Shiki, Koto Enstitüsü’ndeki arşiv odalarından birine girdiğinde, bir şeyler arayan tanıdık bir siluetle karşılaştı.
“Gaku?” diye seslendi ona.
Gelen, gerçekten de Maliye Bakanlığı’nın müsteşarı Gaku Shomei’ydi.
“Reiko,” diye karşılık verdi Shomei.
Kalıplı vücudu, diri hatları ve ağırbaşlı tavırlarıyla Shomei, kolaylıkla bir asker sanılabilirdi. Bakışlarında belli belirsiz bir keder olsa da, hal ve hareketlerinden iyi bir eğitim aldığı her halinden belliydi.
“Bir şey mi arıyordun?” diye sordu Reiko.
“Ran Kanun Kayıtları…” diye açıkladı Shomei. “Vergilerle ilgili bir maddeye bakmam gerekiyordu, burada bulabileceğimi düşündüm. İmparatorluk kütüphanesinin arşiv odalarında yoktu, herhalde buradadır dedim.”
“Eğer aradığın buysa…” Shiki, raflar arasında hızlıca süzülüp bir parşömen seçip çıkardı.
Shomei, hayretle açılan gözleriyle parşömeni saygıyla teslim aldı. “Çok teşekkür ederim. Yardım edebileceğini tahmin etmeliydim.”
“Lafı bile olmaz,” dedi Shiki, gülerek.
Shomei gibi çalışkan birinden övgü almak onu biraz mahcup etmişti.
“Birazdan biriyle buluşacağım, o yüzden bu çok makbule geçti,” dedi Shomei. “Geç kalırsam ailem kıyameti koparır.”
“İmparatorluk başkentinde bir kardeşin mi var?” diye sordu Shiki.
“Evet, iki küçük kardeşim var. Uzun zamandır aynı çatı altında toplanmamıştık, bir kutlama içkisi içeriz diye düşündüm…”
“Ne kadar güzel!” diye ünledi Shiki.
Herhalde yeğenlerinin veliaht prens ilan edilmesini kutluyorlar, diye düşündü Shiki. Tam bunun doğru olup olmadığını soracakken dilini ısırdı. Gaku Shomei, eskiden Saname Shin adıyla bilinirdi ve Saname ailesinin en büyük oğluydu. Yeni ismi ona Koshun tarafından verilmişti ve o zamandan beri bu ismi kullanıyordu. Sarayda onun aile geçmişini bilen pek kimse yoktu, Shomei de bu konuyu hiç açmazdı. Shiki onun gerçek kimliğini sadece Ga Eyaleti’nde gözlemci elçi yardımcısı olarak görev yaptığı zamanlardan simasını hatırladığı için biliyordu.
Sarayın üst düzey isimleri dışındaki herkes, Saname Choyo’nun sessiz sedasız gidişinden ve buna yol açan onca dolaptan bihaberdi.
Choyo hadisesinden sonra Saname ailesiyle ilişki kurmak zorlaşmıştı. Banka’nın bir mirasçı dünyaya getirmesine ve arkasında pek destekçisi olmayan, zengin bir taşra ailesinden gelmesine rağmen imparariçe olması için neden baskı yapılmadığına şaşmamak gerekirdi.
“Ailenin başına en küçük kardeşin mi geçti?”
“Evet,” dedi Shomei. “Ortancamız ise Kai Eyaleti’nde.”
“Ah, Yozetsu ile birlikte…”
Saname ailesinin ikinci oğlu, Yozetsu Jikei tarafından evlat edinilmiş ve onun tuz tüccarı işini devralmıştı. Muhtemelen Jikei’nin yanında nedime olarak çalışan Yozetsu ailesinin kızıyla evlenmişti.
Bu noktada Jikei, yaşlılığı nedeniyle yaklaşık beş yıl önce tuz ve demir elçiliği görevinden emekli olmuş, yerini Shiki’ye bırakmıştı.
