Son derece mantıklı bir gerekçeydi.
"Fakat böyle yapman sorun olmaz mı? Eskisi gibi peşinden gelmesin?"
"Ha, o konuda sıkıntı yok. Her saat başı ona mail atacağıma dair söz verdim."
Sıkıntı yok demesine rağmen sanki fena halde zincire vurulmuş gibi hissettiriyordu ama...
Her neyse, böylece o eski dört kişilik hayatımız geri dönmüş oldu.
Biz görüntü sanatları bölümü öğrencileri, tek bir fire bile vermeden üçüncü sınıfa geçmeyi başarmıştık. Bölümün astığı duyuruya göre, her yıl iki üç kişinin sınıfta kaldığı ortamda bizim dönem oldukça seçkin kabul ediliyordu.
"Valla direkten döndük diyebilirim. Benim notlarım iyiydi de bir şekilde kurtardık paçayı."
Kahvaltı masasında Tsurayuki acı acı gülümseyerek konuşuyordu.
"Öyle, sonuç olarak şimdiye kadar biriktirdiğin krediler işe yaradı."
Başımı sallarken Kano Sensei'nin söylediklerini hatırlıyordum.
Söylemeye gerek bile yok; Tsurayuki okul dondurduğu süre boyunca derslere hiç girmemiş, hiçbir ödev teslim etmemişti. Normalde okula döndüğünde derslerden geçmesi imkansıza yakındı ancak Tsurayuki'nin önceki azmi ve başarıları değerlendirmeye alındı ve ona arayı kapatması için bir şans tanındı.
Raporları ve ödevleri hakkıyla yerine getirmesinin sonucunda ise,
"Sapa sağlam üçüncü sınıf oldun ya, aferin sana."
Shinoaki hayranlık dolu bir ifadeyle konuştu.
"Eee, sonuçta hepiniz yardım ettiniz. Sınıfta kalıp sizi utandıracak değildim ya."
Tsurayuki utangaç bir tavırla başını kaşıdı.
"Vay be, Tsurayuki de değişti sanki~ Böyle dürüstçe teşekkür edebilecek biri miydin sen?"
Nanako sırıtan bir yüzle onu süzüyordu.
"İnsan dediğin değişir. Bir tek sen hiç değişmiyorsun herhalde."
"Aa, ben de değiştim bir kere! Şarkı söylemem için gelen teklifler gün geçtikçe artıyor!"
Bugünkü yemek masası da her zamanki gibi cıvıl cıvıldı.
Tsurayuki konuşuyor, Nanako ona sataşıyor, ikisinin didişmesini Shinoaki gülümseyerek izliyor ve sonunda ben araya giriyordum.
Ancak artık herkes eskisi gibi değildi.
"Yemek için teşekkürler~ Hadi ben çalışmaya döneyim artık."
"He, ben de ilk taslağın devamını yazacağım."
"Benim de iş birliği teklifine cevap yazmam lazım!"
Herkes tabağını topladığı gibi odasına çekiliyordu.
"O zaman, ben çıkıyorum."
Ve sadece ben okula doğru yola koyuluyordum. Herkesin "Güle güle git" seslenişleri eşliğinde, hala bir öğrenci olarak rutin hayatıma devam ediyordum.
Shinoaki'nin light novel illüstrasyon işi kesinleşmişti ve şu an karakter tasarımları üzerinde ter döküyordu. Nanako, büyük bir iş birliği teklifi almış, karşı tarafla yazışmalar ve orijinal şarkı üretimiyle meşguldü. Tsurayuki ise light novel yazarı olarak çıkış yapabilmek için taslağını yeniden düzenlemeye odaklanmıştı.
Elbette onların da okula gittiği günler oluyordu. Ancak kendi üretim süreçlerini düşünerek bu günleri minimuma indirmişlerdi. Hal böyle olunca eskisi gibi hep beraber okula gitme geleneği bitmiş, doğal olarak herkes kendi yoluna bakmaya başlamıştı.
En azından kahvaltıları beraber yapalım. Birinin ortaya attığı bu kural, aslında birbirimizden ne kadar koptuğumuzun bir kanıtı gibiydi.
"Aile değiliz sonuçta, böyle olması çok normal."
Bu duygusal çıkışımı, Demir Kadın namıyla bilinen Kawasegawa Eiko tek kalemde silip attı.
"Yani teoride haklısın da, insan yine de biraz yalnızlık hissetmez mi?"
"Bak beni dinle, biz buraya eğitim görmeye geldik. Arkadaşlık grubu kurmak isteseydin en baştan ona uygun bir kulüp ya da üniversite seçerdin. Aksine herkesin kendi yolunda ilerlemesi harika bir şey."
Pekala, dediği doğruydu ama... Dersten sonra uğradığımız yemekhanedeki havadan sudan bir sohbette bu kadar sert olmasına gerek yoktu sanki.
'Gerçi, tam ondan beklenecek bir hareket.'
Paylaşımlı evdeki arkadaşlarıma karşı ne hissettiğimi Kawasegawa hemen hemen tamamen anlıyordu. Bu yüzden bu konuda zayıf bir yanımı gördüğünde hiç acımıyordu.
"Hashiba, beraber olmak istiyorsan bunun güzel bir yolu var aslında!"
Yanımızdaki Hikawa aniden sesini yükseltti.
"Yol mu? Ne yolu?"
"Ya Shinoaki'yle ya da Nanako'yla çıkmaya başla, olsun bitsin!"
"Öhöö!!"
Ben ve aynı anda Kawasegawa'nın boğazında kaldı her şey.
"Ooo, ne oldu size böyle?"
"Durup dururken insanın en hassas damarına böyle basılır mı be!"
"Aynen öyle! Hikawa, sende harbi hiç nezaket falan yok mu ya!"
İkimiz birden Hikawa'nın ortaya attığı konuya isyan etsek de,
"Hadi canım, öyle mi? Ama üniversitenin yarısını devirdik bile. Geleceği düşününce, artık bu işleri de kafa yorma vaktimiz gelmedi mi?"
"Öğğ..."
Bu sefer, Kawasegawa ve ben aynı anda dona kaldık.
Söylediklerini düşününce, gerçekten de haklıydı.
Artık reşit olmuştuk ve geleceğimizi planlama aşamasına gelmiştik. Durum böyle olunca, ister istemez hayatımızın bundan sonrası üzerine de kafa yormaya başlıyorduk.
Sürekli bir şeyler üretmeye, yaratıcı işlere odaklandığım için bunu hiç düşünmemiştim ama biriyle çıkmak ya da evlenmek gibi konular, bundan sonra hayatın gerçekleri haline gelecekti.
Hikawa'nın söyledikleri de aslında hiç de öyle havada kalan, saçma sapan şeyler değildi.
"B-böyle ilişki falan gibi şeylerle hayatı sınırlandırma düşüncesi çok geride kaldı. Benim kafam böyle şeylere basmıyor."
"Haha, Kawasegawa tam da senden beklenecek bir laf! İşkolik olacağın zaten belliydi!"
"Ne alakası var canım, kafana göre etiketleme beni!"
Hikawa ve Kawasegawa atışıp dururken, ben paylaşımlı evdeki diğerlerini düşünüyordum.
Zaten Sayuri-san ile evliliğin eşiğinde olan Tsurayuki'yi bir kenara bırakırsak, Nanako bana karşı hislerini açıkça belli ediyordu. Ben şu anın doğru zaman olmadığını düşünüyordum ve Nanako da buna benzer şeyler söylemişti ama 'o zamanın' tam olarak ne zaman olduğunu da netleştirmemiştik.
Shinoaki ile ise geçen seneki okul festivalinde aniden yakınlaşmamızdan beri ilişkide kayda değer bir gelişme olmamıştı. Yavaş yavaş kendinden bahsetmeye başlamıştı ve aramızdaki mesafeyi sindire sindire azaltıyorduk ama bu kesinlikle aşk odaklı bir süreç değildi. Daha çok iki bireyin birbirine duyduğu güvene dayalı bir ilişkiydi.
Şu an her birimiz yaratım sürecinin getirdiği büyük zorluklarla mücadele ediyorduk. Ancak bunlarda bir başarı elde ettiğimizde ya da tam aksine çıkmaza girdiğimizde, duyguların aniden ön plana çıkması hiç de şaşılacak bir şey olmazdı.
Nanako ile de Shinoaki ile de yarın bir gün ilişkilerimiz tamamen değişebilirdi.
"Ne oldu, daldın gittin?"
"Ah, yok bir şey. Sadece biraz düşünüyordum."
"Hmm..."
Kawasegawa, her zamanki o şüpheci ve dik dik bakan gözlerini bana dikti.
