Sokakları kullanmak, yanlış yollara sapmak demekti.
Sokağı değil, az kullanılan patikayı seç─Kanbaru’nun önerisi, doğru kelimelerle süslenirse eski usul bir özlü söz gibi tınlayabilirdi ama mesele o kadar basit değildi.
Aslına bakılırsa, bu krizden bir zekâ sorusunun cevabı kadar kolay sıyrılıverseydik daha çok endişelenirdim. İşler başta yolunda gitmeyince neredeyse bir rahatlama hissiyle iç çektim; fakat lafı uzatmayalım, sonunda Gaen Hanım ile sözleştiğimiz parka varmayı başardık.
Sadece beklediğimizden çok daha uzun sürdü. Hayır, dürüst olmam gerekirse Kanbaru’yu yavaşlatan bendim. Beton bir duvarın tepesinde yürüyecek dengeye sahip değildim. Sevgili kız kardeşim Araragi Karen, ellerinin üzerinde amuda kalkarak her türlü yolu aşma konusunda eşsiz bir yeteneğe sahip olsa da, ne mutlu ki ben öyle değildim. Özellikle de vampir güçlerimi kaybetmiş, fabrika ayarlarıma geri dönmüşken hiç değildim. Sonuç olarak Kanbaru, sadece duvara tırmanırken değil, yol boyunca da bir denge kalasındaymışım gibi titreyip sendeleyen bana yardım etmek zorunda kaldı.
Genç bir kızın elimden tutmasına muhtaç bir halde yürüyordum.
Bir üst dönem olarak onurumdan eser kalmamıştı.
Onursuzluğumun sınırı yoktu.
Bunun dışında, şahsi mülklerin duvarları sonsuza kadar uzanmıyordu. O duvarların bizi dümdüz söz konusu parka götürmesini bekleyemezdik.
Ononoki’nin ustası olan, şiddet yanlısı onmyoji Kagenui Yozuru’nun yere asla ayak basmama gibi tuhaf bir kuralı vardı; bir duvardan bir posta kutusuna, bir çitten bir elektrik direğine zıplayarak ilerlerdi. Şimdi ikimiz de benzer bir durumun içindeydim. Gerçi Kagenui Hanım, kaç kez yere kapaklandığımı duysa durumlarımızın benzer olduğunu söylediğim için bana gülerdi.
Oshino’nun önerdiği ve Senjogahara’nın uyguladığı o derli toplu planın çok uzağında bir yöntemle, zorlayarak veya yardırarak ilerliyorduk ama sokakta yürümemek bu labirentten kaçmak için geçerli bir yol olduğunu kanıtladı. Sanki iki boyutlu bir labirenti beyaz boşluklardan değil de çizgilerin üzerinden giderek tamamlamışız gibi, yani biraz aldatma gibi hissettiriyordu. Ancak ne mayıs ayında ne de şimdi bir çözüm üretebilmiş biri olarak, elimden gelen tek şey Kanbaru’ya hayranlık duymaktı. Üstelik bu planı, bir Şinto tapınağının tanrılara ayrılmış o meşhur ana yolunun tam ortasından yürümeyip kenarlardan gitmeye benzetirseniz, kulağa oldukça mantıklı geliyordu.
Tabii bunu sadece gecenin körü olduğu için yapabiliyorduk. Mayıs ayındaki olayda bu yöntemi kullanmamıza imkan yoktu, tam bir şüpheli şahıs tanımı olurdu bu... Hachikuji bir yana, hayal gücümü sonuna kadar zorlasam bile Senjogahara’yı beton bir duvarın üzerinde yürürken canlandıramıyordum.
Daha detaylı anlatmak gerekirse, duvarların tepesi gibi su kanalları ve boş arsalar da sokak sayılmıyordu. Hatta caddenin boyunca ilerlemediğiniz sürece karşıdan karşıya geçmekte bile sorun yoktu. Muhtemelen bir daha asla işimize yaramayacak olan bu dersleri alarak, sabaha karşı saat üç sularında nihayet parka ulaştık.
Açıkçası Kanbaru, Gaen Hanım'ın kafasındaki işi mi yapmıştı emin değildim ama alt dönemimin atletik becerileri olmasaydı bu iş kesinlikle yürümezdi. Kagenui Hanım’ın seviyesinde olmamıza gerek yoktu belki ama ben yine de defalarca yere yapıştım. Yine de sonunda, bizi orada bekleyen kadının yardımı olmadan hedefimize varmıştık.
Doğal olarak bu durumdan tamamen memnun değildim.
Hayır, duvardan düşüp kolumu incittiğim için falan değil (sadece birkaç sıyrıkla kurtulmuştum); memnuniyetsizliğimin iki ayrı sebebi vardı.
