Yazın sıcağı ve nemiyle ağırlaşan rüzgar, o gece dağdaki ağaçları hışırdatıyordu. Tapınaktan dışarı tek bir adım atmak bile bizi böceklerin ve yaban hayvanlarının fısıltılarıyla baş başa bırakıyordu; sanki doğa, biraz daha ileri gitmeye cüret edersek üzerimize çökeceğine dair bizi uyarıyordu. Tıpkı bir video oyununda harita değiştirmek gibiydi.
Hiç çok ani bir şekilde arkanıza döndüğünüzde, dünyanın sanki tüm kaplamaları yüklemeye vakti olmamış da geriden geliyormuş gibi takıldığını gördünüz mü? Sanki bir simülasyonun içindeymişsiniz gibi... Bu başıma sık gelir ama belki de sadece bana özel bir durumdur.
Neyse, bu tuhaf bilimkurguvari düşüncenin hikayemle bir ilgisi yok.
“S-Senpai? Hala orada mısın?”
“E-Evet. Buradayım.”
Ben aramızdaki bağı koparmadan konuşabileceğimiz kadar bir mesafede beklerken, Iroha işini halletmekle meşguldü. Açık konuşmak gerekirse, işini halletmek derken kibarlaştırmaya çalışıyorum. Ama belki de bu kadar açıklama yapmama gerek yoktu.
Tuvaletini yapıyordu. Tapınağın içinde tuvalet yoktu, bu yüzden dışarı çıkmak zorundaydı. Durumu bu kadar doğrudan ifade etmenin pek zarif olmadığını biliyorum ama gerçekler böyle, beni affetmek zorundasınız. Hem "tuvalet" kelimesi yeterince üstü kapalı bir tabir, değil mi? Gerçek bir tuvalet odasına gitmediğini anlamışsınızdır herhalde?
Sanırım durumu daha da kötüleştiriyorum.
Her neyse, o tapınağın derdi neydi öyle? Bir aşk oteline benzetmek için o kadar çaba sarf edip de içine bir tuvalet koymayı akıl edememek... Belki de bunu düşünecek kadar hayat simülasyonu oyunu oynamamışlardı.
“Ş-Şu an ne yapıyorsun?” diye sordu Iroha. “Beni kayda falan almıyorsun, değil mi?”
“Anlambilimin güzelliği üzerine kafa yoruyorum.”
“Ciddiyim. Ne yapıyorsun?”
Öğğ. Neden bu kadar önemsiyordu ki? Durumu tuhaflaştırmamak için elimden geleni yapıyordum ama o hiç yardımcı olmuyordu.
“S-Sakın iğrenç bir şey yapma, tamam mı? Ve dinleme!”
“Biliyorum. İstersen daha uzağa gidebilirim.”
“Hayır!”
“Of! En azından bağırmayı kes.”
Bu gidişle civardaki bir ayının veya başka bir şeyin dikkatini çekecekti.
“K-Kusura bakma! Sadece böyle zifiri karanlık bir yerde yalnız kalmak istemiyorum! Resmen yüzde bin korku havası var burada, o yüzden lütfen orada kal!”
“İyi be. Çabuk ol bari.”
“D-Deniyorum!”
Bazen gerçekten çok talepkar olabiliyordu. Dinlemem yasaktı, uzaklaşmam yasaktı... Gerçi ben de böyle bir yerde yalnız kalmak istemezdim. Yine de, Iroha gibi arsız bir kızın bile birilerinin onun çiş yaparken çıkardığı sesleri duyma ihtimalinden bu kadar utanması beni şaşırttı. Bu yeni bir keşifti; onun bu kadar utandığına daha önce sadece kendisine çocuk gibi davranıldığında şahit olmuştum. Şahsen, psikolojik travmaları bir zorbalık aracı olarak kullanma gibi bir alışkanlığım yoktu.
Ona zorbalık yapmayacaktım ama Iroha’nın utandığını düşünmek aklıma tuhaf bir fikir getirdi. Onu biraz daha zorlasam ne olurdu? Daha da fazla utandırsam?
Belki de o aşk oteli bozması tapınağın tuhaf atmosferinden kaynaklanıyordu ama normalde yaptığı gibi beni terslemesi düşüncesi bile tuhaf bir şekilde sevimli geliyordu. Eğer onu daha da zorlarsam, acaba daha da sevimli bir tepki verir miydi?