Evet, bu kızı düşündüğümde, on yıl sonraki o geleceği de hesaba katarsak, şimdiki ilişkimizin değişme ihtimali oldukça yüksekti. Sadece şu an için onun güçlü iradesi sayesinde bu durum dışarıdan pek belli olmuyor gibiydi.
Her halükarda, hiç de hafife alınmayacak bir durumun tam ortasındaydım. Ne sevgilimin ne kız arkadaşımın ne de bir işimin olduğu o gelecekle kıyaslandığında, kıskanılacak kadar harika bir konumdaydım gerçi.
"Ş-şey, şimdilik öyle bir durum yok yani, evet."
Biraz, hatta bayağı bir heyecanlanarak bu cevabı verdiğimde;
"Anladım, her neyse, ilişki yaşamak güzel şeydir! Umarım siz de kendinize göre birilerini bulursunuz!"
Hikawa, yine en hassas noktaya parmak basarken o gür kahkahasını patlattı.
Bu kadar rahat ve kendinden emin davranabilmesinin bir sebebi vardı. Hikawa, üyesi olduğu ninja kulübünden bir kouhai ile yakın zamanda çıkmaya başlamıştı ve her fırsatta sevgilisiyle ne kadar mutlu olduğunu anlatıp duruyordu.
İç çeker Herkes ne kadar da değişiyor.
Kawasegawa, bir film yapım şirketinde yardımcı yönetmen olarak yarı zamanlı çalışmaya başlamıştı. Ayrıca her ne kadar istemeyerek de olsa seçildiği festival güzeli etkinliklerine de (mızmızlanıp dursa da) katılıyordu.
Hikawa da hayalini kurduğu aksiyon filminin çekimleri için özel efektler yapan bir stüdyoya gidip gelmeye başlamıştı. Herkes kendi gitmek istediği yolda adımlarını atmaya başlamıştı.
Çoktan daha büyük sahnelere adım atan Kuroda ve Saikawa da dahil olmak üzere, sanat üniversitesindeki herkes yavaş yavaş kendi yolunu çiziyordu.
"Hashiba, sen oyun şirketine mi gidiyorsun?"
Kawasegawa konuyu tekrar açarak sordu. Bu konudaki genel durumu ona daha önce telefonda anlatmıştım.
"Evet, Succeed Soft. Sensei'nin referansıyla haftaya başlıyorum."
"Ooo, harika dostum! Orası şu bishoujo oyunlarından konsol dünyasına adım atıp ortalığı kasıp kavuran yer değil mi?"
Hikawa şaşırmıştı. Evet, bu dönemde Succeed, orta ölçekli bir firmadan dev bir şirkete dönüşme aşamasındaydı.
"Aynen öyle. Ben oyunlarla pek ilgilenmem, o yüzden bana deneyimlerini anlatırsın," dedi Kawasegawa. Bu teklife kafamı sallayarak karşılık verdim.
"Tabii, ben de senin film çekimlerindeki maceralarını dinlemek isterim. Karşılıklı bilgi alışverişi yaparız."
Önümüzde uzanan gelecekte kim bilir neler olacaktı? İçimizdeki umut ve endişeyle birlikte, her birimiz yeni yolumuza doğru ilk adımlarımızı atıyorduk.
Hafta başı pazartesi günü, öğleden sonra trene binip Osaka'nın merkezine doğru yola çıktım.
Sanat üniversitesi öğrencileri için Osaka'nın merkezi pek de aşina olunan bir yer sayılmazdı. Eğlenmek için genelde Shinsaibashi veya Namba gibi yerlere gidilirdi. Higashi-Umeda'nın güneyindeki Yodoyabashi veya Honmachi gibi bölgeler ise tamamen iş dünyasının kalbiydi ve iş görüşmeleri dışında yolumuzun düşeceği yerler değildi.
Bu yüzden, mülakattan sonra buraya ikinci kez gelen biri olarak yönümü tamamen şaşırmış durumdaydım.
"Geçen sefer burayı kolayca bulmuştum oysa... Ah, işte burası."
Nihayet geçen sefer geldiğim binayı bulabildim. On katlı binanın beş katını Succeed işgal ediyordu.
Danışmanın bulunduğu üçüncü kata asansörle çıktım. Kapılar açıldığında, hemen önümde büyük, cam bir kapı belirdi. Üzerinde Succeed Soft logosu parıldıyordu.
Succeed Soft, kurulduğu günden beri merkezini hep Osaka'da tutmuştu. Ancak 2012 civarında işleri büyütmek amacıyla Tokyo'da kendi binalarını inşa edip merkezi oraya taşıyacaklar, Osaka'daki geliştirme departmanını kapatıp burayı sadece satış odaklı bir şubeye dönüştüreceklerdi.
Oyun dergilerinden ve internetten edindiğim bilgilere göre, Succeed Soft'un 'Osaka dönemi' ile 'Tokyo dönemi' arasında dağlar kadar fark vardı. Personel sayısının 2500'e ulaştığı, piyasanın tartışmasız devi haline geldikleri Tokyo dönemine kıyasla, yaklaşık 300 çalışanın olduğu Osaka dönemi çok daha samimiydi; adeta bir üniversite kulübü havasında hikayelerle doluydu.
Zaten kökenleri bishoujo oyunlarına dayandığı için kullanıcılarla olan iletişimleri de çok güçlüydü. Günümüz güvenlik protokolleriyle hayal bile edilemeyecek bir şekilde, ofisi ziyarete gelen oyuncuları içeri alıp onlarla dövüş oyunları oynadıkları ve bu videoları sitelerine yükledikleri bile olurdu.
Ancak oyun geliştirmeye duyulan o tutku ve yeni bir şeyler üretme heyecanının kesinlikle Osaka döneminde çok daha yüksek olduğu, herkesin ortak görüşüydü.
İşte şimdi o efsanevi yere adım atmak üzereydim.
'Geçen seferkinden çok daha fazla heyecanlıyım...'
Birkaç kez derin nefes alıp verdikten sonra, kendime gelmek için hafifçe silkelendim ve kapıyı açtım.
Danışmada kimse yoktu, onun yerine içeriye haber vermek için bir dahili telefon konulmuştu.
"İki bin iki yüz, tamam."
Geliştirme Departmanı yazısının yanındaki dahili numarayı tuşlayıp ahizeyi kulağıma götürdüm.
Çok geçmeden karşı taraftan bir ses geldi.
"Eveeet, geliştirme..."
"Efendim?"
Telefondan gelen ses, inanılmaz derecede uykulu ve esneyen bir tonlamaya sahipti.
"Ş-şey, ben bugün yarı zamanlı işe başlayacak olan Hashiba. Tanıştığımıza memnun oldum."
Kendimi tanıttıktan sonra karşıdaki ses şöyle devam etti:
"Yeni gelen çocuk mu? Ah, direkt içeri geçebilirsin. Oradan sağa dön, koridorun sonundaki o büyük alan bizim departman zaten~"
"P-peki, anladım."
Cevap vermemle birlikte telefon kapandı.
"Bu da neydi şimdi..."
Bugün pazartesiydi ve öğle saatleriydi. Normal şartlarda, hafta sonu tatilinin ardından herkesin canla başla çalışıyor olması gereken bir zamandı.
Yine de az önce telefona bakan kişinin sesinden bariz bir şekilde uykusuzluk akıyordu. Sadece düzensiz yaşam tarzından da kaynaklanıyor olabilirdi ama akla daha yatkın olan ihtimal başkaydı.
'Dün de işe gelip burada sabahladı herhalde... Ne de olsa oyun şirketi.'
Sektörün o meşhur sömürücü havasını iliklerime kadar hissederken, çekingen adımlarla ofisin içine doğru süzüldüm.
Klimalı içerisi hafifçe serindi ama rahatsız edici bir soğukluk yoktu. Girişin hemen ardı satış departmanına ayrılmış gibiydi; oradaki insanların büyük çoğunluğu ya telefonda konuşuyor ya da hararetle klavyeye basıyordu. Burası tam anlamıyla klasik, düzenli bir ofis alanıydı.
Orayı geçince karşıma halkla ilişkiler departmanı çıktı. Burası satışa kıyasla o kadar telaşlı görünmüyordu ancak bir yandan satış araçları hazırlıyor, diğer yandan da üst üste yığılmış dergi prova baskılarıyla uğraşıyorlardı. Bu manzara insana gerçekten bu sektörün içinde olduğunu hissettiriyordu.
Yoğun bir şekilde çalışan insanların yanından süzülüp, kimseye engel olmamak için adımlarımı hızlandırdım. Derken, buraya kadarki kısımlardan tamamen farklı bir atmosfere sahip o yere ulaştım.
— Demek geliştirme departmanı burası.
Büyük ve uzun paravanlarla bölünmüş, ofisin en dip noktasında yer alan kısım. Geliştirme departmanının bölgesi tam olarak burasıydı.