“Üçünüzün bu kadar iyi geçinmesi ne güzel,” dedi Shiki, dişlerini göstererek gülümserken.
Shomei de ona gülümsedi. Genç adamın en belirgin özelliği sarsılmaz duruşu olsa da, üzerinde bir yumuşaklık da vardı; belki de başından geçen onca imtihanın bir sonucuydu bu. Bu yumuşaklığa eşlik eden o hafif hüzün, yeteneğinin yanı sıra muhtemelen Koshun’u ona çeken şeylerden biriydi. Koshun kişisel duygularını dışarı yansıtan biri değildi ama imparatorun dibinde uzun yıllar geçirmiş olan Shiki, onun ne düşündüğünü çoğu zaman sezebiliyordu.
“Umarım iyi vakit geçirirsiniz,” dedi.
“Çok teşekkür ederim,” diye karşılık veren Shomei, selam verip odadan ayrıldı.
Böylesine vakur bir adamın, kardeşleriyle içki içerken nasıl davranacağını hayal etmek Shiki için neredeyse imkansızdı.
Neredeyse üç yaşına basacak olan küçük bir kız, sahilde neşe içinde kahkahalar atarak oynuyordu. Ko, limana gitmek üzere evinden tam çıkacakken, karısı onu uğurlamak için kapıya gelmişti ve ikisi birlikte sahile inmeye karar vermişlerdi. Orada kızlarını ve sütannesinin çocuklarını kumsalda ebelemece oynarken buldular. Kızın sütannesi ve nedimeleri, Jikei ile birlikte bir kenarda durmuş onlara göz kulak oluyorlardı.
“Tekneye yetişebilecek misin?” diye sordu Jikei. Emekli bir büyükbaba rolüne iyice alışmıştı ve torununa karşı zaafı vardı.
“Şimdi gidiyorum,” dedi Ko. “Biz yokken kızı çok şımartma sakın, tamam mı?” diye uyardı.
Jikei sadece güldü.
“Tamam, tamam,” diyerek geçiştirdi. Ancak Ko, onun bu müsamahakar tavrını gerçekten de dert ediyordu.
Babasını fark eden küçük kız, her yeri kum içinde olmasına rağmen doğruca Ko’ya koştu. Ona sarılarak Ko’nun yolculuk kıyafetlerini kum ve sümüğe buladı. Karısı, kızlarının burnunu bir mendille sildi. Kadın eskiden Jikei’nin nedimesi olarak çalışırken bir ara hareme girmesi gündeme gelmiş ancak sonradan bu fikir rafa kalkmıştı. Harem meselesi de, bu fikirden vazgeçilmesi de bir şekilde eski imparatorluk hanedanından geriye kalan soyla bağlantılıydı ama Ko bu konuyu hiç deşmemişti. Kadın, Jikei’nin nedimesi olarak seçtiği birinden bekleneceği üzere zeki ve dürüst biriydi. Doğrusunu söylemek gerekirse Ko, onu gördüğü ilk andan beri sevmişti ama Jikei onu eş adayı olarak önerdiğinde bile bunu asla itiraf etmemişti. Yine de hem karısının hem de Jikei’nin durumu çoktan anladığını hissediyordu.
Ko kızının başını okşadı. “Annenin sözünden çıkma, tamam mı?” dedi.
“Çıkmam!” diye enerjik bir cevap verdi küçük kız ama herkes bunun pek mümkün olmadığını biliyordu.
Ko’nun kızı bir an bile yerinde duramayanlardandı. Hemen sütannesinin çocuklarının yanına koştu ve onlarla oynaşmaya başladı. Jikei, onun oyununu izlerken gözlerini sevgiyle kıstı. Deniz güneşin altında parlıyordu ve çocukların neşeli seslerinin arasından dalgaların huzurlu şırıltısı duyuluyordu. Jikei bir anda gözlerini silmek zorunda kaldı.