Bir dakika.
Bu o dürtü değil miydi? Sevdiğin kişiye karşı kötü davranma dürtüsü? Her zaman bir şehir efsanesi olduğuna inandığım o dürtü? Bu, gerçekten var olduğu anlamına mı geliyordu?
Dur bakalım. Kendi kendime gelin güvey oluyorum.
Böyle bir şeyin olması için Iroha’dan hoşlanıyor olmam gerekirdi ki bu, elimde zerre kanıtı olmayan bir hipotezdi. Kendi değer sistemim gereği romantizmi her zaman reddetmiştim, dolayısıyla ondan hoşlanıyor olamazdım.
Bunları düşünmenin bile aptallık olduğunu gayet iyi biliyordum. Ama en azından bu sayede Iroha’nın çıkardığı seslere dikkat edecek halim kalmamıştı. Düşününce, ne kadar zeki olursa olsun pek mantıklı davranmıyordu. Eğer sesten bu kadar utanıyorsa, neden benden sadece birazcık daha uzakta beklememi istemiyordu ki? Eğer korkunç bir şey olsaydı, ben—
“VİİİİİİİYYYK!”
Gördünüz mü? Tam da böyle kulak tırmalayan bir çığlık atıverirdi.
Bekle.
“Iroha?!”
“S-S-Senpai! Ç-Çabuk buraya gel! Şuna bak!”
“Hayalet falan varsa hallederim. O tapınaktan aldığım muskalar yanımda, unuttun mu?”
“Sokak köpeği sürüsü bu!”
“Hapı yuttuk.”
Çalıları yarıp Iroha’nın çığlığının geldiği yöne doğru koştum. Onu yerde büzülmüş bir halde buldum. Üç sokak köpeği etrafını sarmış, üzerine doğru geliyordu.
Köpek uzmanı değilim ama bunlar kesinlikle çivava veya süs köpeği gibi küçük cinsler değildi. Pitbull veya Akita gibi iri kıyımdılar. Yani tamam, her şey cüsse demek değil, çivavalar da korkunç olabilir ama konumuz bu değildi.
Buradaki asıl iblisler, etrafta yaban köpekleri gezerken tapınağın içine bir tuvalet yapmayı akıl edemeyen Kageishi ailesiydi! O şeyi tasarlarken akıllarında tek bir şey olduğu belliydi ve bu kesinlikle çevre güvenliği değildi. Onların ancak azgın ergenlerin zekasına sahip oldukları çıkarımını yapabiliyordum.
“Bu kötü,” dedim. “Gerçekten kötü. Bu üçü nereden çıktı acaba?”
“B-Bittik, değil mi? Resmen... resmen yaban köpeği gibi hırlıyorlar!”
“Hepsi de epey yapılı. Sokak köpeği olmalarına rağmen iyi beslenmişe benziyorlar.”
“Belki de bizim gibi insanların etini yiyorlardır!”
“H-Hey, sakin ol biraz, tamam mı?”
Iroha’nın ani haykırışıyla irkilip sıçrayan köpekler, sanki dövüşe hazırlanıyormuş gibi zıt yönlere dağıldılar. Vahşi hayvanlar için dikkate değer bir zeka sergiliyorlardı. Bu da benim de saksıyı çalıştırmam gerektiği anlamına geliyordu.
“Ayağa kalkabilir misin, Iroha?”
“Evet! Ben— Aah!” Iroha aniden elektrik çarpılmış gibi bir ses çıkardı ve ayağa kalkma girişimi tekrar yere kapaklanmasıyla sonuçlandı. “I-Iııh...”
Iroha, bileğini tutarken dişlerini sıktı. Kıyafetine uygun geleneksel sandaletleri ayağından fırlamış, bileğinin üst kısmında kırmızı bir şişlik belirmişti. Köpekleri görünce irkilip düştüğünde bileğini burkmuş olmalıydı.
Kaçmak bir seçenek değildi. Tek çaremiz bu üç köpeği bir şekilde savuşturmaktı.
“Elimizden gelen tek şey bu...”