Sıra dışı bir hava hakimdi. Masaları birbirinden ayırmak için sıradan paravanlar yerine neredeyse tamamen üzerinde karakterlerin çizili olduğu duvar afişleri kullanılmıştı. Yerde uyku tulumları seriliydi, sağdan soldan horultu ve nefes sesleri yükseliyordu. Bu kargaşanın içinde bile bazıları durumdan hiç etkilenmeden, sessizce kendi işlerine odaklanmış çalışıyordu.
'Şimdi araya girip rahatsız etmek de ayıp olur herhalde.'
Konsantrasyonlarını bozmaktan çekindiğim için tam seslenecekken duraksadım.
Ancak böyle beklersem kimseden ne iş yapacağıma dair bir talimat alamayacaktım.
— Şey, afedersiniz.
Kararımı verip hemen yanı başımda üç boyutlu arka plan çizen kişiye seslendim.
Ve tam o anda.
— Ih...!
Aniden sırtımda soğuk bir şey hissettim.
— Ellerini yavaşça kaldır. Bu bir silah.
Arkamdan buz gibi bir ses yankılandı.
Ne? Nasıl yani? Bu çağda terör eylemleri falan mı başlamıştı? Hayır, her şeyden önce Osaka'daki bir oyun şirketinde silahlı terör saldırısı yapıldığına dair hiçbir şey hatırlamıyordum.
Ben hafızamı çılgınca taramaya çalışırken, arkamdaki kişi konuşmaya devam etti.
— Bir seçim hakkın var. Ya şimdi teslim olursun ya da hayatın burada son bulur.
Böyle bir durumda seçim şansı falan olamazdı. Eğer dövüş sanatlarında dahi biri olsaydım, arkadaki silahı kapıp adamın kolunu arkaya kıvırabilirdim belki. Ama ne yazık ki geçmişte de gelecekte de böyle bir beceriye hiç sahip olmamıştım.
— T-Teslim oluyorum, teslim!
Kaderime boyun eğip teslim olduğumu söylediğim an başka bir ses duyuldu.
— Tamam tamam, bu kadar şaka yeter.
Bir sütunun arkasından, aniden önüme bir karaltı çıktı.
Kısa küt saçların çok yakıştığı, narin ve güzel biriydi. Bir an kadın mı diye düşündüm ama üzerindeki ceketle duruşu kesinlikle bir erkeğe aitti.
Önümdeki kişi acı acı gülümseyerek konuştu:
— Aşk olsun Horii-san, yeni gelen çocuğu çok korkuttun.
Bunun üzerine arkamdaki o acımasız ses, bir anda neşeli ve rahat bir tona büründü.
— Kusura bakma, kusura bakma. Yeni biri geleceğini duyunca heyecanımı tutamadım işte.
Şaşkınlıkla arkama döndüğümde karşımda onu gördüm.
— A, siz geçen günkü...
Mülakatta karşılaştığım, geliştirme departmanından o kişi gülümseyerek elini uzattı.
— Evet. Ben Geliştirme Müdürü Horii Kazuhisa. Tanıştığımıza memnun oldum Hashiba-kun.
Tokalaşırken, bu ani olay karşısında hâlâ şaşkınlığımı üzerimden atamamıştım.
Kısa bir selamlaşmanın ardından toplantı odasına geçtik.
— Yeni gelenler için bir kabul töreni... öyle mi?
— Aynen öyle. Çok eski zamanlardan beri bizim klasiğimizdir.
Succeed Soft'un geliştirme departmanı, aslen amatör oyun yapan bir gruptan kurulduğu için şakalara ve eğlenceye fazlasıyla önem veriyordu. Az önce bana yapılan şaka da bu geleneğin bir parçasıymış.
— Geçen sefer gelen kişiyi zombi makyajıyla karşılamıştık. Ama çocuk ağlamaya başlayınca dozajı biraz düşürdük tabii.
— Makyaj ne kadar gerçekçiydi acaba...
O kurban sayesinde ben bu kadarıyla kurtulmuştum demek.
— Horii-san şaka yapmayı çok sever. Ama dozunda bırakmazsa, o kadar uğraşıp bulduğumuz yarı zamanlı iş yapan çocukların hepsini kaçıracak.
— Haha, haklısın. Bu son olsun bari.
Az önceki o güzel gencin sözleri üzerine Horii-san, iyi niyetli bir gülümsemeyle başını kaşıdı.
— Sahi, siz kimdiniz?
— Ah, henüz tanıştırmadım değil mi? Tıpkı senin gibi burada yarı zamanlı iş için bize yardım eden Matsuhira Kou-kun.
Horii-san'ın tanıtmasıyla Matsuhira-san hafifçe eğilerek selam verdi.
— Demek Hashiba-kun sensin. Ben Matsuhira. Memnun oldum.
— Ben de memnun oldum. Kolay gelsin.
Ben eğilerek selam verince, Matsuhira-san da kibarca karşılık verdi.
— Kendisi yarı zamanlı çalışanların genel koordinasyonunu üstleniyor. Kafana takılan bir şey olursa önce Matsuhira-kun'a sorabilirsin.
Anladım diye onayladığımda, Matsuhira-san da tatlı bir tebessümle başını salladı.
— Hashiba-kun, sen üniversite üçüncü sınıftın değil mi?
— Evet. Peki siz, Matsuhira-san...?
— Ben dördüncü sınıftayım. Seneye mezun oluyorum zaten. Bu yüzden pek yapacak işim kalmadı.
Matsuhira-san'ın söylediğine göre, Succeed'deki bu yarı zamanlı işinde dördüncü yılıymış. Birinci sınıftan beri burada olduğuna göre tam bir kıdemliydi.
Şöyle bir bakınca, Matsuhira-san gerçekten de bir kadını andıran hatlara sahipti. Serin bir havası vardı ama gözleri o kadar yumuşak bakıyordu ki insanı soğukluğuyla germiyordu.
Kızlar arasında çok popüler olacağı kesin bir tipti. Klişeydi belki ama ilk izlenimim bu yöndeydi.
Horii-san bir şey hatırlamış gibi araya girdi:
— Sahi, sizin festivaldeki eserinizi gördüm. Gerçekten çok yaratıcı bir iş çıkarmışsınız. Yorumları kullanarak videoyu yönlendirmek, sistemi sonuna kadar kullanan harika bir hileydi.
Gerçi bu çağda olduğumuz için işe yaramıştı ama yine de ortaya güzel bir şey çıkarabildiğimiz için mutluydum.
— Teşekkür ederim. Ama hocamızın da dediği gibi, o yöntemle asla ana akım işleri geçemeyeceğimizin farkındaydım.
— Muhtemelen. Ben de eserin genel kalitesine bakınca birinciliğin Kuroda-kun'un hakkı olduğunu düşünmüştüm.
Horii-san bunu söylerken başıyla onayladı.
— Ama senin yaptığın işte harika bir fikir vardı. Sınırlı kaynakları kullanarak durumu tersine çevirme azmini gördüm. Oyun yapımında bu tarz bir düşünce yapısı hayati önem taşır.
— Öyle... mi gerçekten?
— Evet, bu yüzden o kadına rica edip sana ulaşmasını istedim. Deneyip yanılmaktan korkmayan birinin, geliştirme ekibine taze ve ilginç bir hava katabileceğini düşündüm.
O kadın dediği kişi muhtemelen Kano-sensei'ydi.
Horii-san ile Kano-sensei'nin nasıl bir ilişkisi vardı acaba? Eskiden birlikte oyun yapan dostlar olduklarını biliyordum ama aralarında çok güçlü bir güven bağı olduğu kesin gibiydi.
— Beni buraya çağırdığınız için çok mutluyum. Ama henüz hiçbir becerim yok, o yüzden...
Horii-san içtenlikle gülümsedi.
— Başlangıçta herkes öyledir. Zamanla alışırsın, merak etme.
— Peki, elimden geleni yapacağım.
"Gayret et, halledersin" tarzı bir baskıyla karşılaşmadığım için rahatlamıştım. Elbette motivasyonu yüksek tutmak önemliydi ama işe doğrudan "azim ve irade" edebiyatıyla başlandığında insanın bakış açısı değişiyordu.
'İyi kalpli insanlara denk geldiğim için şanslıyım.'
Hızla büyüyen bir oyun şirketi olduğu için içeride zor takip edilen, tuhaf tiplerin olmasından endişeleniyordum ama görünüşe göre bu korkum yersizdi.
"Hashiba-kun, yapımcı mı olmak istiyorsun?"
Tam rahat nefes almıştım ki Horii-san bu soruyu sordu.
"Ah, evet, hedefim bu."
Aniden sorulunca bir an bocaladım ama burada geçiştirici bir cevap vermenin anlamı yoktu. Bu yüzden net bir şekilde yanıtladım.
