Kasabamızın bir tren istasyonu vardı. Yıllar içinde etrafındaki bölge epeyce değişmişti. Gökdelenler, devasa ofisler, pahalı mağazalar ve restoranlar Mantar gibi türemişti. Burası durmaksızın yükselen bir çekim merkezi gibiydi; havanın kararmasıyla birlikte atmosferi tamamen başkalaşıyordu.
Gündüzleri, okul çıkışı takılmaya, randevulaşmaya gelen liselilerle dolup taşardı. Gece olduğunda ise bambaşka bir çehreye bürünürdü: Sosyetenin şık simalarının uğrak mekânına dönüşürdü. Aşırı pahalı takımları içindeki çapkın adamlar ve kibirli kadınların kadeh tokuşturduğu, zarif ve klas bir akşam havası çökerdi.
Her gün bu iki farklı manzarayı yukarıdan izleyen kırk sekiz katlı devasa bina, Gece Yarısı Kulesi olarak anılırdı. Çoğu insan istasyonu tarif ederken burayı nirengi noktası alırdı.
İşte ben de o Gece Yarısı Kulesi'nin otuzuncu katındaki lüks bir restoranda oturmuş, pencereden şehir ışıklarını izliyordum. Saat sekizdi. Böyle özel bir an için sakladığım Amani takım elbisemi giymiş, Mashiro'nun gelmesini bekliyordum.
Cama vuran belirsiz aksim neredeyse beni güldürecekti. Böyle giyinmiş bir liseliyi ne sıklıkla görürdünüz ki? Yine de benim gibi son derece sıradan biri bile doğru giyindiğinde göze hoş görünebiliyordu; hakikaten fena durmamıştım. Buraya bir yetişkin taklidi yaparak rezervasyon yaptırmıştım, bu kılıkla yakalanacağımı hiç sanmıyordum.
Kendi halimde takılırken yaşça büyük bir adam yaklaştı; garsondur.
"Misafiriniz geldi efendim."
"Teşekkürler. Selam Mashiro. Üstündeki çok yakışmış." Garsonun arkasında çekingen bir tavırla duran kıza gülümsedim.
Üzerinde şık, mavi bir elbise vardı. Belindeki ince kemeri gösterişsiz, altın rengi bir tokaya sahipti. Kıyafeti iddialıydı ama asla rüküş durmuyordu. Elbisenin üst kısmı biraz açık olup beyaz cildini ortaya çıkarsa da müstehcenlikten ziyade narin bir hava katmıştı.
Saçları toplanmış, dudakları boyanmış, makyajı eksiksiz yapılmıştı. Karşımda tam anlamıyla en büyüleyici haliyle duran bir Mashiro vardı.
Yüzü kıpkırmızı kesilen Mashiro, garsonun çektiği sandalyeye kaskatı bir şekilde oturdu. Kolları ve bacakları o kadar senkronize hareket ediyordu ki adeta bir robotu andırıyordu. Kendimi tutamayıp güldüm.
"G-Gülmesene!"
"O kadar gerginsin ki komik duruyor."
"Kapa çeneni. Burası gibi saçma sapan lüks bir yer seçtiğin için senin suçun."
"Ne? Beğenmedin mi?"
"Hayır, beğendim de... Burası için fazla küçük hissettim."
"Yok canım, buraya ait olup olmadığına sadece sen karar verirsin."
"Yine de çok pahalı görünüyor... Babamdan istesem öderdi, biliyorsun değil mi?"
"Randevuya çıktığı kızın babasına hesabı kitleyen nasıl bir adamdır Allah aşkına? Olamaz öyle şey."
O kadife sesiyle bir kadına nasıl davranılacağını hiç bilmediğimi söyleyip beni haşladığını duyar gibiydim. Ayrıca kızıyla gerçek bir randevuda olduğumu öğrenirse muhtemelen önümüzdeki haftayı göremezdim.
"Hesap için endişelenme. İttifak'ın bütçesini kullanacağım."
"Bütçeyi mi?"
"Aynen. İttifak'ın durumu para açısından gayet iyi şu sıralar. Kişisel şeyler için kullanmam elbette ama takıma faydası dokunacaksa harcamaktan çekinmem."
Mashiro gözlerini dikip bana baktı. "Ama ben... Yani sizin oyun işlerine yardım etmiyorum ki?"
"Doğru. Şimdilik her şeyi anlatamam ama bu akşam burada yemek yememizin İttifak ve faaliyetleriyle bir ilgisi var."