Birincisi, Kanbaru sayesinde bu saçma sapan durumdan kaçmış olsak da, en başta neden yolumuzu kaybettiğimizi tam olarak çözememiştik. Sadece paçayı kurtarmıştık, o kadar. Eğer bu olanlar o zırhlı savaşçının işiyse, neden böyle bir şey yaptığını bilmiyorduk. Kimliği ve hedefleri hâlâ belirsizdi... Biz sadece üzerimize atılan bir toptan kaçmıştık. Onu yakalamış veya analiz etmiş değildik. Evet, basit bir problem gibi çözmüştük ama karmaşık bir mesele olarak ona dokunmamıştık bile. Bu yüzden öylece sevinemezdim.
Ancak ikinci sebep çok daha hayatiydi. O olmasaydı, sanki tek istediğim amatör halimizle durumu analiz etmekmiş gibi ilk sebepten şikayet edecek kadar açgözlü olmazdım.
Yani, bir profesyonel bizi aydınlatabildiği sürece sorun yoktu ama...
“...”
Orada değildi.
Asıl önemli profesyonel olan Gaen Izuko, sözleştiğimiz parkta yoktu.
“Hmm?”
Çok beklettiğimiz için gitmiş miydi? Ya da öylece eve mi dönmüştü? Ama nereye gidecekti ki? Pek köylü sayılmazdı, üstelik bir hanımefendiydi; Oshino gibi dışarılarda yatacak hali yoktu... Ama buralarda hiç otel de yoktu. Komşu kasabaya mı gitmişti?
Tabii o cana yakın tavrıyla bölgedeki bir aileyi kendisini misafir etmeleri için ikna etmiş olma ihtimali de oldukça yüksekti...
“Bir dakika, olamaz,” diye söylendim sinirle. “Resmen yarı yolda mı bırakılıyorum?”
Kanbaru’ya baktığımda gözlerinin yandığını gördüm. Eyvah, Kanbaru’nun "senpai beni kandırıp gecenin yarısında boş bir parka getirdi" teorisi gerçekçi görünmeye başlıyordu.
Onurumun kurtulması için Gaen Hanım'ın burada olması gerekiyordu... Ama etrafa atılan bir bakış, buranın ıssız olduğunu gösteriyordu.
Hayır, dur. Sakin ol.
Buraya gelmemiz zaman almıştı ama daha aramamın üzerinden sadece üç saat geçmişti; bu kadar çabuk sabırsızlanıp gitmezdi. Gaen Hanım'ı o kadar tez canlı biri olarak görmüyordum. Elbette kıyamete kadar beklemesini umamazdım ama olayların sonunu görene kadar bekleyecek biriydi o.
Sırf bizi korkutmak için bir yerlere saklanmış olmalıydı. Öyle oyuncu bir kadındı (yani, umarım öyledir).
“Senpai, normal insanlar gecenin üçünde üç saat bekletilirse çekip giderler.”
“Haklı bir nokta ama buraya onunla randevu için gelmedik ki...”
Gecenin bir yarısı alemi gibi olurdu bu. Bir balıkçı günün bu saatine sabah bile diyebilirdi.
“Hmm... Nasıl biriyle buluşmaya çalışıyoruz acaba? Ah, tamam, söyleme. Sadakatim test ediliyor burada.”
“Edilmiyor, tamam mı? Aksine, benden biraz daha şüphe duyman için ne yapmam gerekiyor?”
Bir yanlış adımda sapık durumuna düşersin, diyecektim ki ilk ortaya çıktığında tam olarak öyle olduğunu hatırladım.
Bu kız pek çok açıdan ince bir çizgide yürüyordu...
Her neyse, Gaen Hanım'ın durumu açıklamasını istesem de, eğer burada değilse belki de gidip Kanbaru’ya görmeye çalıştığımız kişinin teyzesi olduğunu söylemeliydim. Ya da bu sonuç karşısında, eğer Gaen Hanım Kanbaru’yu korumayacaksa, en başta planladığım gibi alt dönemimi evine bırakmam gerekiyordu.
Öğğ, Oshino’nun üst döneminden beklenecek kadar güvenilmez biri, diye düşündüm şaşkınlıkla. Sonra başka bir ihtimal aklıma geldi.
Doğru ya.
Anormalliklere bulaşma tekeli bende değildi ya. Benim sokaklarda kaybolmam gibi, Gaen Hanım da buraya gelmek üzereyken bir tür doğaüstü olayla karşılaşmış ve bu yüzden buraya gelememiş olabilir miydi?