"Anlıyorum. Şimdiye kadar yaptıklarına bakılırsa bu çok doğal bir süreç. Başarılar dilerim."
"Teşekkür ederim."
"Fakat..."
Horii-san'ın o ana kadarki yumuşak ifadesi aniden ciddileşti.
"Şu an yapımcılık yapıyorum ama bu meslek hakkında ne hissettiğimi sorarsan, dürüst olmak gerekirse içimde hem sevgi hem de nefret barındırıyor. Bir yandan büyük bir tatmin ve başarı hissi verirken, diğer yandan son derece soğukkanlı kararlar almak zorunda kaldığın anlar çoktur."
Araya laf sokulabilecek bir hava yoktu.
Yapımcılık mesleği hakkında az çok bir şeyler biliyordum ama bizzat bu işi yapan birinin ağzından duymak kelimelere bambaşka bir ağırlık katıyordu.
"Bu yüzden, bu işi hedefleyen gençleri gördüğümde bir yanım çok seviniyor, diğer yanım ise 'yol yakınken dön' diye uyarmak istiyor. Duygularım yarı yarıya. Ama..."
Horii-san burada yüzünü tekrar yumuşattı.
"Kızdan... Kano-kun'dan duydum. Senin bu tür kararları alırken çekilen acıyı bilen biri olduğunu söyledi. Karar verirken vicdan azabı çekebilen, düşünebilen biriymişsin. Bu yüzden, aramıza hoş geldin."
Bu sözleri duymak beni çok mutlu etmişti. Horii-san'ın bunu söylemesi kadar, Kano Sensei'nin benim hakkımda böyle bir değerlendirme yapmış olması da içimi ısıtmıştı.
Eğilerek saygıyla selam verdim.
"Çok teşekkür ederim. Şey... Çok çalışıp güçlenmek istiyorum."
"Güçlenmek, evet, harika. Güçlü olmak hem kendine hem de başkalarına karşı kullanabileceğin en büyük silahtır."
Henüz yolun en başındaydım ama bu şirkette yapımcılığın ilk adımlarını öğrenebileceğim için kendimi çok şanslı hissediyordum.
'Ama kesinlikle kolay olmayacak...'
Az önce hissettiğim "iyi ki burası sert bir spor kulübü gibi değil" rahatlaması bir anda uçup gitmişti. Kendimi disipline sokup canımı dişime takarak çalışmazsam, burası insanı anında geride bırakan bir savaş alanıydı.
Bu adam, o nazik maskesinin ardında böyle ürkütücü bir yön barındırıyordu. Konuşmasından bunu sezmiştim.
"Bu arada, bugün bir kişinin daha gelmesi gerekiyordu. Hashiba-kun, senin bundan haberin var mıydı?"
Horii-san aniden bu soruyu yöneltti. Neden bahsettiği hakkında en ufak bir fikrim yoktu.
Succeed Soft olayını bilen tek kişi zaten Kano Sensei'ydi. Zaten bu işe girmemi sağlayan tek bağ da oydu. Eğer önceden bir şey söylenmiş olsaydı mutlaka hatırlardım.
"Haberim mi...? Hayır, hiçbir şey duymadım."
Dürüstçe cevap verdim.
"Garip. Seninle birlikte sinema bölümünden iki kişi mülakata girip kabul edilmişti. Gerçekten hiçbir şey duymadın mı?"
İki kişi mi? Benim dışımda birinin daha mülakata girip kabul edildiğini hiç bilmiyordum.
"İlk defa duyuyorum, peki o kim..."
Kim olduğunu sormak üzereydim ki,
"Ç-Çok geciktimmm!"
Toplantı odasının kapısı gürültüyle açıldı ve nefes nefese bir kız içeri daldı.
Omuzlarına dökülen açık kahverengi saçları hareketli bir şekilde dışa doğru dalgalanıyordu. Sırt çantasına bağladığı fular ve üzerindeki turuncu sweatshirt gözümün önünde adeta parıldıyordu.
Herkesin şaşkın bakışları arasında, kız derin nefesler alarak göğsünü yumrukladı. Ardından aniden dikleşip, sanki ikiye bölünecekmiş gibi sertçe öne eğilerek selam verdi.
"Çok ama çok özür dilerim! Yarı zamanlı işimin ilk gününden geç kalmak... Ben Takenaka, utancımdan yerin dibine girdim!"
Kullandığı dil biraz eski kafalı, hatta demode sayılabilirdi ama tavrı tam bir spor kulübü üyesi gibi askeri nizamdaydı.
Herkes donup kalmışken, kız başını hızla kaldırdı. Gözleriyle etrafı taradı ve ardından bakışları beni buldu.
"Ah..."
Bir şeyi fark etmiş gibi bir yüz ifadesiyle hemen telefonunu kurcalamaya başladı.
Muhtemelen bir fotoğrafa bakıyordu. Telefon ekranı ile benim yüzüm arasında birkaç kez göz mekini dokuduktan sonra bağırdı:
"H-Hashiba Sensei! Ta kendisi! Hiç şüphe yok!"
"Ha? B-Ben mi?"
Birden adımı sonuna "Sensei" ekleyerek söyleyince şaşırdım. Kız, adeta arkasından ses efektleri çıkarcasına sert adımlarla üzerime doğru yürüdü.
"Sonunda karşılaşabildik! Sizinle tanışmayı o kadar çok istiyordum ki, Hashiba Sensei!"
Ellerimi iki eliyle sıkıca kavradı.
"Bendeniz aciz Takenaka, bugünden itibaren yardım ve desteklerinizi bekliyor!"
Gözlerinin içi parlayarak doğrudan bana bakıyor, bu tuhaf selamlamayı yapıyordu.
"Şey, ııı... Şey, yani..."
Tek başıma olacağımı sandığım bu yarı zamanlı işte sadece iki kişi olmamız yetmiyormuş gibi, üstüne bir de tanımadığım bu kız beni bir yerlerden tanıyordu.
Durum o kadar karmaşık bir hal almıştı ki mantıklı bir cevap vermem imkansızdı.
Lafa nereden girsem, ne sorsam diye düşünürken beynim tamamen hata vermişti. Odada derin bir sessizlik oluştu.
Kimse yardımıma koşmadığı için kıvranırken, Horii-san acı acı gülümseyerek araya girdi.
"Şey, bu kız... Takenaka-san. Hashiba-kun, anlaşılan gerçekten de... haberin yokmuş."
"Tek bir kelime bile duymadım."
Sadece şaşkınlık içinde başımı iki yana sallayabildim.
"Nasıl yani! Kano Sensei, Hashiba Sensei'ye hiçbir şey söylemedi mi?!"
"Ş-Şey, evet. Ayrıca şu 'Hashiba Sensei' hitabı da nereden çıkıyor?"
"O da laf mı? Saygı duyduğum bir öğretmen olduğunuz için tabii ki Hashiba Sensei diyeceğim!"
Tanışma faslını bitirdikten sonra, şimdilik bir şeyler yiyelim diyerek şirketin hemen yakınındaki bir kafeye geçmiştik.
Ben ve Mohei-san sadece basit birer hamburger ve içecek sipariş ederken, Takenaka-san menüye bakar bakmaz büyük boy bir menünün yanına iki tane de tek hamburger ekletmişti. Spor kulübündeki erkek öğrenciler gibi sipariş vermesi hepimizi hayretler içinde bıraktı.
Takenaka... Yani Takenaka Rio.
Ancak isminin kanjileri ilk bakışta kolay okunmadığı için, e-postalarda veya notlarda adını hep katakana ile yazmayı tercih ediyormuş.
Sinema bölümüne bu yıl başlamış birinci sınıf öğrencisiydi. Derslere yeni yeni girdiği için tavırları ve enerjisi hâlâ tam bir lise öğrencisi gibiydi.
"Yine de Takenaka-san çok enerjikmiş. Bir an ortaokul öğrencisi falan sandım," dedi Mohei-san keyifle.
"Aşk olsun! Ben 18 yaşında reşit bir kızım! Şaşırtıcı gelebilir ama gayet de hanım hanımcık biriyimdir!"
Elindeki hamburgeri ısırırken bir yandan da sitemle karşılık verdi.
"Şey, konuya dönecek olursak..."
"Ah, bağışlayın! Konudan konuya atlayıp her yöne savrulmak gibi kötü bir huyum vardır. Ne soracaktınız?"
Kelimeleri biraz yanlış kullanıyor gibiydi ama şimdilik bunu görmezden geldim.
"Az önce beni tanıdığını söylemiştin ya, beni nereden biliyorsun?"
Aşırı derecede merak ettiğim o konuyu sonunda soracak aşamaya gelmiştim. Buraya gelene kadar konuşmanın temposunu neredeyse tamamen o belirlediği için bir türlü bu konuya girmeyi başaramamıştım.