Yola çıkmadan önce, böyle bir gezide karşılaşılabilecek sorunlar ve çözüm yolları hakkında internette biraz araştırma yapmıştım. Felaketler, tekne kazaları, köpekbalığı saldırıları, otobanda yolda kalma vesaire. Tabii ki araştırmama yaban köpeği saldırıları da dahildi ama bu bilgiyi kullanmak zorunda kalacağımı hiç düşünmemiştim.
“Gözünü köpeklerden ayırma Iroha. Yavaşça ve sakince arkadaki ağaca doğru geri geri gitmeye çalış. Ayağa kalkmana gerek yok.”
“Tamam!” Iroha’nın sorgusuz sualsiz talimatlarıma uyması beni rahatlatmıştı.
Köpekler grup halinde saldırdıklarında, genellikle birden fazla yönden hamle yaparlardı. Eğer siz fark etmeden arkanıza dolanıp kör noktanızdan saldırırlarsa, bu ölümcül olabilirdi. Iroha sırtını ağaca yasladığı sürece, arkadan saldıramazlardı.
Yaban köpeğiyle başa çıkma kuralı bir: Eğer grup halindelerse, arkana sızmalarına izin verme.
“Hava durumunu tahmin etmek gibi olacak ama... Hop!” Sandaletimi ayağımdan çıkarıp fırlattım. Hani ilkokul çocuklarının hava durumunu tahmin etmek için yaptığı o oyun gibi. Sandalet, sanki ağır çekimde bir kavis çizerek köpeklerin tam ortasına indi. Ardından telefonumun fenerini açıp, en yüksek sesle havlayan ve en iri olanın (muhtemelen liderin) önüne fırlattım.
“N-Neden sandaletini çıkardın? Şimdi kaçamazsın ki!”
“Zaten kaçamazsın, değil mi? Bu durumda tek seçeneğimiz onları kovalamak.”
“A-Ama beni bırakıp gidebilirdin ve—”
“Seni bırakmıyorum!”
“A-Ama telefonunu bile fırlattın! Ne yapıyorsun sen?!”
“Sonra alırım. Zaten pek bir seçeneğimiz yok. Onlarla aramızda bir bariyer oluşturmanın tek yolu bu.”
“Bariyer mi? Işıkla mı? Ezik bir RYO’da değiliz, biliyorsun değil mi! Yani tamam, bununla sonra dalga geçebilirim ama şu an tehlikedeyiz!”
“Dalga geçmiyorum. İnternette bir hayvan davranış uzmanı, böyle durumlarda bunu yapman gerektiğini söylüyordu.”
Dikkatlerini dağıtmak için onlarla aranda bir çeşit engel oluşturman gerekiyordu ve bunun fiziksel veya zihinsel bir engel olması fark etmiyordu. Tabii ki bu sadece geçici bir önlemdi.
Yaban köpeğiyle başa çıkma kuralı iki: Onlarla arana bir şeyler koy.
Yaban köpekleri oldukları yerde kalıp tüylerini dikerek şüpheli bir tavırla sandalet ve telefondan oluşan bariyere dik dik baktılar. Onlar bununla meşgulken, etrafa göz gezdirip yakınlarda gördüğüm bir dal parçasını kaptım. Amacıma uygun olacak kadar uzun ve kalındı, avucuma da tam oturmuştu. Birkaç deneme sallayışı yaptım. İşe yarayacağından emin olduğumda dudaklarımda bir gülümseme belirdi ve fırlatmaya hazırlandım.
“Sakın bana onunla dövüşmeyi planladığını söyleme Senpai?! RYO’larda bile sopalar sadece başlangıç kasabalarında kullanılır! Bununla kazanabileceğini sanmıyorsun, değil mi?” Sesindeki endişe belli oluyordu ama içinde bulunduğumuz duruma rağmen bana laf sokmadan edemiyordu.
“Ne? Bilmiyor musun?” diye sordum Iroha’ya dönerek. Elindeki selvi dalını (yani, muhtemelen selvi değildi ama neyse) havaya kaldırdım. “Sopalar, tüm köpekbalığı filmlerindeki en güçlü silahtır.”
“Kimse köpekbalığı filmi izlemez ki şapşal!”
“Kes sesini! En azından kazanabileceğime inanmam lazım! Eğer plasebo etkisi yanımda olmazsa hiçbir şeyim kalmaz!”
“Hani sen gerçeklere ve mantığa tapıyordun?! Onlara ne oldu şimdi?!”
