"Al bakalım!"
"Gff!"
"Bunu da al! Bunu da!"
"Gff! Gff!"
Bu şirin savaş naralarını ve iniltileri duyan biri, burada dostça bir şakalaşma döndüğünü sanabilirdi ama aslında olan şey, Bayan Kagenui'nin beni eşek sudan gelinceye kadar dövmesinin aşırı yumuşatılmış bir versiyonuydu. Son bir "Bunu da al!" nidasıyla, yan tarafımı koparıp atacakmış gibi bir geri tekme savurdu. Sanki bir Jenga kulesiymişim de gövdemin bir parçası yerinden fırlamış gibi hissettim ve sonunda yere kapaklanarak bu küçük atışmamıza bir son verdim.
"Bak sen şu işe, amma hamlamışsın. Yazın o küçük kapışmamızda sanki biraz daha omurgalıydın."
Gerçi o omurgayı un ufak etmiştim ya, diye ekledi Bayan Kagenui; havada süzülüp yepyeni bir taş fenerin tepesine tünedi.
Kutsal bir tapınaktaki fenerin tepesine konmak saygısızlık gibi görünebilirdi ama şu an içinde hiçbir tanrının bulunmadığı böyle bir tapınakta muhtemelen bağışlanırdı. Gerçi ayaklarını yere basamadığı gerçeği düşünülürse, içinde bir tanrının ikamet ettiği tapınakta bile muhtemelen aynısını yapardı.
Kendi adıma konuşacak olursam, tören yolunun tam ortasında sırtüstü uzanmış yatıyordum; bu yüzden onu eleştirme hakkımı zaten çoktan kaybetmiştim.
"Gk..." diye inledim. Vücudumun her santimi morarmış gibiydi. "Bu saçmalık... Bu sefer dövüşmenin yasak olduğu konusunda anlaştığımızı sanıyordum."
"Korkarım ki hayır. Tek kısıtlama meta şakalar üzerindeydi."
"Öyle miydi? Gerçekten yanlış anlamışım..."
"Zaten buraya dövüşmek için birini davet eden sen değil miydin?"
"Öyle miydim?"
Öyleydim.
Gerçekten yanlış anlamıştım.
Sadece bu kısmını duysanız intihara meyilli olduğum gibi yanlış bir izlenime kapılabilirdiniz ama evet, bu özel durumda bizzat kendim, kendi hür irademle Bayan Kagenui'den benimle antrenman yapmasını istemiştim. Antrenman mı?
Ne yani, karma dövüş sanatçısı falan mı olmaya çalışıyorum?
Ve bu acınası sonuç...
"Sana müsamaha gösterdiğimi biliyorsun, değil mi? Naaaazikçe, hem de çok nazikçe."
"Evet, farkındayım..."
Yine de biraz daha nazik davranamaz mıydı? Daha naaaazik ve yumuşak. Delik deşik bir sünger gibi.
"Bunun acı bir şekilde farkındayım..."
"Bu arada, derdin neydi? Durup dururken birine dövüşmek için meydan okudun."
"..."
Durumu bildiği için uzun uzadıya açıklama yapmama gerek kalmadan tahmin yürütebileceğini ve bu düşüncesizce meydan okumamı kabul edeceğini varsaymıştım... Ama anlaşılan Bayan Kagenui, sebebi bilmeden, ortada hiçbir neden yokken beni evire çevire dövmüştü.
Gerçekten inanılmaz bir kadın.
Bu herkesin harcı değil.
Oshino'nun sınıf arkadaşı olduğu için bilinçsizce onun gibi sezgileri kuvvetli biri olmasını beklemiştim ama anlaşılan ne Oshino'ya ne de Kaiki'ye benziyordu.
İyi anlamda anlaşılması kolay biriydi.
Ve kötü anlamda da anlaşılması kolay biriydi.
Gerçi hiçbirinin kolay lokma olmadığı gerçeği düşünülürse, yine de ortak bir noktaları vardı...
"Güzel soru..."
Şubat.