Zaten ilk kez karşılaştığım bir kızın adımı ve yüzümü biliyor olması, şüpheli bir pazarlama veya tarikat daveti dışında aklıma başka hiçbir şey getirmiyordu. "Acaba öyle bir şey mi?" diye içten içe kıvranıp dururken,
Sorum üzerine kızın yüzü aniden aydınlandı.
"Doğru ya! İlk önce bunu söylemem gerekiyordu!"
Aniden ayağa kalktı ve yine iki eliyle ellerime sıkıca sarıldı.
"Ee, hey, bir dakika!"
"Ben gerçekten Hashiba-sensei'ye büyük saygı duyuyorum! Bu yüzden sizinle burada karşılaştığım için heyecandan deliriyorum şu an!"
Ne?
Saygı duymak mı? Ne alakası vardı?
"Şey, ben... Takenaka-san'la daha önce karşılaşmış mıydık?"
"Hayır! Az önce ilk kez karşılaştık! Ama Takenaka, sensei'yi muhtemelen dünyada en iyi tanıyan ilk otuz kişiden biridir!"
Hafifçe alçakgönüllü davranmasını bir kenara bırakırsak, bu ne demekti şimdi?
"Sensei, siz bağımsız oyunlar yapıyordunuz, değil mi?"
"E-Evet, doğru, yapıyordum ama..."
"Üstelik geçen yıl Nico Nico Douga'da harika bir video paylaşmıştınız!"
"E-Evet, paylaşmıştım... İyi ama her ikisinin de ben olduğumu nereden biliyorsun?!"
Farklı isimler kullanmış olmama rağmen bunu nasıl çözebilmişti?
"Forumlarda ikisinin aynı kişi olduğuna dair söylentiler dolaşıyordu! Bunu duyunca hemen derinlemesine bir araştırma yaptım!"
"Demek öyle..."
Aslında Nanako'nun şarkısı ya da Shinoaki'nin çizimleri gibi, araştırmak isteyen birinin bağ kurabileceği noktalar vardı ama yine de bunları birleştirebilmiş olması büyük işti.
"Sonra bu işleri organize eden kişinin bizim üniversitede olduğunu duyunca, geleceğimi planlayıp sınava girdim ve nisan ayından beri sinema bölümündeyim! Hemen ardından Kanou-sensei'ye her şeyi sorup yalvar yakar oldum ve bana Succeed'deki bu yarı zamanlı işi ayarlamasını sağladım!"
Bugün nihayet benimle tanışacağı için heyecandan gözüne uyku girmemiş, bu yüzden de işe geç kalmıştı.
"Hashiba-sensei ile aynı yerde yarı zamanlı çalışabilmek rüya gibi. Bu yüzden, tekrardan tanıştığımıza memnun oldum!"
—İnanılmaz bir hikayeydi.
Ben de hayranı olduğum Platin Nesil tasarımcılarının peşinden buraya gelmiş biri olarak, onun ne hissettiğini çok iyi anlıyordum.
İnsan genelde çizim, yazı veya müzik gibi somut ürünler ortaya koyan kişilere hayran olur ve onlara ulaşacak yolları daha kolay bulurdu.
Fakat o, daha en başından sadece işleri organize eden, "toparlayıcı" konumundaki beni gözüne kestirmiş ve doğrudan buraya gelmişti. Sosyal medya kullanmamama ve kendimi öne çıkarmamama rağmen bunu başarmıştı.
'Sıradışı bir kız.'
Freni patlamış bir araba gibi kontrolsüz bir enerjisi vardı ama birinin bana böyle hayranlık duyması da kötü hissettirmiyor değildi.
"Ama şey, şimdilik bana 'sensei' demeyi bıraksan olmaz mı?"
"Aaa, neden ki? Takenaka için siz kesinlikle bir sensei'siniz, bu yüzden bundan sonra da size böyle seslenmek istiyorum!"
'Anlaşıldı, beni dinlemeye hiç niyeti yok ya da bu konuda kararı kesin.'
Sanat üniversiteleri, daha önce de defalarca söylediğim gibi tuhaf insanların toplandığı yerlerdi. Bu tuhaf insanlar sadece sıra dışı olmakla kalmaz, aynı zamanda son derece inatçı olurlardı.
Muhtemelen o da bu güruha dahildi. Bu durumda itiraz etmek sadece zaman kaybı olurdu, belki de onu ikna etmek için daha güçlü argümanlar hazırlamalıydım.
Görünüşe göre beni oldukça yorucu bir başlangıç bekliyordu.
"Sizi izlerken imrenmeden edemiyorum. Üniversite öğrencisi olmak gerçekten güzel bir şey."
Bizim bu atışmamızı, daha doğrusu orta oyunumuzu izleyen Mohei-san keyifle gülümsüyordu.
"Ç-Çok özür dilerim! Takenaka biraz çizgiyi aştı! Mohei-san'ı görmezden gelip çene çaldığım için çok üzgünüm!"
Takenaka-san hemen ellerimi bıraktı ve az önceki hareketinin aynısını tekrarlayarak derin bir reverans yaptı.
"Sorun değil, madem aynı yerde işe başladınız, ileride birlikte çalışırken birbirinizi daha iyi anlamak için güzelce konuşup anlaşın."
"Vay canına! Harika bir tavsiye, çok teşekkürler!"
Mohei-san durumun büyümesini engellemek için kibarca araya girmişti ama kızın konuşup anlaşmaya pek niyeti olup olmadığı şüpheliydi.
"Kusura bakmayın, bir anda ikimiz de fazla heyecanlandık."
Tamamen onun sürüklediği rüzgara kapılmıştım ama yine de özür diledim.
"Önemli değil, hayran olduğun biriyle karşılaşmak harika bir duygudur."
Mohei-san bu durumdan hiç de rahatsız görünmüyordu.
'Benden sadece bir dönem üstte olmasına rağmen ne kadar da olgun davranıyor.'
Bizim fotoğrafçılık bölümündeki o yüksek lisans öğrencisi şu an buralarda bir yerde muhtemelen hapşırıyordu. Gerçi o adam da yerine göre oldukça olgun davranabiliyordu.
"Hadi, artık içeri dönelim de size geliştirme departmanını gezdireyim ve işlerinizi anlatayım. Horii-san da hazırlıkları tamamlamıştır."
"P-Peki."
Hemen ayağa kalkıp Mohei-san'ın arkasından yürümeye başladık.
Geliştirme departmanına döndüğümüzde bize hemen kendi masalarımız gösterildi.
Tabii ki kadrolu çalışanlarla aynı alanda değildik; ortak kullanım alanında küçük bir raf ve dizüstü bilgisayardan ibaret mütevazı bir yerdi.
Yine de hayalimdeki oyun şirketinde kendime ait bir yerimin olması beni fazlasıyla duygulandırmıştı. Eski şirketimde de bir masam vardı ama verilen ekipmanlar arasında dağlar kadar fark vardı.
'Kırık sandalyeyi koli bandıyla tamir ettiğimiz günler resmen yalan gibi.'
Buradaki sandalyeler dünyaca ünlü yabancı bir markanın son derece kaliteli ürünleriydi.
Geliştirme departmanı dışındaki katlara girmemizin yasak olduğu söylendi ama departman içinde özgürce hareket edebileceğimiz belirtildi. Tabii ki şirket sırrı niteliğindeki verileri dışarı çıkarmak kesinlikle yasaktı, fakat bu kural işe alım sürecinde zaten sıkı sıkıya tembihlendiği için şaşılacak bir durum değildi.
Yarından itibaren mesaimiz resmen başlıyordu. Muhtemelen ilk başlarda hata ayıklama ve ayak işleriyle uğraşacaktık ama zamanla geliştirme sürecine de dahil olabileceğimiz söylenmişti, bu yüzden oldukça heyecanlıydım.
O günkü işimiz, geliştirme ekibiyle tanışmak ve masalarımızı düzenlemekle sınırlı kaldı. Çıkış kartını basıp gitmeye hazırlanırken Mohei-san'ın hâlâ çalıştığını fark edip yanına gittim.
"Mohei-san, siz daha çıkmıyor musunuz?"
Acı acı gülümsedi.
"Evet, hâlâ bitirmem gereken işler var. Bugün mesaiye kalacağım galiba."
"Anladım..."
Aynı yarı zamanlı işte olsak da onun yaptığı işlerin seviyesi bizimkinden tamamen farklı görünüyordu.
"O zaman bize müsaade."
"Kolay gelsin!"
Takenaka-san'la birlikte eğilerek selam verdik ve tatlı bir heyecanla geçen ilk günümüzü tamamladık.
İş çıkışı trafiğine kalacağımızı düşünmüştüm ama şirketten biraz erken ayrıldığımız için dönüş yolunda Takenaka-san'la yan yana oturma fırsatı bulduk. O da üniversite yakınlarında bir ev kiraladığı için bundan sonra işe gidip gelirken sık sık karşılaşacaktık.