"Ha?"
"Kafana takma. Sadece yemeğin tadını çıkar."
"P-Pekala. Şey, menüler nerede?"
"Menü yok. Üç kaplık fiks menü gelecek."
"A-Anladım."
Babasının servetine rağmen Mashiro böyle lüks restoranlara pek alışkın değil gibiydi. Huzursuzca kıpırdanıyor, gözleri fıldır fıldır etrafta dönüyordu.
Tabii benim de alışkın olduğum söylenemezdi. Buraya daha önce bir kez gelmiştim, o da Sumire'yi kendi tarafıma çekmek içindi. O zaman başarısız olmuştum ama bu ziyaret beni bugüne hazırlamıştı. Onu bize katılması için tehdit edemezdim, bu yüzden işimi garantiye almak adına aklını çelmek için buraya davet etmiştim. Tamamen zaman kaybı olmuştu ama şimdi o mevzulara girmek istemiyorum.
Zaten bir randevudayken başka kadınları düşünmek biraz kabalık sayılırdı.
Mashiro'ya bakarken aklıma ilk gelen şeyi söyledim: "LIME'dan 'etkileyici giyineceğim' derken bunu mu kastediyordun?"
Utangaç bir tavırla biraz daha kıpırdandıktan sonra başını salladı.
"Beğenmedin mi yoksa?" diye sordu, endişeyle gözlerimin içine bakarak.
"Çok sevimli olmuşsun."
"Ne?"
"Hiç. Endişelenme, çok şık görünüyorsun. Buraya da tam uymuş."
"T-Teşekkürler..."
Ağzımdan çıkanı biraz süzmem gerekiyordu. Muhtemelen daha önce Otoi-san'ın Mashiro'nun tatlı olup olmadığı konusunda beni sıkıştırmasından kaynaklanıyordu bu durum. Tatlı görünüyordu elbette ama mesele sadece bu değildi. Doğası gereği içe kapanık ve asosyal birinin şık görünmek için bu kadar çabalaması insanı ısıtan bir şeydi.
Ve düşününce, bu tatlı kız bana aşkını itiraf etmişti. Bu hayatta bir kez gelebilecek bir fırsattı, belki de bir daha asla karşılaşamayacağım türden katıksız bir Şans eseriydi.
Mashiro'nun etrafa düşünceli gözlerle baktığını fark ettim.
"Bir şey mi oldu?"
"Buralarda çok fazla... yetişkin çift var."
"E yani, çiftlerin gittiği türden bir yer burası. Hayatındaki o özel kişiyle derin bir sohbet etmek istediğinde buraya gelirsin."
"A-Anladım."
Mashiro farkında bile olmadan buranın büyüsüne kapılmıştı. Sınıftaki o iğneleyici tavrından eser yoktu şimdi.
"Rahatsız mı oldun? Sanırım olurdun..."
O köpekbalığı filmini izlediği zamanı ve popüler çocukların yendiği sahnede gözlerinde beliren o tatmin olmuş ışıltıyı hatırladım. Çiftlerden ve hayatı tıkırında giden herkesten nefret ettiği izlenimine kapılmıştım.
Belki de daha samimi bir yer seçmeliydim...
Fakat Mashiro başını iki yana salladı, dudaklarında hafif bir gülümseme belirdi. "Çiftleri görmek artık beni kızdırmıyor..."
"Eskiden nefret ederdin ama değil mi?"
"Şey, her zaman çok mutlu görünürlerdi, sanki bunu herkesin gözüne sokmaya çalışıyorlar gibiydi. Tek başıma olduğum için benimle dalga geçiyorlar gibi gelirdi."
"Tam bir mağdur psikolojisi... ama evet, ne demek istediğini anlıyorum."
"Ama şimdi anlıyorum. O mutlu çiftler benimle dalga geçmiyormuş. Aslında kimse umurunda bile değilmiş. Ben de aşık olunca anladım bunu..."
Mashiro kendi kendine mırıldanırken göğsümün sıkıştığını hissettim. O kadar tatlıydı ki koşup ona sarılmak istiyordum.
Gerçekten de bir randevudaymışız gibi hissettiriyordu. Bunu düşünürken garson içeceklerimizle geldi. Kadehlerimize kırmızı bir sıvı doldurdu.
Mashiro'nun gözleri açıldı. "Ş-Şarap mı? Ben... Şey, ben içmiyorum..."