Şubat sonuna doğru bir gün, Kita-Shirahebi Tapınağı'nı ziyaret ettim. Sayısız kez ölümden döndüğüm, yakın zamanda bir kurbanın daha verildiği ve artık yine tanrısız kalmış olan bu tapınak, kesinlikle hafife alarak gittiğim bir yer değildi; ama işimin olduğu uzman oradaydı.
Bayan Kagenui, yani şiddet yanlısı onmyoji Yozuru Kagenui oraya yerleşmişti, bu yüzden o gün başka seçeneğim yoktu.
Evet, tıpkı Meme Oshino'nun kasabada kaldığı süre boyunca o metruk dershane kalıntısında konaklaması gibi, Yozuru Kagenui de şu an Kita-Shirahebi Tapınağı'nda kalıyordu. Bu, imkansız dedirtecek seviye bir iç güç gerektiriyordu.
Bir uzman olarak o tapınağın nasıl bir yer olduğunu herkesten iyi bilmesi gerekirdi. Belki de uzman grubunun elebaşının emriyle oradaydı diye düşündüm ama söylediklerine bakılırsa öyle görünmüyordu.
Görünüşe göre -ki bu bana mantıklı geliyor, hatta doğal görünüyor- o ikisi pek de iyi geçinemiyorlardı. Bir isyan bayrağı açmış olmasa bile, tapınakta yaşıyor olması en azından biraz nispet olsun diyeydi.
Gerçi... Tadatsuru meselesi de vardı.
Bu yüzden nispet demek biraz aşırıya kaçabilir ama Bayan Kagenui de bunun bir nebze farkında olmalıydı; çünkü shikigamisi Yotsugi Ononoki'yi yanında tutmak yerine, bir nevi önlem olarak benim evime yerleştirmişti.
Küçük bir kızı benim evime yerleştirmek...
Önlem olarak mı?!
"..."
Her neyse.
Şu anki durumumun bir güncellemesini veya basit bir özetini geçecek olursak: Geçen yaz efsanevi bir vampir kanımı içti ve inanır mısınız, ben de bir vampire dönüştüm. Sonrasında bir şekilde yeniden insan olmayı başardım, ancak vücudumda bir miktar vampirlik kalıntısı kaldı. Eğer her şey bundan ibaret olsaydı, bir insan olarak hayatıma devam etmem için bir engel teşkil etmezdi. Ama aptal kafam, sonrasında karşılaştığım çeşitli zorluklarla başa çıkmak için o kalıntı vampirliğe güvendim.
Bunu yaptığım için haksız olduğumu düşünmüyorum.
Eğer yapmasaydım bu zorlukların üstesinden asla gelemezdim; hatta o yılan tanrı olayını atlatmak için vampirliğim bile yeterli olmamıştı.
Bu yüzden başka seçeneğim yoktu.
Sonucun ne olacağını bilsem bile.
Ancak bir bedel ödemek zorundayım.
Bir ucube gücüne, karanlığın gücüne güvenmenin bedeli.
Kendi isteğimle karanlıkla flört etmeye devam ettikçe, karanlığın içinde kaybolmaya devam ettikçe, vücudumu bir kez daha karanlıkla dolduruyordum; hem de kendi rızamla.
Kısaca özetlemek gerekirse, bir vampire dönüştüğüm gerçeği artık gün gibi ortadaydı. Bu niyetlenmediğim bir dönüşümdü ve dahası, geri dönüşü de yoktu.
Şimdilik sadece aynalarda veya fotoğraflarda görünmüyorum. Evet, sadece küçük bir hata gibi ama eğer vampir gücüme güvenmeye devam edersem, güneş ışınları altında küle dönüşmeye başlayacağım, sarımsak yiyemez hale geleceğim ve kutsal su değdiğinde eriyeceğim.
Karşılığında mutlak ve muazzam bir güç alıyorum ama insan toplumunun bir parçası olarak kalma umudum yok oluyor.
Diğer bir deyişle, bundan sonra neyle başa çıkmak zorunda kalırsam kalayım, artık vampir doğama güvenemem. Mesele aşağı yukarı buydu.