“Gözüne kum mu kaçtı?” diye sordu Ko, mendilini uzatarak.
Jikei başını salladı. “Yok… İnsan yaşlanınca gözyaşlarını tutması zorlaşıyor.”
Ko bir şey demedi ve mendili göğüs cebine geri koydu. Jikei’nin kendi kızının genç yaşta feci bir şekilde can verdiğini, karısının anlatmasıyla biliyordu.
Bir zamanlar Jikei’nin kendisine yaptığı gibi, elini onun sırtına koydu. “Ben yokken ona iyi bak, baba,” dedi ve limana doğru ilerlemeye başladı.
“Bu rengin sana daha çok yakışacağını zaten biliyordum.”
“Bana her şey uyar. Çabuk ol yeter,” dedi Ryo. Karısı giyinmesine yardım ediyordu ama o sürekli acele ettiriyordu.
Kadının işleri ağırdan alma huyu vardı, bu yüzden Ryo sık sık onu hızlandırmak zorunda kalıyordu. Ryo’nun limandan ayrılma saati yaklaşıyordu, bu yüzden kadının hangi rengi giymesi gerektiği konusundaki kararsızlığı onu huzursuz ediyordu. Ne kadar umurunda olmadığını söylese de karısı onu hiç dinlemiyordu.
Sonunda, Ryo’nun sıkça tercih ettiği bir renk olan açık mavi bir cübbeye karar kıldı. Ryo bunca düşünmeye gerçekten gerek olup olmadığından şüpheliydi ama bu şüphesini dile getirse karısı anlayamayacağı bir yığın bahaneyle karşılık verecekti. Susmayı tercih etti.
“Belki beyaz kumaştan bir kemer daha güzel dururdu,” diye mırıldandı kadın kendi kendine; ama Ryo’nun artık sabrı kalmamıştı.
“Tamam, ben çıkıyorum,” diyerek telaşla kapıya yöneldi. Bir kıyafet daha denemeye tahammülü yoktu.
“Ben de limana gelip seni uğurlayayım,” dedi karısı.
“Gerek yok,” dedi Ryo net bir tavırla. “Şimdi vedalaşalım yeter.”
Tam elini kapıya koymuşken Ryo aniden omzunun üzerinden geriye baktı.
“Ağabeylerime iletmemi istediğin bir mesaj var mı?”
“Ne?” Karısı şaşırmıştı. “Ağabeylerine bir mesaj mı? Şey, küçük çocuğumuz için gönderdikleri kutlama hediyeleri için teşekkür edersen sevinirim.”
Ryo ve karısı, oğulları ve kızları doğduğunda ağabeylerinden pek çok hediye almışlardı.
“O zaten görevim,” dedi Ryo. “Başka söylemek istediğin bir şey yok mu?”
“Şey… Pek yok sanırım.”
Karısı şaşkın görünüyordu. Kayınbiraderlerine söyleyecek ne gibi önemli bir sözü olabilirdi ki? Ryo, karısının bu tepkisiyle rahatladığını hissetti ama sonra böyle hissettiği için kendine kızdı. Sırf kendi içini rahatlatmak için bu soruyu sormuştu.
“İyi o zaman.”
Ryo böylece odadan çıktı. Karısı Kitsu Tojo, aslında Shin ile evlenecekti; ancak Shin bu fırsatı geri çevirip Ko da Yozetsu ailesine evlatlık verilince, Saname klanının yeni lideri Ryo olmuş ve evlilik ona kalmıştı.
Ryo, Shin’in Saname ailesini terk ederken Kitsu Tojo’nun geleceğini bir an olsun düşünüp düşünmediğini ya da babasının ölmeyi seçerken kadının aklından geçip geçmediğini merak etmeden duramıyordu. Muhtemelen geçmemişti. Shin her ne kadar itiraf etmese de o ikisi bu bakımdan birbirlerine çok benziyordu.
