Paslı Çatılar ve Eski Anılar

Birleşik kale, Yüce İmparatorluk.

Halk arasında sadece İmparatorluk olarak da anılan bu ülke, toprağın altından bolca çıkarılan demir cevherleri ve nadir metallerle güçlenmişti. Bu keşifler sayesinde halkı gelişmiş makineler üretebilmişti.

Gelişmiş teknolojileriyle bir yandan makineleri ilerletirken diğer yandan konutlarını, hatta silahlarını bile kusursuzlaştırdılar. Zengin metal rezervlerinden elde ettikleri demiri merkeze alarak akla gelebilecek her şeyi üretebiliyorlardı. Haliyle İmparatorluk’ta bitmek bilmeyen bir iş gücü arayışı vardı.

Yer altı kaynaklarını çıkarmak için dünyanın dört bir yanından gençleri topluyorlardı. O dönemde Iska’nın ustası Crossweil Gate Nebulis henüz on beş yaşında, tüyü bitmemiş bir delikanlıydı ve İmparatorluk’a göç eden diğer gurbetçilerin arasında yerini almıştı.

İmparatorluk başkenti, Harkenweltz.

On Birinci Cadde, çok kiracılı binaların yan yana dizildiği o yoğun bölge.

Geniş cadde; ahşap evler, uyduruk çelikten yapılma prefabrik binalar ve çiçeği burnunda çelik karkas yapılarla dolup taşıyordu. Yolun bir köşesinde, siyah saçlı genç Crossweil elindeki haritaya bakarak ilerliyordu.

Yapış.

Ayakkabısının tabanına yapışkan bir şey bulaştı. Büyük ihtimalle yere atılmış bir sakıza basmıştı. Belki de dökülmüş bir boya ya da mobilya tutkalıydı. Ayrımını yapamıyordu bile; bu durum ana caddenin ne kadar kaos içinde olduğunu, İmparatorluk başkentinin o bilindik kalabalığını ve gürültüsünü gözler önüne sermeye yetiyordu.

"Bir de şu duman kokusu..."

Geniz yakan kokunun kaynağını fabrikaların bacalarına kadar takip edebilirdi. Yerden çıkarılan demiri işlemek için bu tesislere ihtiyaç vardı ve kelimenin tam anlamıyla her yeri sarmışlardı. Bu yüzden havaya sinen kimyasal ve duman kokusu geniz yakacak kadar yoğundu.

"Böyle olacağını biliyordum ama bu kirli kasaba gerçekten benim evim mi olacak şimdi?.."

Sırt çantasını omuzlarında düzeltip yürümeye devam etti.

Hedefi yerleşim bölgesiydi. Öyle büyük malikanelere ya da lüks dairelere gittiği yoktu. Mahalle, gerektiğinde bir gecede dikiliveren türden prefabrik evlerle doluydu. Burası, çalışmak için İmparatorluk’a gelen ümit dolu gençlerin toplandığı geçici bir yerleşim yeriydi. Doğru sokağa sapıp adresi bulduğunda...

Kalacağı evi gördüğünde şaşkınlıktan donakaldı. Tabii kötü anlamda.

"...Bu nasıl bir hurdalık böyle?"

Prefabrik yapı son derece basitti. İncecik metal levhaları büküp öylece çatmışlardı. Hatta tek bir metal levhadan ibaretti denebilirdi. Duvarlar, yağmurun çamurun altında kalmaktan pas tutup sararmıştı.

"Buna gerçekten ev denebilir mi? Daha çok barakaya ya da depoya benziyor. Taşradaki köpek kulübeleri bile bundan daha konforludur..."

Bugünden itibaren burası onun yuvası olacaktı.

Kabullenmekte zorlandığı bu gerçekle yüzleşirken tereddütle kapıyı çaldı. Cevap gecikmedi:

"Evde kimse yok."

"......Ha?"

"Kimse yok dedik ya."

Bir kız çocuğunun sesiydi bu. Tatlı bir tonu olsa da çirkin bir sertlik barındırıyor, bıkkınlığını hiç saklamıyordu.

"Hadi ama! Bal gibi de birileri var işte! Daha yeni cevap verdin!" Kapıyı bir kez daha çaldı. Bu sefer yumruğuyla gümletti. "Açın şu kapıyı!"

"Evde kimse yok!"

"Yalancı!"

"Faturalar için geldiysen maaşımızı beş gün sonra alacağız, o zaman gel. Bir şey satmaya geldiysen bir kuruşumuz yok ama on yıl sonra şansını tekrar deneyebilirsin."

"Hayır, ben..."

"Kapa çeneni!"

Kapı bir anda ardına kadar açıldı.

Yanık tenli, saman sarısı saçlı bir kız kapıyı roket hızıyla savurduğu bir tekmeyle açmış, ayağı doğrudan Crossweil’ın suratına yönelmişti.

"Gah!"

Crossweil peş peşe gelen tekmelerin etkisiyle yere serildi. Kız, tam da yüzünün üzerine tünemiş bir halde tepesinden ona bakıyordu. Merakla başını yana eğdi.