"İşte bu yüzden, işler şimdilik biraz durulmuşken belki bana biraz pratik yaptırırsınız diye düşünmüştüm Bayan Kagenui. Bundan sonra zorluklarla karşılaştığımda, vampir gücüme başvurmadan tıpkı sizin gibi ustalıkla onların üstesinden gelebilirsem harika olur diye düşünmüştüm..."
"A-ha," diyerek ellerini birbirine vurdu.
Taş fenerin tepesinde çömelmiş bir halde.
"Demek aklında bu var. Ama bence bunu unutsan iyi edersin."
"Gerçekten mi?"
Unutsam daha mı iyi olurdu?
Dürüstlüğü için minnettardım ama o zaman neden beni az önce...
"Birincisi, benim yöntemlerim bir gecede öğrenilmez. İkincisi, biz uzmanlar arasında pek de makbul bir yöntem sayılmaz. Bir gence öğreteceğim türden bir şey değil yani."
"..."
Bayan Kagenui onlu yaşlarında olmayabilir ama mesleği için hâlâ genç sayılacak bir yaşta olduğuna eminim.
Ve aramızda kalsın, onun metodolojisini öğrenmek istememin bir nedeni de ucubeleri şiddetle bastırmak gibi son derece basit ve anlaşılır bir müzakere taktiği kullanıyor gibi görünmesiydi. Belki de tam da bu yüzden bir gecede öğrenilemiyordur.
En basit şeyler her zaman en zor olanlardır.
Ders çalışmak gibi.
"Ve son olarak," diye devam etti Bayan Kagenui, "eğer yöntemlerimi böyle gerçek dövüşlerle öğrenmeye bu kadar hevesliysen, öğrenemeden ölür gidersin."
"..."
Evet.
Onu sensei olarak kabul etmemem için yeterince iyi bir neden.
Ders ücretleri biraz fazla tuzlu.
Vampir modundayken bile ona karşı tamamen çaresizdim, bu yüzden sadece et ve kemikten ibaretken ona denk gelme umudum yoktu. Bunları düşünürken sonunda nefesimi kontrol altına almayı başardım ve boylu boyunca uzandığım yerden doğruldum.
Tapınak tanrısız olsa bile, bahçesinde öylece yatıp durmak beni yine de huzursuz ediyordu.
"Bunların sırası değil, öyle değil mi?" diye azarladı Bayan Kagenui. "Büyük sınav yaklaşıyor olmalı, bunca zaman çalıştığın her şey... Şimdi şu sizin neydi o, dershane sınavlarının zamanı olmalı."
"Maalesef ailemin benden pek bir beklentisi yok. Gireceğim tek sınav, ilk tercihim olan okul için."
"Hmm... Belli bir kararlılık gerektirir, bunu sana vereceğim. Sınav zamanı geldiğinde ben ne yapmıştım acaba; artık hatırlayamıyorum. Sanki bir gün uyandım ve kendimi üniversitede buldum gibi geliyor."
"Bundan şüpheliyim..."
"Sonra bir gün uyandım, mezun olmuştum. Sonra bir gün uyandım ve bu işin içindeydim; tersine giden herkesin canına okuyordum."
"..."
Eğer bu doğruysa, o tam bir harika çocuk olmalı.
Tersine giden biri derken ucubelerden bahsettiğini varsayıyorum... Yoksa buna insanlar da dahil mi?
Hmm.
Eğitim dilenmeye gelmiştim ama anlaşılan o pek de yakınlaşmak isteyeceğim türden biri değildi.
"Kendimi çok fazla zorlamak da iyi değil ama, değil mi? Bu noktadan sonra işler zaten olacağına varacak."
"Neredeyse havlu atmışsın gibi tınlıyor. Eh, madem kalan günlerine biraz ek süre aldın, sanırım bir boş yıl sana hiç de fena görünmüyor."
"Hayır, bundan gerçekten kaçınmayı tercih ederim. Çeşitli nedenlerden dolayı."
"O zaman bu Allah'ın unuttuğu tapınakta benim gibilerle yumruk tokuşturmaman için bir sebep daha," dedi Bayan Kagenui. Yaptığımız şey tam olarak yumruk tokuşturmak sayılmazdı çünkü sadece yumruk yiyen bendim ama her neyse, ilk kez düzgün bir yetişkin gibi konuşuyordu.