Kendi aramıza bindikten sonra on dakika, Abenobashi'den en yakın istasyona kadar ise otuz dakika sürdü. Her seferinde düşünmeden edemiyordum; üniversite şehir merkezine gerçekten çok uzaktı. Belki de ileride başka bir yere taşınmayı düşünmeliydim.
"Öğğ... İnanılmaz uykum geldi ya~"
Yanımda durmadan uyuklayan Takenaka-san, kocaman bir esnemeyle birlikte bunu söyledi.
"Uykulu görünüyorsun. İstersen istasyona varınca seni uyandırırım, uyu biraz."
Takenaka-san, "Çok teşekkür ederim!" diye neşeyle cevap verirken bir yandan da sordu:
"Sizin uykunuz yok mu Sensei?"
"Benim... pek yok gibi. Daha çok heyecanım ağır basıyordu."
"Heyecan mı?"
"Evet. Ne de olsa her zaman hayalini kurduğum bir şirketti, yani bu sektör..."
Oyun şirketi. Üstelik yamalı bohça gibi ayakta duran eski çalıştığım yer değil, hayallerin bir araya geldiği bir geliştirici. Dahası, oradaki insanlar da o kadar seçkin ki, insan içtenlikle onlarla birlikte bir şeyler üretmek istiyor.
Yarı zamanlı iş de olsa, oraya adım atmama izin verilen noktaya gelmiştim. Doğal olarak bu çok heyecan vericiydi ve bugün gün boyu sinirlerim yay gibi gergindi.
"Bu yüzden yorgunluk hissetmedim, uykum da gelmedi. Gerçi eve gidince yorgunluk bir anda çökecektir."
Takenaka-san sözlerime, "Demek öyle oluyor" diyerek kafa salladı.
"Kendi adıma konuşursam, elbette adını çok iyi bildiğim, harika bir şirket olduğunu düşünüyordum ama o kadar da heyecanlanmadım."
"Bu... harika bir şey. Hiç çekinmemişsin demektir."
Aşırı heyecanlanıp hiçbir şey yapamamaktansa, onun gibi rahat bir duyguyla kalabilmek daha iyiydi sanki.
"Ben pek hayatı falan bilmiyorum ya. Hem ondan ziyade, asıl mesele o değil!"
"O ne?"
"Baksanıza, benim için Succeed'den ziyade Sensei ile tanışabilmiş olmak çok daha heyecan vericiydi!"
Gözlerini parıldatarak doğrudan bana baktı.
"Şey, Takenaka-san."
"Evet, buyurun Sensei."
"Şimdilik hani birlikte çalışmaya devam etme teklifi aldık ya, o yüzden artık bana Sensei demeyi bıraks... Ne!"
Sadece bu utanç verici unvanı bırakmasını istemiştim ama Takenaka-san'ın aniden gözleri doldu ve üzgün bir yüz ifadesine büründü.
"Nasıl yani, olmaz mı? Ben size Sensei demek dışında başka bir hitap düşünmemiştim ki."
...Bari başka bir seçenek de düşünmüş olsaydın.
"Hayır, yani normal bir şekilde Hashiba-san veya Senpai diyebilirsin işte."
"Eee... Ama öyle olunca çok sıradan bir hitap olmuyor mu?"
"Sıradan olması gayet iyi bence..."
"Anladım. O zaman en azından başka bir hitap düşüneyim. Otuz saniyede karar vereceğim, biraz bekler misiniz?"
"Şey, peki."
Bunda nasıl bir özel anlam aradığını bilmiyordum ama Sensei demeyi bırakacaksa kabul edebilirdim.
Takenaka-san otuz saniye boyunca kollarını kavuşturup harıl harıl düşünerek sesler çıkardı ve sonunda:
"Tamam, karar verdim! Paisen olsun!"
"Ha, naa-ıl?"
"Ne güzel işte! Senpai'ye kıyasla biraz daha samimi ve aynı zamanda özel bir havası var. Lütfen böyle olsun, Paisen!"
"Paisen, demek... Bilmem ki."
Sensei'likten Paisen'liğe terfi etmiştik. Eskiden bir komedi şovunda böyle bir şaka vardı sanki, Paisen diye. Seslendirmenlerin de birbirine böyle seslendiğini hatırlıyordum.
"Peki, madem öyle istiyorsun, olsun bakalım."
"Yaşasın! O zaman şimdiden size Paisen diyeceğim! Bundan sonra soracağım çok şey olacak, şimdiden hazırlıklı olun Paisen!"
"Y-yani, cevaplayabileceğim şeylerse olur, evet."
Israrına boyun eğerek kafa salladığımda Takenaka-san yumruğunu havaya kaldırıp zafer pozu verdi.
(Demek böyle şeyler de oluyormuş... Yine de...)
Şimdiye kadar yaptığım işleri takdir edenler sadece kendi çevremdeki insanlardı. Yapımcılık ve mutfak arkası işler zaten doğası gereği böyleydi.
Son zamanlarda bu tür meslekleri öne çıkaran içerikler üretilse de, burası özünde spot ışıklarının dışında kalan bir yerdi. Sahnede yer alıp el üstünde tutulmak olacak iş değildi.
Fakat karşımda, ortaya çıkan işleri takip edip sonunda işin kaynağına kadar ulaşan bir kız duruyordu. Bu bana özgüven veriyordu ve dürüst olmak gerekirse mutlu ediyordu.
(Daha doğrusu...)
Göz ucuyla yan profil süzdüm.
İlk karşılaşmamızın etkisi o kadar büyüktü ki, dış görünüşüne dikkat etmeyi ertelemiştim. Şimdi bakınca, bunu ertelediğim için kendimi suçlu hissedeceğim kadar sevimli bir kızdı.
Benim diğer Kouhai'm olan Saikawa'nın aksine, enerjik ve havalı tarzıyla doğrudan çekiciliğini ortaya koyan, popüler tipte bir kızdı.
Böyle bir kızın bana hayran olduğunu, benimle tanıştığı için mutlu olduğunu söylemesi karşısında sevinmemek elde değildi. Ne de olsa ben, otuzuna merdiven dayamış, çökmüş bir...
(H-hayır, olmaz. Sakin olmalıyım.)
Doğrudan karşıya bakıp kalbimi yatıştırdım. O sadece benim ortaya koyduğum ürüne hayrandı, şahsıma karşı özel bir şey hissettiği yoktu.
Ayrıca henüz yolun çok başındaydım. Daha geçen gün yapımcı olmayı hedefleyeceğime, herkese biraz daha yaklaşacağıma dair kendi kendime söz vermişken, saniyeler içinde böyle gevşemem çok zavallıcaydı.
Burada kendimi dik tutmalı ve düzgünce...
"A-ah?"
Omuz başımda sıcak bir şey hissettim. Ne olduğunu anlamak için başımı çevirdiğim an, durumu kavrayıp donakaldım.
"Öğğ, Paisen, kusura bakmayın... Gerçekten çok uykum geldi, istasyona kadar omzunuzu ödünç alabilir miyim..."
Bunu söyledikten sonra, tamamen savunmasız bir yüz ifadesiyle kendini omuzlarıma bıraktı ve mışıl mışıl uyumaya başladı.
(S-sakin ol, sakin ol...!)
Omuz başımda hissettiğim nefesi ve hafif sıcaklığıyla başım dönerken, karanlık tren camına tıpkı bir keşiş gibi ifadesizce bakmaya devam ettim.
Böylece yarı zamanlı işe başladığım ilk gece sona erdi.
Paylaşımlı evdeki herkese iş detaylarını anlatmayı düşündüğüm ertesi sabah, kahvaltı masasında açılan ilk konu:
"Ya, dinle beni Kyoya!"
Tsurayuki'nin feryadı oldu.
"Ben var ya, yazdığım metinlere gerçekten güveniyordum. Okunması kolay, derinliği olan ve aynı zamanda akıcı bir tarzım olduğunu düşünüyordum. Nasıl desem? İlk seferde yüz tam puan alamasam da fena sayılmam diye düşünüyordum, anlıyorsun değil mi?"
"E-evet, elbette anlıyorum."
"Teşekkürler! Ya, zaten beni bir tek sen anlarsın Kyoya. Evet, senin gibi beni anlayan insanlarla bir şeyler üretmek istiyorum..."
"Öyle diyorsun ama zamanında bir kere kaçıp gitmiştin."
"Kessene sesini! Sonuçta geri döndüm ya, o yeter! Ondan ziyade, size göstermek istediğim bir şey var!"
Nanako'nun laf sokmasına hemen laf yetiştiren Tsurayuki, zarftan bir deste kağıt çıkardı.
"Bu ne?"