"Plasebo" tanımını biraz zorladığımı biliyordum ama ne yaparsınız, çaresizdim. Sopamla silahlanmış bir halde kükreyerek önümdeki köpeğin üzerine atıldım.
Yaban köpeğiyle başa çıkma kuralı üç: Bir sopa falan kap ve şansın bol olsun.
Son kural biraz havada kaldığı için üzgünüm. Eğer yaban köpeklerini nasıl kaçıracağınızı gerçekten öğrenmek istiyorsanız kendiniz araştırın, çünkü ben bunu açıklayacak kadar bilgi sahibi değilim.
Neyse.
Uzun lafın kısası, o köpeklere karşı kazandım. Onlarla dövüşmeme bile gerek kalmadı; çaresiz kükreyişimden o kadar korktular ki acınası bir inlemeyle kaçıp gittiler. Sana bir can borcum var, gizemli internet uzmanı.
“Ha... ha! Kazandım! Ben kazandım!” İçten, gür bir kahkaha patlattım.
“Şu silahı elinden bırakıp yüzündeki o ürkütücü gülümsemeyi silsen mi artık? Gerçi, elimdeki şeye silah dediğim için özür dilerim.”
“Kusura bakma. Adrenalin tavan yaptı da.”
Gecenin köründe, dağın başında vahşi köpeklerin saldırısına uğramak benim için bir ilkti, anlarsın ya. Japonya’daki gençlerin kaçı böyle bir şeyi bizzat yaşadığını söyleyebilir ki?
“Aman, unutmadan. Sana önemli bir şey sormam lazım Iroha.”
“Beni ısırmadılar ya da tırmalamadılar, yani kuduz falan olmayacağım.”
“Onlar gelmeden önce çişini bitirebilmiş miydin?”
“Yani benim yaralanmamdan çok bunu mu dert ediyorsun?”
“E herhalde, önemli bir mesele sonuçta, değil mi?”
Böyle şeyleri düşünmek önemliydi. Zamanlama çok kötüydü ve eğer boşaltım sistemi altüst olursa hastalanabilirdi. Bir hız koşusu yaparken yükleme sürelerini hesaba katmakla aynı mantıktı bu.
“Önemli tabii ama nezaket de önemli! Terbiye konusunda kendini biraz geliştirmen lazım!”
“Tamam, tamam, geliştiririm. Ee? Bitirdin mi işini?”
“O kadar korktum ki artık çişim falan gelmiyor.”
“Mantıklı. Ayağa kalkabiliyor musun?”
“Şey... Sanırım hayır.” Iroha gergin bir şekilde gülüp ayağını işaret etti. Hâlâ yerde oturuyordu. Şişmiş ayak bileğinde, düşerken keskin bir taşa çarpmış gibi duran küçük bir kesik vardı.
“Buradaki tek sorunun acı değil. Bekle biraz.”
Yarayı dezenfekte etmek gerekiyordu. Iroha’yı yakındaki bir kayaya oturttum ve tapınak binasına doğru koştum. Bir ilk yardım çantası aradım ama bulamadım; dezenfektan niyetine geçecek başka bir şey de yoktu. Yatağımızın yanındaki minibarın içine yüz yen fırlatıp bir şişe su aldım. Yanıma da (nedense oraya saçma sapan miktarda istifledikleri) havlulardan iki tane kapıp Iroha’nın beklediği yere geri döndüm.
“Ben yokken köpeklerin seni mideye indirmemiş olmasına sevindim.”
“Kötüyü çağırmak istemem ama bu bir korku filmi olsaydı muhtemelen ölmüştüm.”
“Öyle ama bu gerçek hayat. Ver bakayım ayağını.”
“Ha? B-Bekle! Bekleeee!”
“Tekmeleme beni be aptal!” Iroha’nın önünde diz çöktüm ve tuvaletini kalçalarına kadar sıyırdım. Tekmelemeyi bıraksın diye bacaklarını sıkıca tuttum; yüzü kıpkırmızı olmuştu. “Tuhaf bir şey yapmayacağım, tamam mı? Sadece yaranı yıkayacağım.”
“A-Anladım, peki o zaman...”
Nihayet sakinleşti. Gerçekten de tam bir baş belasıydı.
“Canın yanarsa söyle, tamam mı?”
“Tamam. Kibar ol ama.”