"Hımm? Seni sanki bir yerden gözüm ısırıyor."

"..."

Kız onu o kadar evire çevire dövmüştü ki genç çocuk hâlâ kıvranarak acı çekiyordu.

Kız yüzünü iyice inceledi.

"Aaa, senmişsin ya Crow." Yanık tenli kız gülüverdi.

Eve Sofi Nebulis. On beş yaşındaki, uzaktan akrabası olan üvey kız kardeşi. Onu en son iki yıl önce görmüştü ve o günden bu yana ne görünüşü ne de huyu değişmişti.

"Mazi canlandı gözümde. Bir deri bir kemiksin ama boyun uzamış. Eskiden beraber banyo yapardık da şampuanı sevmediğin için kaçıp dururdun."

"...Burnum sızlıyor," diyebildi genç çocuk sadece.

"Aferin, burayı iyi bulmuşsun. Başkentin yolları öyle arapsaçıdır ki kesin kaybolursun sanmıştım, yalan mı?" Eve kahkahayı bastı. "Eh, bugünden itibaren üç kişi oluyoruz desene. Eğlenceli hale getirelim, ne dersin?"

Jandarma dairesini andıran o hurda ev (en azından Crossweil’a göre öyleydi).

Eve onu içeri davet etti.

"...Hâlâ acıyor."

"Ha-ha-ha, amma uzattın. Burnun dizimle hasret giderdi, hepsi bu."

"Senin iyi biri olduğuna dair tüm anılarım hayal ürünüymüş demek ki..."

"İyi biriyimdir bir kere. Al, biraz su iç."

İnsan böyle bir durumda çay ikram etmez miydi normalde?

Ama Crossweil bu lafı sineye çekti, dilini tuttu. Lüks sayılacak çay gibi şeylere sahip değillerdi. Kahve zaten hak getire. Evin içini gördüğü an durumun vahameti açıkça ortaya çıkmıştı.

"Şey..."

Eve’in eline tutuşturduğu bardak yerde duruyordu.

"Masasız mı yaşıyorsunuz siz?" diye sordu.

"Ancak kalabalık eder, yatacak yeri daraltırdı. Oda zaten küçücük."

Misafirler için bir minder bile bulunmayan sert ve soğuk zemine oturdu. Çamaşır makinesi ve buzdolabından başka söze değer tek bir mobilya yoktu. Ne masa ne bir raf. Evde gardırop da bulunmadığından, kıyafetler düzgünce katlanıp bir köşeye yığılmıştı. Büyüme çağında bir delikanlı olan Crossweil, köşede duran iç çamaşırlarını fark edince gözlerini nereye dikeceğini bilemedi. Eve ise durumu hiç ama hiç umursamıyordu.

"İmparatorluk’a çalışmaya gelen gençler için gayet sıradan bir durum bu."

"İmparatorluk’un biraz daha görkemli olacağını sanıyordum."

"Onun için orta sınıftan falan olman lazım," dedi kız hiç istifini bozmadan. "Ama diğer ülkelere kıyasla burada madenci olarak çok daha iyi kazanıyoruz. İmparatorluk’a çalışmaya gelmemizin, senin de kalkıp buralara kadar sürüklenmenin tek sebebi bu zaten."

"Maaşlar o kadar iyiyse bu evin hali ne böyle?"

"Kazancımızın yarısını her ay memlekete gönderiyoruz. Hem nesi varmış buranın? Böyle virane bir yerde yaşamanın da kendine göre bir tadı var. Ah, doğru ya, iş meselesi." Eve ellerini birbirine vurdu.

Odanın bir köşesinde birikmiş yiyecek ve ivır zıvır yığınının yanına gitti. Eşya dağını yararak içinden bir elektrikli testere ile çivi tabancası çıkardı.

"Al bakalım."

"...Ne?"

Aletleri çocuğun eline tutuşturduktan sonra yine istifini bozmadan parmağıyla tavanı işaret etti.

"Son zamanlarda çatı su akıtıyor. Ahh, yardım edecek bir çift elin daha çıkıp gelmesine nasıl sevindim anlatamam."

"Eve geri dönsem olur mu?.."

Dünyanın en büyük ülkesi, göz alıcı şehir sokakları ve baş döndürücü gelişmişlikte makineleriyle tam bir medeniyet beşiğiydi. Gençlerin iş bulması için dünyadaki en ideal yerdi.

Ona böyle öğretilmiş, o da buna inanmıştı.

Dünyanın dört bir yanındaki tüm gençler de İmparatorluk’u muhtemelen böyle hayal ediyordu.

" hepsi yalanmış..."

İmparatorluk’un refahından gerçekten payını alanlar sadece orta sınıf ve üzerindekilerdi. Nüfusun yüzde kırkını oluşturan alt tabaka ise sadece çalışmak için yaşıyor, ellerine geçen üç kuruşla uyduruk prefabrik evlerde sürünüyordu.