"Teslim ettiğim ilk taslağa, yani ilk metne, sorumlu editörün kırmızı kalemle girdiği düzeltmeler bunlar."
Geri bildirim dedikleri şey buydu demek.
Light Novel taslaklarında iş elbette ilk yazımda bitmezdi. Tabii aralarında ilk taslakta bile inanılmaz bir mükemmelliğe ulaşan dahiler vardı ama çoğunlukla ikinci, üçüncü taslak derken tamamlanana kadar defalarca revizyondan geçerdi.
Bu yüzden ilk aşamada büyük düzeltmelerin gelmesi şaşılacak bir durum değildi. Hatta birçok eserin sürecinin en başından beri buna göre planlandığını duymuşsam da...
"Yani, bir sürü kırmızı kalem darbesi mi yedin?"
Tsurayuki sessizce başıyla onaylayıp saçlarını karıştırdı.
"Ahhh, aynen öyle! Cümle kurma tarzımdan diyaloglara, sahnelerin yerinden içeriğine kadar her yer kıpkırmızı geri geldi! Adamın kendine güveni falan kalmıyor kardeşim, baksana şuna!"
"Aaa..."
Demek mesele buydu.
"Yani, düzeltmek istemediğimden falan değil. Tabii ki düzeltilmesi gereken yerleri düzelteceğim, profesyonel seviyeye ulaşmayan kısımları adamakıllı elden geçireceğim. Ama ne bileyim... Yazış şekli insanı kırıyor be."
Nanako kağıt destesini eline alıp sayfaları hızlıca çevirirken "Iyyy," diye bir ses çıkardı.
"Ay, buradaki not çok korkunç."
"Ne yazıyor?"
Nanako eliyle o kısmı gösterdi.
"Sayfanın tamamına kocaman bir çarpı atılmış ve sadece 'Lütfen bir kez daha dikkatlice okuyun' yazılmış..."
"Ooo, bu harbiden sertmiş."
En azından somut bir düzeltme talimatı yazsa neyse ama "Burası komple olmamış, baştan oku" denmesi insanın gururunu kesinlikle paramparça ederdi.
"Sorma, orası da ağırdı ama son bölümlere doğru 'Şimdilik buraları okumuyorum, önce ilk yarıyı bir halledin' yazmışlar."
"Öğğ... Benim bile mideme ağrılar girdi resmen."
Tsurayuki'nin omuzları çökmüştü.
İçler acısı denecek kadar morali bozulmuştu.
Herkesin üzerine karamsarlık çökerken, Shinoaki endişeli gözlerle Tsurayuki'ye bakıyordu.
"Shinoaki, bu arada sen ne düşünüyorsun? Hiç sesin çıkmadı."
"Ah, şey... Aynı Light Novel işi olmasına rağmen, süreçlerin ne kadar farklı olduğunu düşünüyordum."
Shinoaki her zamanki gibi yüzünde tatlı bir tebessümle cevap verdi.
"Nasıl yani, Shinoaki? Sizin orada kırmızı kalem düzeltmeleri böyle olmuyor mu?"
"Evet, bazen düzeltmemi istedikleri şeyler oluyor ama genelde ufak tefek şeyler. Çoğunlukla 'Çok güzel olmuş' diyerek beni överler~"
"Y-Yaaa... Ne güzelmiş senin adına, Shinoaki."
Tsurayuki umutsuzluk içinde kafasını ellerinin arasına aldı.
"Kyoya, ben artık... Galiba yapamayacağım. Buraya kadar çabaladım ama benden bir yol olmaz."
"Toparlan hemen. Seni bu kadar detaylı okuyup incelediyse, karşında inanılmaz istekli bir editör var demektir. Hatta şanslısın bile diyebilirim."
Önceki iş yerimde, daha önce Light Novel yazmış bir senaryo yazarıyla konuşma fırsatım olmuştu.
Onun anlattığına göre, sadece kibarca övüp hiçbir düzeltme talimatı vermeyen editörler de varmış. Öyle birine denk gelindiğinde, tüm sorumluluk yazara kaldığı için işler çok daha zorlaşırmış.
Kuşkusuz, dışarıdan bakıldığında çok fazla kırmızı kalem kullanan bir editörle çalışmak zor görünebilirdi. Ancak bu şekilde kaliteyi artırmak, bir yazar olarak değerini kesinlikle yükseltirdi. Uzun vadede, olağanüstü bir dahi olmadığın sürece böylesi çok daha iyiydi.
"Bu yüzden, ne kadar zor olursa olsun şimdi dişini sıkmalısın. Eminim editörün de senin bu kaliteleri aşabilecek bir yazar olup olmadığını görmek istiyordur."
"Ö-Öyle mi dersin...?"
Tsurayuki nihayet kendini toparlamış gibi görünüyordu.
"P-Pekala, o zaman biraz daha gayret edeyim. Haklısın Kyoya, yeni gelen ödülün verdiği o rehaveti üzerimden atmam için bir uyarı olduğunu düşünürsem, motivasyonum yerine geliyor."
"Aynen öyle, 'Asla pes etmeyeceğim' kafasıyla gidersen kesinlikle başarırsın."
"Tamamdır, yapacağım... Kesinlikle kazanacağım, harika bir iş ortaya koyup ona kendimi kanıtlayacağım!"
Tsurayuki'nin gözlerindeki o hırslı ışık sonunda geri dönmüştü.
Böyle arkadaşlarına içini döküp dert yandığı sürece durum henüz hafif atlatılıyor demekti. Asıl tehlike, kimseye bir şey demeden içine attığı zaman baş gösterirdi; tıpkı o eski olaydaki gibi.
İç çeker Bir daha asla öyle bir şey yaşamak istemiyorum.
Kendimin de, diğerlerinin de birbirine bağımlı olmadan önlerine bakabilmesi gerekiyordu. Eğer bunu başarabilirsek, o üzücü olaylar bir daha tekrarlanmazdı.
"Ah, bu arada Kyoya."
Nanako konuyu değiştirmek istercesine araya girdi.
"Ortak çalışma konusu hakkında seninle biraz konuşmak istiyordum."
"Ha? Ama ona çoktan cevap vermemiş miydin?"
Bu bahar döneminden beri Nanako'ya Nico Nico Douga üzerinden sürekli ortak çalışma teklifleri geliyordu. Daha geçen gün bu konuyu danışmıştı, ben de kendi fikrimi söyleyip nasıl cevap yazması gerektiği konusunda tavsiye vermiştim.
O yüzden yine aynı mesele sandım ama,
"Hayır, o değil. Çok daha başka bir yerden teklif geldi."
"Hemen yenisi mi geldi? Harika valla."
Nanako artık iyiden iyiye popüler bir şarkıcı olmaya başlamıştı. Teklifler bu kadar aralıksız geliyorsa, yavaş yavaş seçici davranmaya başlasa iyi olur diye düşünüyordum.
"Gajiberi-P diye biri."
"Ha, Gajibe..."
Nanako'nun söylediği ismi zihnimde tekrarladım ve hemen ardından gayriihtiyari çığlığı bastım.
"Neee?! Gajiberi-P mi?!"
"Ne, ne oldu? Evet, o... Bir sorun mu var?"
Nanako ve diğer ikisi, verdiğim bu tepki karşısında şaşkına dönmüştü.
Nasıl şaşırmayayım ki... O adam on yıl sonra ortalığı kasıp kavuracak biriydi.
Aslında Nico Nico'da Vocaloid şarkıları yükleyen biriydi ancak dikkatini çektiği bir plak şirketi ondan bir idol grubunun prodüktörlüğünü yapmasını isteyecek, o andan itibaren de şarkıları bir anda patlama yapacaktı.
Benim geldiğim gelecekte, yıl sonundaki o büyük müzik festivaline katılacağına dair söylentiler çoktan yayılmıştı.
N@NA da büyük bir yıldızdı ama Gajiberi-P, Nico Nico çıkışlılar arasında onunla aynı seviyede, hatta daha da karizmatik bir figürdü.
Tabii şu an henüz o kadar büyük bir isim olmayabilirdi.
Vocaloid şarkılarının üst üste bir milyon izlenmeyi aşmaya başladığı dönem, yanılmıyorsam 2008'in sonlarına doğruydu. O zamana kadar, tabiri caizse kendi halinde, pek de göze çarpmayan bir çizgide ilerliyordu.
Bu yüzden çocukların benim bu şaşkınlığıma anlam verememesi çok doğaldı.
"Yok, şey... Gajiberi-P çok iyi şarkılar yapıyor da. İsmini oradan hatırlıyorum."
"A, öyle mi? Ben pek anlamadığım için kim olduğunu çıkaramadım."
...Demek şu anki bilinirliği henüz bu seviyedeydi.