"Yotsugi'yi neden evine sızdırdım sanıyorsun? En azından bir süreliğine hiçbir ucube tarafından rahatsız edilmeyeceğin bir ortam hazırlamaya çalışıyordum."
"Hayır, bunu anlıyorum... Sadece, küçük kızlar ve veletler tarafından korunmak pek acınası bir yaşam tarzı."
"Küçük kız derken eski Kissshot’ı kastediyorsun herhalde? Bahsettiğin kişi altı yüz yaşında bir tuhaflık. O velet dediğin Yotsugi ise cesetten bozma bir tsukumogami."
"Öyle söyleyince, koruyucularımın bayağı etkileyici olduğunu fark ettim..."
Olay çıkmayan bir hayat, birinin seni kolladığı anlamına gelir. Bunu söyleyen Hanekawa mıydı?
"İşte tam da bu yüzden... O, fevri hareket edemez."
"O mu?"
"O ya da bir başkası, her neyse. Eğer benden bir şey öğrenmek istiyorsan şunu bil: Boyundan büyük işlere kalkışmamak en iyisidir. Daha önce buna benzer şeyler denemeye kalkanlar oldu, ben de zaman zaman bir hevesle hocalık yapmaya yeltendim ama bir kez bile sonu iyi bitmedi." Bayan Kagenui bunu söylerken kıs kıs güldü. Sonu iyi bitmedi derken tam olarak neyi kastettiğini hayal etmeye çalışınca, o hevesle yanına aldığı öğrencilerin pek de ucuz kurtulmadığı hissine kapıldım.
Hmm.
İyi bir fikir gibi görünmüştü ama belki de acele etmiştim. Belki de almam gereken asıl ders, her zaman dürtülerimle hareket etmemem gerektiğiydi. Gerçi buna ders demek aklıma o dolandırıcıyı getiriyordu...
"Bayan Kagenui." Bana bir şeyler öğretmesi yönündeki beyhude çabamdan vazgeçip, tamamen meraktan bir soru sordum: "Siz bu dünyaya nasıl girdiniz?"
"Hmm? Bu dünyaya mı?"
"Yani, tuhaflıklar, efsaneler... O dünyaya."
"Dürüst olmak gerekirse bu tarz ayrımlara pek meraklı değilim. Sadece damarıma basan kim varsa haddini bildiririm."
Az önce söyledikleriyle hemen hemen aynı kapıya çıkıyordu.
Yazın da dikkatimi çekmişti ama sanırım hareket prensipleri tahmin ettiğimden bile daha basitti.
Adalet ve kötü arasındaki o keskin ayrım.
Hayır, adalet değil de... İyilik mi demeli?
Öte yandan, Oshino gibilerine soracak olursanız, bu dünya çekilmez iyilikler ve dayanılmaz adaletlerle dolup taşıyor; gerçi bu, aynı derecede dört gözle beklenen ve büyüleyici kötülüklerin de var olduğu anlamına geliyor.
Bayan Kagenui, hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığı bu dünyada gerçekten de dosdoğru bir hayat mı yaşıyordu?
"Sanırım her şey anaokulunda, haddini bilmez bir veletin ağzının payını vermemle başladı. Şimdi geriye dönüp bakınca, belki de o velete hayırsız bir şeyler musallat olmuştu. Tabii o zamanlar henüz ölümsüz tuhaflıklar üzerinde uzmanlaşmamıştım."
"Yani, anaokulundan beri ölümsüz tuhaflıklar üzerinde uzmanlaşmış olsaydınız asıl o zaman şaşırırdım..."
Bayan Kagenui’nin anaokulu yılları...
Asla hayal edemeyeceğim bir görüntü. Acaba o zamanlar bir kavgada onu yenebilir miydim?
Küçük Kagenui’den yumruğu yiyen o velet için sadece mutluluk dileyebilirim.