Ryo klanın başına geçtiğinde, kadının Shin yerine onunla evlenmesine karar verilmişti. Görünüşe bakılırsa plan hiçbir zaman özel olarak Shin ile evlenmesi değildi; mevzu, Saname klanının lideriyle evlenmesiydi.
Ryo, Tojo’nun Shin yerine kendisiyle evlenmek hakkında ne hissettiğini bilmiyordu. Aslında bunu öğrenmekten çok korkuyordu ve tam da bu yüzden sormaktan kaçınıyordu.
Tojo’nun yüzünde mahcup bir gülümseme vardı; evlendikleri günkü kadar utangaç görünüyordu. Aradan ne kadar zaman geçerse geçsin, o genç kızlara has edasını hiç kaybetmemişti.
Ryo, morali bozuk bir halde limana giden yolda yürürken yardımcısı ona seslendi.
“Efendim,” dedi genç adam. “Hanımefendi arkandan koşuyor.”
Ryo adımlarını durdurup arkasına döndü. Tojo, nefes nefese kalmış bir halde ona doğru koşuyordu.
“Bir şey unutmuşsun,” dedi soluk soluğa. Yanakları al al olmuş, alnı terden parlamıştı.
“En azından ne olduğunu söyleseydin ya,” dedi Ryo yumuşak bir sesle.
“Söyleyemem ki…”
Tojo, elinde sıkı sıkı tuttuğu nesneyi ona uzattı. Bu, birbirine bakan iki kuş şeklinde, fildişinden oyulmuş bir kemer süsüydü. Kadın, süsü nazikçe Ryo’nun kemerine bağladı ve ardından huzur dolu bir iç çekti.
“Kocama iyi bak, olur mu?” diyerek yardımcısına döndü. “Döndüğünüzde ikinizi de burada bekliyor olacağım.”
Tojo bir kez daha gülümsedi, hafifçe eğilerek selam verdi ve geldiği yoldan geri döndü.
Tekrar yürümeye başladıklarında Ryo, yardımcısının yüzünde muzip bir gülümseme fark etti.
“Komik olan ne?” diye sordu.
Bu yardımcı oldukça gençti, bu yüzden Ryo onunla konuşurken diğer kıdemlilere kıyasla kendini daha rahat hissediyordu. Zaten dışarı çıktığında yanına hep onu almayı tercih ederdi.
“Hiç... Sadece hanımefendinin ne kadar korkutucu olduğunu düşünüyordum.”
“Korkutucu mu?” Ryo şaşkına dönmüştü. Ona göre karısı dünyadaki en son korkulacak kişiydi.
“Sezgileriniz çoğu konuda sizi yanıltmıyor olabilir ama konu eşiniz olunca biraz ağır kanlı kalıyorsunuz efendim,” dedi yardımcısı. “O kemer süsü, o iki kuş... Sizin evli olduğunuzun simgesidir. Bir nevi caydırıcı görevi görüyor.”
“Caydırıcı mı? Neye karşı?”
“Size yaklaşmaya yeltenebilecek diğer kadınlara karşı tabii ki.”
Ryo, yardımcısının yüzüne hayretle baktı. “Bence sen fazla kuruntu yapıyorsun,” diyerek geçiştirdi.
Genç yardımcının yüzü asıldı. “İmparatorluk başkentinde ne kadar kültürlü ve güzel kadın olduğunu biliyorsunuz. Size ‘iyi bakmamı’ söylerken asıl kastettiği, sadakatinizden emin olmamdı. Yola çıkmadan önce beni tembihledi; eğer genelevler bölgesine uğrayacak olursanız ne kadar öfkeleneceğini uzun uzun anlattı. Oldukça sahiplenici bir kadın, biliyorsunuz. Bence dikkatli olmalısınız.”
Ryo ne diyeceğini bilemeyerek sessizce yürümeye devam etti.