Eğer bu düşünce paranoyakça geliyorsa, varsın gelsin. Yardımcı olarak çağrılan Kanbaru ve benim aksime, Gaen Hanım bu sefer kasabaya asıl işi gereği, bir uzman sıfatıyla gelmişti. Bu anlamda, bir anormallikle karşılaşma olasılığı onun için bizden daha yüksekti.
Ve uzman olması, anormalliklerin kurbanı olamayacağı anlamına gelmezdi. Ne kadar ciddi olursa olsun her durumdan tereyağından kıl çeker gibi yara almadan kurtulacak diye bir kaide yoktu; Oshino bile Siyah Hanekawa ile kapıştıktan sonra berbat durumdaydı, değil mi?
Gerçekten de, büyük patron Gaen Hanım'ı Oshino ile bir tutamazdım. Ama ya biz duvarların ve çitlerin tepesinde denge oyunu oynarken, Gaen Hanım bu parkta o zırhlı savaşçı tarafından saldırıya uğradıysa ve şimdi benim yardımımı beklediği bir yere geri çekilmek zorunda kaldıysa?
Bu varsayım, benim yardımımı beklediği kısmına geldiğimde gerçekliğini tamamen yitirdi. Ama bunun ötesinde, o zaten hakkında en az endişelenmeniz gereken kişiydi. Başına bir şey gelme ihtimali o kadar düşüktü ki, gökyüzünden bir meteorun düşüp tam kafasına isabet etmesinden endişelenseydim daha iyiydi.
Yine de bunu hayal ettikten sonra, sadece ilk bakışta onu bulamadım diye arkamı dönüp eve gidemezdim.
“Kanbaru. Benim için bir şey yapmanı istiyorum.”
“Afiyet olsun ♪”
“Hayır, o değil. Belki anlamsız olacak ama ayrılalım ve parkın her karışını arayalım istiyorum.”
“Ah. Bizi bekleyen bu kişinin saklanıp bizi şaşırtmaya çalıştığı teorinde ciddisin yani?”
“Hayır.”
“Saklambaç teorisi o zaman.”
“Yeni teoriler üretme. Gölgeliklerde veya çalılıkların arasında bayılıp kalmış biri var mı diye bak, bunu kontrol etmek istiyorum. Bir şey bulursan bağır sadece.”
“Tamam. Bir şey bulursam çığlık atarım.”
“Çığlık atma. Beni tutuklatacaksın.”
“Pekala, ilgimi çekmeyi başardın.”
Ayaküstü için oldukça zekice sayılan bu cevaptan sonra Kanbaru koşarak uzaklaştı; görünüşe göre az önceki bitkinliğinden tamamen yenilenmişti. Elbette işin hepsini alt dönemime yaptıracak değildim, ben de ters yöne dönerek─
“Senpai! Buldum!”
“...”
İşin hiçbirini bana yaptırmamaya mı çalışıyordu, nedir?
Kendimi göstermek için elime hiç fırsat geçmiyordu.
Aslında Kanbaru, ben daha tek bir adım atamadan parkın dörtte üçünü taramayı başarmıştı; şimdi önümde bir yerlerdeydi.
Ona umutsuzca baktım ve bir salıncak gördüm. Kanbaru hemen yanında duruyordu.
Hmm?
Öee... Bana o kadar yüksek sesle seslenmesine rağmen, ne Gaen Hanım ne de bir başkası yanındaydı.
“Hayır, hayır. Bak. Yakından bak,” dedi Kanbaru yeri işaret ederek.
Daha doğrusu, tam salıncağın altını. Ve her şeyin ötesinde, orada sırtüstü uzanmış biri yatıyordu.
Salıncağın hemen altında horul horul uyuyordu.
Dünyanın en tehlikeli oyununu oynayan, o salıncağın altında kestiren figürü Kanbaru parmağıyla işaret edene kadar fark edemeyişimin bir sebebi vardı. Aradığım kişiden çok daha küçüktü; Bayan Gaen’in yarısı kadar, hatta ondan bile ufaktı.
Küçük demek yetersiz kalırdı, minicikti. Kendimi savunmak için söylemiyorum ama durum tam olarak buydu.
Yine de onu anında fark etmediğim için kendimden utanmalıydım. O altın saçlı, altın gözlü küçük kızı her şeyden ve herkesten önce görmeliydim.
“Shi-Shinobu!”
“Zzz.”
Uyuyordu. İnanabiliyor musunuz?
Her ne olursa olsun, Bayan Gaen ile buluşacağımız bu parkta, talihsiz bir kaza sonucu aramdaki bağın koptuğu eski vampirle, ruh eşimle, yani Shinobu Oshino ile sonunda yeniden bir araya gelmiştim.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.