"Peki, şimdi ölümsüz tuhaflıkları seçme sebebinizin, onlara karşı aşırıya kaçmanın bir sakıncası olmaması olduğunu söylemiştiniz, değil mi? Bu da demek oluyor ki, başka pek çok durumda sınırı fazlasıyla aşmışsınız. Uzmanlık alanınızı bu yüzden mi seçtiniz?"
"Öyle sayılır. Bakıyorum da soruların ardı arkası kesilmiyor. Yoksa beni de şu son zamanlarda sıkça duyduğum Araragi Haremi'ne falan mı katmayı planlıyorsun?"
"..."
Bunu nereden biliyordu?
Araragi Haremi... Hayır, yani, öyle zevksiz bir oluşum falan yok. Kesin Ononoki’den duymuştu.
Amma boşboğazmış.
Aynı çatı altında yaşadığımızdan beri bilgi sızıntısı muhtemelen daha da kötüye gidiyordu ama belki de bu iyi bir şeydi?
Tsukihi’nin sorunsuz bir hayat sürdüğü gerçeğinin Bayan Kagenui tarafından bilinmesi benim için kesinlikle kötü bir durum değildi.
"Bir gün size asılabilecek kadar büyük bir adam olmayı çok isterdim ama büyüklüğü geçtim, işler böyle giderse yakında insan bile olmayacağım."
"Öyle bir şey olduğunda seni gebertirim, hiç merak etme. Yotsugi’yi yanına dikmemin sebebi de bu zaten. Ona, eğer insanlık yolundan biraz daha saptığını görürse sana hiç acımamasını söyledim."
"..."
İnsanlık yolu, ha?
Kendi çapımda insanlık onuruna yaraşır bir yol izlediğimi sanıyordum, işler nasıl bu noktaya gelmişti?
Ve Ononoki’nin bir suikastçı olduğu fikri...
Bu inanılmaz gerçek yavaş yavaş netleşti. Hayır, düşününce aslında mantıklıydı; sadece o söyleyene kadar üzerine kafa yormamıştım. O sevimli bebek suratının arkasında Ononoki’nin de "ölümsüz tuhaflıklarla" ilgilenen bir profesyonel olduğunu unutmak kolaydı.
"Ha!" diye güldü Bayan Kagenui.
Yine de.
"Bence bu kadar karamsar olmaya gerek yok. Çünkü eğer bu şekilde normal gündelik hayatına devam edebilirsen, hiçbir pürüz çıkmadan bir insan gibi yaşayabilirsin."
"...Yansımam olmadan mı?"
"Yansımamanın olmaması seni öldürmez. Güneş ışığında küle dönmek bambaşka bir mevzu. Sebebini bilmeseydin korkutucu olurdu, herhalde korkudan ne yapacağını şaşırırdın ama neden olduğunu gayet iyi biliyorsun. Vampirleşmen çizgiyi aşmadığı sürece sorun yok."
"Elbette, bunların hepsini biliyorum ama... Hayatımın geri kalanını gerçekten de kötü bir şey olmadan böyle sürdürebilir miyim? Tuhaflıkların adını ilk kez duymamın üzerinden sadece bir yıl geçti ve şimdiden o kadar çok şey yaşandı ki..."
"Başına sık sık iş açıldığı doğru."
"..."
O sık sık başıma gelen dertlerden biri de kendisi ve Ononoki’ydi ama şikayetçi değildim. Şu an bile tam olarak müttefik sayılmazdık ama en azından benimle bu şekilde konuşabildiği bir noktaya gelmiştik.
Bana tavsiye veriyor falan değildi elbet ama yine de bir gelişmeydi.
"Sonuçta kimse hayatını hiç dert yaşamadan bitirmez, değil mi? Yine de çoğu insan vampirleşmeden veya benim gibi dinden imandan çıkmışlardan yardım istemeden bir şekilde yolunu buluyor. Öyle ya da böyle, bir hal çaresine bakıyorlar. Açık konuşmak gerekirse, senin ve benim sahip olduğumuz bu tuhaflık farkındalığı bizi zayıflatıyor."
"Bizi... zayıflatıyor mu?"