Yolda biraz daha ilerledikten sonra Ryo birden duraksadı. “Ah... Unuttum.”
“Neyi efendim?”
“Karıma ne hediye istediğini sormayı unuttum.”
“Keyfiniz bir anda nasıl da yerine geldi ama?”
Ryo’nun kemerinden sarkan o sevimli kuş çifti, rüzgarda hafifçe sallanıyordu.
Samon Sarayı, imparatorluk arazisi içinde yer alan müstakil bir köşktü. Ryo, daha önce başkente geldiğinde de burada kalmıştı. İçeri girdiğinde iki abisinin çoktan gelmiş olduğunu gördü.
“Görüşmeyeli uzun zaman oldu,” dedi Shin, onu karşılamak için yerinden kalkarak. “Çocuklar nasıl?”
Ko ise çayını yudumlarken arkasına yaslanmış, rahat bir tavır sergiliyordu. Masanın üzerinde içi dolgulu çörekler ve bambu yapraklarına sarılmış pirinç topları gibi hafif atıştırmalıklar duruyordu.
“İyiler. Gönderdiğiniz tebrik hediyeleri için ikinize de çok teşekkür ederim.”
Ko’nun yüzünde geniş bir gülümseme belirdi. “Bakıyorum da bizim Ryo artık yetişkinler gibi konuşmayı öğrenmiş.”
“Neden bahsediyorsun? Otuzuma merdiven dayadım,” diye tersledi Ryo. “Sonsuza kadar küçük kardeşiniz olarak kalacak değildim ya.”
Ko ile konuşmak geçmişe kıyasla çok daha kolaydı. Bir zamanlar ne düşündüğünü anlamak imkansızdı ve şimdiki gibi asla gülümsemezdi.
Shin’in yüzünde de sıcak bir ifade vardı. Üçünün en büyüğü olarak, eskisine nazaran çok daha yumuşak bir aura yayıyordu; hatta artık üzüntüsünü bile gösterebiliyordu.
Peki ya ben? diye düşündü Ryo. Kendisinin pek de değişmediği hissinden kurtulamıyordu.
“Banka birazdan burada olur,” dedi Shin.
Abisi artık başka bir isim kullanıyordu ama Ryo için Shin ismi çok daha tanıdıktı. Shin’in Saname klanını neden arkasında bıraktığını bir nebze anlasa da tam olarak kavrayamıyordu. Babalarıyla aralarının bozuk olduğunu biliyordu ama mevzu sadece bu olamazdı. Daha önce onu bu konuda sorgulamaya çalışmış fakat net bir cevap alamamıştı. Shin, yaşadığı sürece bu nedenleri muhtemelen hiç açıklamayacaktı ve Ryo da onu daha fazla zorlamaya kıyamıyordu.
Kısa bir süre sonra üçü de ayak sesleri duydular; özellikle de bir kadına ait olan o zarif adımları.
“Geldi,” dedi Ko.
Ryo ve Shin, onu karşılamak için ayağa kalktılar. Uçuk kırmızı şalı savrulan Banka, zarafetle odaya süzüldü. Genç kızlık haline göre biraz daha dolgunlaşmış, görünüşü çok daha asil bir hal almıştı.
“Hepinizi bir arada görmek ne kadar güzel,” dedi Banka.
“Kaç yıl oldu?” diye sordu Ko, gözlerini kısarak ona bakarken. “Gerçi sen Shin ile arada bir görüşüyorsundur.”
“Sandığından daha seyrek,” diye cevap verdi Banka. “Beyefendi çok meşgul, değil mi Shin?”
Banka’nın sitemkar bakışları karşısında Shin mahcup bir tavırla gülümsedi.
“Tabii ki meşgul olacak. Sonuçta Mali İşler Departmanı’nın bakan yardımcısı kendisi,” diye araya girdi Ko.