Şişedeki suyu yaranın üzerine boşalttım ve nemli havluyla hafifçe tampon yaptım. Bacağı her temasımda seğirirken zihnimin birazcık da olsa dağılmasına engel olamadım. Zamanı olmadığını kendime hatırlatarak bu düşünceleri kafamdan attım ve temizlik işini bitirdim. Kanama durunca diğer havluyla güzelce sardım.
“Tamam, şimdilik elimden gelen bu. Ama ne olur ne olmaz, bir an önce dezenfekte etsek iyi olur.”
“Nasıl bu kadar iyi yapabildin bunu? İzci falan mıydın?”
“Acil durumlar için temel ilk yardım bilgilerini bilmek mantıklı olanıdır. Doktor değilim elbet ama ne yapılması gerektiğiyle ilgili birkaç şey okumuştum.”
“Her konuda o kadar iyisin ki artık biraz ürkütücü olmaya başladı.”
“Değilim be. Eğer gerçekten iyi olsaydım kanamayı daha iyi durdururdum, ayrıca yaranın tam temizlenip temizlenmediğinden bile emin değilim. Herhangi birinin bildiği kadarını biliyorum işte.”
“Bak, her konuda en temel şeyleri bu kadar iyi biliyor olman yeterince tuhaf zaten ama seninle dalga geçemeyecek kadar yorgunum.”
Nedense bu sözü beni daha da gıcık etti. Normalde onun ne kadar tuhaf olduğunu yüzüne vuran ben değil miydim? Şimdi de aşırı normal olduğum için mi bana tuhaf diyordu?
Bilemedim...
“Vakit kaybetmeyi bırakalım da şu dağdan aşağı inelim artık,” dedim.
“Ha? Şimdi mi?”
“Evet. O yarayı dezenfekte etmeden öylece bırakmak çok riskli.”
“Şey, tamam ama... Neden öyle duruyorsun?”
“Neden sence? Bin sırtıma.”
“Ay.”
Dizlerimi büküp Iroha’ya sırtımı dönerken, bir yandan da yola çıktığımızı haber vermek için Ozu’ya hızlıca bir LIME mesajı attım. Dikkatli olmalıydım. Iroha’ya çocuk gibi davranıldığı için utanıp arıza çıkarmasıyla uğraşmaktansa, o vahşi köpeklerle bir kez daha yüzleşmeyi tercih ederdim.
“Bu tip şeylerden nefret ettiğini biliyorum ama bu seferlik idare et lütfen.”
“Hıh. O dezenfektan gerçekten o kadar önemli mi? Tapınakta dinlensem olmaz mıydı?”
“Olmaz. Unutma, sen benim için sadece herhangi bir kouhai değilsin; en yakın arkadaşımın kız kardeşisin. Ozu —tek dostum— seni bana emanet etti ve sen yaralandın. Sağlığını daha fazla riske atacak hiçbir şey yapamam.”
“Hmph. Abime karşı kendini ne kadar borçlu hissettiğini biliyorum zaten...”
Yine bana kızıyor gibiydi ama daha sinsi, kapalı bir tavırla. Şu kızları, havanın durumu kadar sık değişen zihinlerini ve ruh hallerini hiçbir zaman anlayamamıştım. Yağmur mevsimi dışındaki zamanlardan bahsediyorum tabii.
“Sızlanmayı bırak da bin artık.”
“Öğğ. Tamam, tamam! Sakın sonra bununla benimle dalga geçme, anlaştık mı?”
“Senin aksine, ben ileride birine zorbalık yapmak için koz biriktirme işiyle uğraşmıyorum. Belki bu sana nazik olmamanın ne kadar kötü bir şey olduğuna dair bir ders olur.”
“Biliyorum, biliyorum... Öğğ, bu çok aşağılayıcı!” Iroha ellerini çekinerek omuzlarıma koydu. “Affedersiniz...” Kapasitesinin yettiği en yüksek nezaket seviyesi bu iki kelimeydi herhalde. Neyse, ağırlığını yavaşça üzerime verdi.
O şeytani et torbalarını sırtımda hissedebiliyordum; ağırlığını ve o şeytani et torbalarını sırtımda... Dişlerimi sıkıp ayağa kalktım. Bu arada, bu bir yazım hatası falan değildi. Bazen önemli şeyleri tekrar etmek gerekir.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.