"Bilinmezin karşısında titriyoruz ya da ne olacağını bilemeyeceğimizi biliyoruz. Ya da günlük hayatımızdaki istikrarsız unsurlar artıyor ve sonunda günlük hayata konsantre olamaz hale geliyoruz. Sanırım Oshino’nun da benzer bir endişesi vardı."
"Oshino mu?.."
Oshino’nun herhangi bir şey için endişelendiğini pek hayal edemiyordum.
Onu hep gamsız, dünya yansa umurunda olmayan bir tip olarak düşünürdüm; yani onu hiç kara kara düşünürken falan görmemiştim.
Gerçi, bir dakika.
Aslında onu hiç öyle hayal etmemiştim. Şimdi düşününce, belki de o denge takıntısı, dengenin bozulmasından, tarafsızlığını kaybetmekten duyduğu korkudan kaynaklanıyordu.
Belki de korkuyordu.
Hastalıklı bir korku.
"Kaiki bu konuda gerçekten gamsız görünüyor," diye araya girdim. "Doğal dünyanın dengesini zerre umursamadan canı ne istiyorsa onu yapıyor."
"Eh, Kaiki tuhaflıklara inanmıyor bile. Gerçi bu duruşu benimseyerek sadece kendini koruduğunu da söyleyebilirsin. Oshino’nun denge odaklı duruşundan pek bir farkı yok aslında."
Pek bir farkı yoktu gerçekten de.
Sonuçta eski arkadaşlardı. Hem bunu söyleyen ben olsam da, Kaiki kadar "gamsız" kelimesine uzak çok az adam vardı. Ne de olsa gamsızlık, tekinsizliğin tam zıttıydı.
"Ama senin ve benim gibi insanların böyle bir duruş sergilemesi imkansız, değil mi? İster denge olsun, ister inkar, ister başka bir şey."
"İmkansız mı? Ne demek istiyorsunuz?"
"Senin kendin zaten bir nevi tuhaflıksın. Benimse emrimde Yotsugi var."
Bayan Kagenui, "Hatta belki de birbirimize bundan daha çok benziyoruz, çünkü senin emrinde de eski Kissshot var," diye hatırlattı bana.
"Dengemizi korumaya ne kadar çalışırsak çalışalım, tuhaflıklara meylediyoruz. Onlara yaslanıyoruz. Bu yüzden herhangi bir inkar, kendi varlığımızın hakikatini inkar etmek olurdu."
"..."
Ne diyebilirim ki, bunları duyunca kafam döndü.
İkimizden sanki ortak bir yanımız varmış gibi bahsediyordu. Bir yanda convictions; inançlarına sıkı sıkıya bağlı, sarsılmaz bir kararlılıkla, yere asla basmama tuhaflığını ne utangaçlık ne de gösteriş merakıyla yapan, özgüveni tavan yapmış Bayan Kagenui; diğer yanda ise her olay çıktığında oraya buraya savrulan, rüzgar nereye eserse oraya giden, ipi kopmuş bir uçurtma ya da özgür irade için yaratılmamış bir uçurtma gibi debelenen ben... Ama belki de gelmeyi hiç istemediğim bu yere, Kita-Shirahebi Tapınağı’na ondan eğitim almaya gelmemin sebebi, bilinçaltımda bu ortaklığı hissetmemdi.
...Evet.
Bayan Kagenui’yi bu kadar soru yağmuruna tutmam, sanki onu Araragi Haremi’ne —öyle bir oluşum olmasa da— katmaya çalışıyormuşum gibi görünmesine neden olmuş olabilirdi ama her şeye rağmen, Bayan Kagenui’ye sormak istediğim tek bir şey varsa, o da buydu.
Fani vücudumla tuhaflıklara karşı nasıl savaşacağımı öğrenmek değildi; ne Bayan Kagenui’nin bu dünyaya nasıl girdiği, ne geçmişte kaç kez "sınırı aştığı", ne de Araragi Haremi’nin varlığından nasıl haberdar olduğu...
Ona sormak istediğim şey.
Yozuru Kagenui’ye asıl sormak istediğim şuydu:
"Hey, Bayan Kagenui."
"Ne var?"
"Sizin şu Ononoki ile aranızdaki mesele tam olarak ne?"
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.