“Tanıdığımız bazıları gibi değil yani,” dedi Ryo iğneleyici bir tonda.
“Hey!” Banka ona kaşlarını çatarak baktı. “Bilmeni isterim ki ben de fazlasıyla meşgulüm.”
“Gerçekten başı kalabalık olanlar, bunu her fırsatta dile getirip durmazlar.”
“Herkesin huyu farklıdır işte,” diye çıkıştı Banka. “Senin hiç değişmediğini görmek ilginç, Ryo.”
Görünüşe bakılırsa sinirlenmişti ama bu kadar basit bir yoruma bile hemen parlaması, aslında kendisinin de ne kadar az değiştiğinin kanıtıydı.
“Karın nasıl? Kitsu Rokujo’nun kızı... Annesine mi benziyor acaba? Bir gün onunla tanışmayı çok isterim. Hey, bir dahaki sefere onu da başkente getirsen ya? Çocukları da getirirsin. Büyük olan erkek, küçük olan kızdı değil mi?”
Bu soru yağmuru karşısında şaşkına dönen Ryo, ablasına biraz çay ikram etti.
“Bir sakinleş hele,” dedi Ryo. “Çocuklar biraz daha büyüyünce getiririm. Ah, yeri gelmişken sorayım. Sizce başkentten hatıra olarak ne götürmek iyi olur?” Bu konuda danışılacak en doğru kişinin Banka olduğunu biliyordu.
“Çocuklar için mi?” diye sordu ablası.
“Hayır, Tojo için.”
“Vay canına!” Banka’nın gözleri şaşkınlıkla açıldı. “Kada’dan gelen inci kakmalı bir tarak ya da tokaya ne dersin? Bu aralar Kada işi eşyalar çok moda,” diye açıkladı nezaketle.
“Hangi dükkanlara bakman gerektiğini ben sana söylerim,” diye ekledi Shin. “İthal mal satan tüccarların çeşit çeşit huyu vardır; bazıları gerçek sanat uzmanıyken, bazıları bildiğin dolandırıcıdır.”
“Benim de bir tarak almam lazım aslında. Sen söylemesen aklımdan tamamen çıkmıştı.” Ko güldü. “Çarşıya gideceğin zaman bana haber ver Ryo, beraber gidelim. Bana kumaş seçmemde yardım edersin, kızım ne zamandır başımın etini yiyor.”
“Yozetsu Jikei nasıl, iyi mi?” diye sordu Shin, sanki bir anlığına hatırlamış gibi. “İmparator Hazretleri de onun halini vaktini merak ediyordu.”
“Çok iyi. Hatta benden bile iyi durumda. Kızımı resmen şımartıyor. Hatta gelirken başkentten içki getirmemi rica etti.”
“Öyle mi? Sağlığının yerinde olmasına sevindim.”
Shin, sakin bir tavırla onaylayarak genişçe gülümsedi.
“İmparator Hazretleri demişken... Gaku,” dedi Banka, Shin’e yeni ismiyle hitap ederken gülmemek için kendini zor tutuyormuş gibiydi. “Duydun mu? Veliaht Prens’in derslerine senin nezaret etmeni istiyormuş.”
“Bana söyledi ama bu talebi geri çevirdim.”
“Aaa, neden?”
“Zaten başında onu eğiten mükemmel bir usta var. İmparator’un gelip benden yardım istemesine hiç gerek yok,” dedi Shin.
Banka, Ryo ve diğer abisinin, yeğenlerinden uzak durmak zorunda hissettikleri izlenimine kapıldı.
“Sadece bilgisinin tek bir yöne kaymasını istemiyor. Sen bir imparatorluk alimisin Shin; bence İmparator Hazretleri sana gerçekten değer veriyor.”
“İmparator, Shin’e mi değer veriyor?” dedi Ko şaşkınlıkla.