"Ama eğer senin için çok zor olmayacaksa, bu ortak çalışmayı kabul etmelisin bence. İleride sana kesinlikle çok büyük kapılar açacaktır."
"Hmm, anladım."
Nanako hala tam ikna olmamış gibi kafasını yana eğdi ama çok geçmeden,
"Madem sen tavsiye ediyorsun, bir şansımı deneyeyim o zaman." diyerek olumlu karar verdi.
"Ama son kararı yine kendin vermelisin. 'O öyle dedi' diye hareket edersen olmaz."
"Anlaşıııldııı, şarkıyı iyice bir dinleyeyim de önce, ona göre karar veririm."
Tam olarak bu işte. Bana fazla bağımlı hale gelirse ileride işler sarpa sarabilir. Tavsiyelerimi belli bir sınırda tutmalıyım, yoksa kızın kendi iradesini elinden almış olurum.
"Sanki herkes bir şekilde kendi yolunu çiziyor, çabalıyor gibi, değil mi?"
Shinoaki tatlı bir tebessümle bana döndü.
"Evet. Sanırım verdiğimiz emeklerin karşılığını almaya başlıyoruz."
Şimdi sıra bende. Onlara öncülük edebilmek için çok daha güçlü olmam gerek.
'Söylemesi kolay tabii, bakalım başarabilecek miyim...'
Succeed'de edindiğim tecrübelerin işe yarayıp yaramayacağı da tamamen benim çabama bağlı.
Kahvaltı bittiğinde herkes her zamanki gibi kendi işinin başına döndü. Benimse öğleden sonra yarı zamanlı işim vardı. Biraz erken de olsa hazırlanıp evden çıktım.
Nehir kenarındaki yürüyüş yolundan tren istasyonuna doğru ilerlerken telefonum çaldı.
Ekranda "Kawasegawa" yazıyordu.
Bir şey mi oldu acaba diyerek açtım.
"Efendim, bir şey mi oldu?"
Karşı taraftan beklenmedik derecede soğuk bir ses geldi.
"Seni aramam için illa bir şey mi olması gerekiyor?"
Elinde olmadan kıkırdadım.
"Hey! Ne gülüyorsun?"
"Pardon, pardon. Eee, ne diyecektim?"
Kawasegawa zaten teknolojiyle pek arası olmayan biriydi. Beni arıyorsa mutlaka önemli bir sebebi olurdu.
Ancak ortak projemiz bittikten ve her birimiz kendi yolumuza koyulduktan sonra, bir gün durup dururken beni aramıştı.
O zaman da doğal olarak ona şöyle demiştim:
'Efendim Kawasegawa, bir şey mi oldu?'
O da derin bir iç çekip şöyle karşılık vermişti:
'Bir şey olmadan arayamaz mıyım yani?'
O günden beri Kawasegawa, ortada hiçbir sebep yokken bile sırf laf olsun diye zaman zaman böyle aramayı alışkanlık edinmişti.
"İyi birisin falan ama bazen gerçekten çok sinir bozucu oluyorsun."
"Aha... Şey, pek haksız sayılmazsın galiba."
Yani, onun bu tepkilerini izlemekten keyif aldığıma göre pek de sütten çıkmış ak kaşık sayılmazdım hani.
"Her neyse, asıl konuya gelelim."
Kawasegawa'nın bahsettiği şey, şu an çalıştığı yarı zamanlı işiyle ilgili bir danışma konusuydu.
Daha önce de söylediğim gibi, bir film yapım şirketinde yönetmen yardımcısı olarak yarı zamanlı çalışıyordu. Ve orada onu oldukça şaşırtan bazı şeylerle karşılaşmıştı.
"Okulda öğrendiklerimizin gerçek dünyada beş para etmediğini anladım."
Sahaya indiğinde, terimleri veya teoriyi ne kadar iyi bilirsen bil, bunların sektördeki uygulamaları her stüdyoda farklılık gösteriyordu. Yani okuldaki bilgin sana hiçbir avantaj sağlamıyordu.
"Derslerde gördüğümüz şeyler olduğu için işleri kolayca kavrarım sanıyordum ama... Çok safmışım. Her şeye en baştan başlamam gerekecek."
"Anlıyorum... Zor bir durum."
"Yani, yeni şeyler öğrenmek keyifli aslında, o kısım sorun değil. Asıl vahim olan ortamın havası."
"Ortamın havası mı? Çok mu kötü?"
Kawasegawa yine derin bir iç çekti.
"Evet. Şirketin şu anki halini düşününce kaçınılmaz bir durum tabii."
Çalıştığı şirket, normalde sinemalarda gösterilecek kalitede filmler üretebilecek potansiyele sahipti.
Fakat Japon sinema sektörü derin bir krizden geçerken, sürekli o kalitede projeler üretmeleri imkansızdı. Bu yüzden talebin devam ettiği reklam filmleri gibi işlere yönelmişlerdi. Ne var ki, sırf film çekmek amacıyla şirkete girmiş olan personel bu durumdan duyduğu hoşnutsuzluğu açıkça dışa vurmaya başlamıştı.
"Nasıl hissettiklerini anlıyorum ama bunu ortalıkta bu kadar belli etmeleri hoş değil tabii."
"Kesinlikle. Bu yüzden kıdemli olmayan çalışanların moralı iyice bozuldu."
Kawasegawa ile aynı dönemde işe başlayan üç kişiden ikisi istifa etmişti bile.
"Senin de mi moralin bozuk bu yüzden?"
Gidişata bakılırsa öyle olabileceğini düşünmüştüm ama...
"Benim mi? Olamaz. Hatta gideceklerse bir an önce gitsinler daha iyi diyorum. Beni o tiplerle bir tutma lütfen."
Moral bozukluğu bir yana, hiç de öyle bir derdi yok gibiydi.
"Neyse işte, ben de son zamanlarda doğrudan konuya giriyorum. 'Kimsenin yapmak istemediği bir yönetmenlik işi varsa bana verin' diyorum. Henüz bir şey çıkmadı tabii ama bastırmaya devam edersem bir ihtimal doğabilir. Göz göre göre fırsatları kaçıramam."
Ona da bu yakışırdı zaten. Karşımızdaki tam anlamıyla bildiğimiz Kawasegawa'ydı.
"Eee? Sen ne alemdesin? Oyun şirketinde işler nasıl gidiyor?"
İlk izlenimlerimin oldukça olumlu olduğunu anlattım.
"Harika işte. Yarı zamanlı çalışanlara bile fırsat sunuyorlarsa iyi bir şirket demektir. Benim şirket batarsa beni de oraya aldırsana."
"Kawasegawa ve oyun şirketi ha?"
"Çok mu garip? Son zamanlarda oyunlarda da sinematik anlatıma çok önem veriliyor diye duydum."
Gelecekte karşılaştığım Kawasegawa'nın o engin vizyonunu nereden aldığını şimdi daha iyi anlıyordum. Belki de bu zaman çizgisinin geleceğinde de onu bir oyun şirketinde çalışırken görecektim.
"İyi bari, sende de bir sorun yokmuş. Sevindim."
"Benim için endişelendin demek."
"Tabii ki. Benden yardım istediğin o günü asla unutmayacağım."
Dürüst olmak gerekirse, bu sözleri içimi kıpır kıpır etmişti.
"...Teşekkür ederim."
"Rica ederim. Birbirimizden saklımız gizlimiz olmasın. Görüşürüz."
Telefon pat diye kapandı. Yolu adımlamaya devam ettim.
Bizim bölümde açık ara en başarılı öğrenci olan kız bile, elit bir kariyerin kapısı sayılan film setinde hayatın acı gerçekleriyle yüzleşiyordu. Ve ne yazık ki bu, bireysel çabayla tek celsede çözülebilecek bir şey değildi.
"Yine de pes etmiyor, çabalıyor..."
Normal birinin kolayca karamsarlığa kapılabileceği bir durumda, o kendi yolunu çizmek için yollar arıyordu. Onun bu duruşu, bana da cesaret veriyordu.
Dürüst olmak gerekirse... Herkesin bir şekilde başarıya giden bir yol bulup geleceğe umutla bakmasını izlerken kendimi biraz geride kalmış, yalnız hissetmiştim.
Ama hepsiyle tek tek konuşunca anladım ki, herkesin kendine göre derdi, tıkandığı noktalar vardı ve hepsi bir şekilde ileriye gitmek için çabalıyordu.
Böyle küçük bir engelde takılıp kalan kendimden utandım.
"Daha yolum çok uzun ama... Elimden gelenin en iyisini yapacağım."
Maden yeteneklerimi geliştirebileceğim bir ortama kavuşmuştum, o halde bir an önce ve emin adımlarla ilerlemek için var gücümle çalışmalıydım.
Takenaka-san'ın imrendiği o "gerçek" sanatçılardan biri olmayı tüm kalbimle istiyordum.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.