"Daha çok para kazanmak için gelmiştim buraya. Memleketteki evden daha dar ve virane bir yerde yaşayacağımız aklımın ucundan geçmezdi."

Kafasını kaldırıp berrak gri gökyüzüne baktı. Çelişkili bir ifade gibi görünse de başka türlü nasıl tarif edeceğini bilmiyordu. Gökyüzü hem berrak hem de griydi. Fabrikalardan durmaksızın yükselen duman yüzünden kasvetli bir renge bürünmüştü.

"Dumandaki zehir yukarı çıkıyor, sonra yağmurla tekrar tepemize yağıyor. Bu yüzden çatıyı yamamamız şart..."

Tavadaki devasa deliğin üzerine metal plakaları çiviliyorlardı. Nihayetinde bu geçici bir çözümdü. Deliği kapatsalar bile asit yağmurları yağmaya devam edecek ve o metalleri kemirecekti, buna adı gibi emindi.

"Aa? Sen...?" Giriş tarafından bir ses geldi.

Süpermarket poşeti taşıyan bir kız başını kaldırıp onu gördüğü an yüzü aydınlandı.

"Biliyordum! Sen olduğunu biliyordum Crow! Her an geleceğini tahmin etmiştim zaten!"

Coşkuyla el salladı.

"Görüşmeyeli o kadar uzun zaman oldu ki," diye devam etti. "Ne kadar da büyümüşsün!"

"Alice! Gerçekten çok oldu."

Alicerose Sofi Nebulis... Crossweil’ın diğer üvey kız kardeşi. Eve ve Alicerose ikizdi; Eve birkaç dakika ile büyük olanlarıydı. Yüz hatları ve boy bos olarak birbirlerinin ikizi olduklarını hatırlıyordu ama...

"...? Ne oldu Crow?"

"Şey... Yok bir şey, sadece..."

Çatıdan inip Alicerose’un karşısına geçti. Karşısındaki kız son iki yılda serpilmiş, son derece alımlı bir genç kadına dönüşmüştü. Göz alıcı sarı saçları rüzgarda ipek gibi dalgalanıyor, yakut kırmızısı gözleri heybetli ve asil bir duruş sergiliyordu. Yüzünün keskin hatları ve kan kırmızısı dudakları zarafet saçıyordu.

Bir de vücut hatları vardı tabii. Elbisesinin altından belli olan dolgun göğüsleri hiç de öyle gelişmekte olan bir çocuğunki gibi durmuyordu. Açık konuşmak gerekirse Eve’in ikizi, hatta ondan küçük olma ihtimali yok gibiydi.

"Şey, büyük kardeşin sen olduğuna emin misin Alice? Eve küçük olanınız olmasın?"

"Ha? İlahi Crow, neden bahsediyorsun sen," diyerek kıkırdadı Alicerose.

"Eve duyarsa çok kızar, biliyorsun değil mi? Zaten—"

"DUYDU'M BİLE!"

Kapı pat diye açıldı ve diğer kardeş başını dışarı çıkardı.

"Sen var ya, Crow!" Eve gelip Alicerose’un yanında durdu. "Beni ilk gördüğünde hiç de böyle tepki vermemiştin! Alice’i görünce niye ağzının suyu aktı senin?"

"Ha? Şey, sanırım yanlış anladın... Ayrıca beni karşıladığında kafama tekme atmıştın, hatırlatırım. Farklı davranmam çok normal değil mi?"

"Kapa çeneni! Buradaki büyük kardeş benim. Bana saygı duymayı öğrensen iyi edersin!" Eve elini kalçasına koyarak bağırdı.

İkizlerden Eve, son iki yılda pek fazla gelişme gösterememişti. Alicerose ise o kadar olgunlaşmıştı ki dışarıdan bakan biri onu kolaylıkla abla sanabilirdi.

"Uf, ne olmuş yani boyum kısaysa? Ne olmuş çocuk gibi görünüyorsam?" Dudaklarını büzüp somurttu. Bu hali onu daha da çocuksu kılıyordu ama bunu dile getirse daha çok öfkeleneceğini iyi biliyordu.

"Eve, Crow'u böyle zor durumda bırakmamalısın..."

"Sene hepsi senin yüzünden!"

"Iyy! Ne-ne yapıyorsun Eve?!"

Eve, Alicerose'un sırtına tırmanmış, dengesini sağlamak için de tesadüfen ikizinin dolgun göğüslerine yapışmıştı.

"Bunlar da ne böyle?! Şu avuçladığım devasa şeyler de neyin nesi? Kesin benim büyümemi sağlayacak bütün besini bunlar emiyor!"

"E-Eve?!" Elletilmenin utancıyla Alicerose'un yüzü kıpkırmızı kesildi. "B-bırak artık... Crow bakıyor!"

"Asıl onları sergileyen sensin! Herkes bana berbat bir abla olduğumu söylüyor. Senin yüzünden gelişimimi tamamlayamadığımı düşünüyorlar!"

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.