Ryo için bunu kabullenmek o kadar da zor değildi. İmparator Hazretleri’nin insanlarla ilgilenmek gibi bir huyu vardı zaten.
“Hepimizin kardeş olarak aramızın iyi olduğunu biliyor, muhtemelen sadece yeğeninle tanışman için sana bir fırsat vermek istiyor. Bunu kalbinin iyiliğinden yapıyor.”
Shin pencereden dışarı bakarken sustu; içi içini yiyor gibi bir hali vardı. “Bunu bir kez daha düşüneceğim,” diyebildi sonunda.
“Söz ver, düşüneceksin değil mi?” dedi Banka. “Tıpkı babası gibi zeki bir çocuk. Onu seveceğinden eminim; neyse ki benden pek bir şey almamış.” Banka neşeyle güldü.
Banka oğlunun evlatlık verilmesine izin vermişti ama bu, sadece Mandarin Ördek Eş’in imparariçe unvanını alabilmesi için yapılan resmi bir formaliteden ibaretti. Çocukla bağlarını tamamen kopardığı falan yoktu. Söylentilere göre İmparariçe de Veliaht Prens’e gerçekten çok düşkündü.
Bu konu açıldığında Banka başıyla onayladı.
“Kajo her zaman nazik ve zeki bir kadındı ama çocuklara karşı bambaşka bir sevgisi var. Üstüne titriyor, okuması için ona hep güzel kitaplar gösteriyor.”
Banka’nın sesi oldukça rahattı. İmparariçe’ye gerçekten güveniyor olmalıydı.
Konu Veliaht Prens’ten Ko ve Ryo’nun çocuklarına gelince oda bitmek bilmeyen bir sohbet ve kahkahalarla doldu. Shin, kardeşlerinin cıvıltısını izlerken yüzünde huzurlu bir gülümseme belirdi. Rahatlamış hisseden tek kişi Ryo değildi. Odadaki herkes Shin’in inatla evlenmeyi reddettiğini, hiçbir eşi olmadığını ve asla çocuğu olmayacağını biliyordu ama kimse bu konuya girmemeye özen gösteriyordu. Eğer bu onun kendi tercihi olsaydı kimse umursamazdı ancak durum farklıydı. Shin içten içe bir mücadele veriyordu ve bunun sebebi muhtemelen babasıydı. O adamın Shin’de açtığı yaralar çok derindi ve Ryo bunu çok iyi anlıyordu.
Banka gün batımına doğru iç saraya döndüğünde, Ryo ve kardeşleri sohbetlerine devam etmek üzere Shin’in konutuna geçtiler. Önlerinde içki vardı ama ortamı neşelendirecek ne bir müzik ne de kadın eğlencesi mevcuttu. Sessiz, sakin bir kadeh kaldırma gecesi olacaktı.
Senin bu ıstırabına kimse çare olamaz mı? Ryo, bu soruyu Shin’e sormayı çok istese de bir türlü dili varmadı. Sorsa bile, muhtemelen karşılığında hüzünlü bir gülümsemeden başka bir şey alamayacağını biliyordu.
Shin’in küçük kardeşleri yaklaşık on gün boyunca onun evinde misafir oldular ve yanlarında bir yığın hediyelik eşyayla evlerine döndüler. Hepsinin keyfi yerinde görünüyordu, bu da Shin’e bir nebze olsun huzur verdi. Hatta bir an, aslında asıl endişelenen tarafın kendisi değil de kardeşleri olduğundan şüphelendi.
Kardeşler limana doğru yola koyulduklarında, sessizliği ilk bozan Ko oldu.
O aptal babamız seni lanetledi, değil mi?
Ko, aptal baba derken Saname Choyo’dan bahsediyordu.
Lanet mi...?
Kesinlikle. Sana bir lanet bıraktı ve sonra da nalları dikti.
Shin tek kelime etmedi.
Benim lanetimi bozan Jikei olmuştu, dedi Ko. Senin durumun hakkında her şeyi bildiğimi iddia edemem ama birinin seni de bu lanetten kurtarması için dua edeceğim.
Bunu söyledikten sonra Ko arkasını dönüp uzaklaştı.
Beni kimse özgür kılamaz, diye geçirdi Shin içinden. Ne de olsa kan bağının zincirleriyle tutsak edilmişti.
Shin, Koto Enstitüsü’ne geri döndü. Eski mürekkep ve ahşap kokusuyla çevrili bu yerde kendini huzurlu hissediyordu. Parşömen dolu rafların arasında yürürken, arkasında birilerinin koşturduğunu belli eden hafif ayak sesleri duydu. Bir an sonra, küçük bir figür aniden köşeden fırlayıp ona çarptı.
Ah...
Çarpışmanın etkisiyle karşısındakinin yere kapaklanacağını fark eden Shin, hemen omuzlarından yakaladı. Karşısındaki bir çocuktu, daha doğrusu küçük bir oğlan çocuğu. Shin şaşkınlıkla dizlerinin üzerine çöktü. Böyle bir yerde canının istediği gibi koşturmasına izin verilecek tek bir küçük çocuk vardı: Veliaht Prens.
Bir yeriniz acımadı ya, Ekselansları? dedi Shin.
Hayır... Özgünüm, diye mırıldandı küçük çocuk, çarpışma sırasında darbe alan burnunu ovuşturarak.
Shin içten içe etkilenmişti. Bu çocuk imparatorun tek oğluydu ve etrafındaki tüm yetişkinler muhtemelen etrafında pervane oluyordu. Buna rağmen tavırlarında en ufak bir küstahlık yoktu; aksine oldukça alçakgönüllü ve saygılı görünüyordu.
Banka’nın ne demek istediğini şimdi anlıyorum, diye düşündü Shin. Gerçekten de bana Koshun’u hatırlatıyor.
Çocuğun yüz hatları ve hal hareketleri, kimseye karşı asla baskıcı olmayan o sessiz Koshun ile neredeyse tıpatıp aynıydı.
Size eşlik eden kimse yok mu? diye sordu Shin.
Gizlice kaçtım.
Gizlice mi...? Neden?
Kimse bakmak istediğim kitapları bana göstermiyor, diye şikayet etti çocuk. Okumama izin verilmeyen bazı kitaplar varmış.
Shin, surat asan çocuğa bakıp mahcup bir tavırla gülümsedi. Onun Banka’nın oğlu olduğu şimdi her halinden belli oluyordu.
Koto Enstitüsü’nün arşivindeki bazı metinler çok değerlidir, bazıları ise çok eski olduğu için çabuk zarar görebilir, diye açıkladı Shin.
Çocuk sustu ve derin düşüncelere dalmış gibi dikkatle Shin’e baktı.
Eğer bu metinlerden biri zarar görürse, seninle ilgilenen kişi cezalandırılır... Tıpkı benim gibi.
Koşturduğum için özür dilerim, dedi çocuk bir kez daha, yüzünde uysal bir ifadeyle.
O an Shin, göğsünde bir duygu selinin yükseldiğini hissetti. Karşısında duran bu tatlı ve zeki yeğenine karşı duyduğu sevgiyle sarsılmış, adeta büyülenmişti.
Hayır, dedi kendi kendine. İnsanı birbirine bağlayan bu kan bağları zincir olamaz; olmamalı.
Damarlarında akan kanın sıcaklığını hisseden Shin, gözlerini kapattı ve başını öne eğdi.
Gaku Shomei, Koshun’un en yakın yardımcılarından biri olmasının yanı sıra, Veliaht Prens’in de hocalığını yapıyordu. Koshun yaşlandığı için makamından çekildikten sonra, Shomei’nin yeğeni tahta çıktı. Shomei de ona destek olmak için yanından hiç ayrılmadı.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.