"Alkolsüz. Buranın spesiyali."
"Y-Yani..."
"Üzüm suyu işte." Gülümseyip kadehimi kaldırdım.
Rahatlayan Mashiro kendi kadehini kavradı ve benimkiyle buluşturmak için kaldırdı. Alışkınmış gibi tutmaya çalışıyordu ama bu işlerde yeni olduğu her halinden belliydi. Yine de onu düzeltmeye gerek duymadım.
"Şerefe."
"Ş-Şerefe..."
Kadehleri tokuşturduk.
"Mmm... Bu çok iyiymiş!"
"Demiştim sana. Marketlerde satılanlara benzemez."
İçeceğinden bir yudum aldığı an Mashiro rahatlamış göründü. Meyve suyunun tanıdık tadı, bu lüks ortamda bile içini ferahlatmış olmalıydı. Daha yumuşak bir başlangıç isteyemezdim.
"Beklettiğim için özür dilerim. İstiridye kokteyliniz hazır."
Başlangıç vakti gelmişti: Küçük bir kadehte sanat eseri gibi dizilmiş istiridyeler. Bayağı sevimli duruyorlardı.
"Ayy! Çok tatlılar! Bak! İstiridye!"
"Deniz ürünlerini çok sevdiğin için beğeneceğini düşünmüştüm."
Deniz ürünleri Fransız mutfağının vazgeçilmeziydi ve özellikle bu restoran bolca balık servis ediyordu.
"Burası sadece lüks diye seçmedim yani."
"Teşekkür ederim Aki!" Mashiro neşeyle kıkırdadı.
Doğru seçimi yapmıştım anlaşılan.
Böylece yemeğimizin tadını çıkarmaya başladık. Harika bir vakit geçiriyorduk. Her tabak özenle hazırlanmıştı, telefonlarımızla fotoğraflarını çekip lezzetler hakkında yorumlar yapıyorduk. Tıpkı gerçek bir çift gibi davranıyorduk.
Bizim çakma ilişkimiz bencillikten ve işgüzarlıktan doğmuştu. Her şey ikimizin de istediğini elde etmesi içindi. Mashiro'nun itirafıyla birlikte bu ilişki bir sonraki Seviye'ye geçme potansiyeline sahipti. Vereceğim cevaba göre her şey değişebilirdi.
Eğer bu bir Anime, bir film ya da bir Light Novel olsaydı, başrolün tek bir kızda karar kılmayacağını varsaymak doğal olurdu. İtirafı duymamazlıktan gelir ya da bir sonraki olay örgüsü gelene kadar salağa yatıp her şeyi görmezden gelirdi. Duygusal açıdan bunu anlıyordum; bu tür şeyler ilişkinizi kökünden değiştirebilir, hatta tamamen yıkabilirdi. Ve bu korkutucuydu.
Eğer bu başroller her şeyden önce verimli bir yaşam tarzına öncelik verseydi işler farklı olurdu. Değişimden korkuyorlardı. Ben de korkuyordum, bu yüzden bunu bu kadar uzun süre ertelemiştim. Kendi kendime Mashiro'nun itirafına cevap vermem gerektiğini söylüyordum ama benden kaçmaya devam ettiğinde içten içe rahatlıyordum. Cevap veremezsem hiçbir şey değişmezdi.
Yine de bunun aptalca bir tutum olduğunu biliyordum. Tüm bu durumu görmezden gelerek önemli bir şeyi kaybediyordum. Bu duruma yukarıdan bakan herhangi bir tanrı muhtemelen beni de o kararsız başrollerle aynı kefeye koyardı.
Ama o tanrı her kimse, artık endişelenmesine gerek yoktu. Önümde duran şeyi daha fazla görmezden gelmeyecektim. Mashiro'nun itirafına tam orada, o anda cevap verecektim. Ne söyleyeceğimi zaten biliyordum.
"Hey, Mashiro?"
"Hım? Ne oldu Aki?"
"İtirafına bir cevap vermek istiyordum. Seni buraya çağırma sebebim de buydu."
"Anladım..."
Gözlerinin içine baktım ama o bakışlarını kaçırdı. Bıçak ve çatalını bıraktı, bu hamlesiyle kadehinde duran üzüm suyu hafifçe çalkalandı.
"Yemek çok güzeldi. Beni buraya getirdiğin için teşekkür ederim."
"Beğenmene sevindim. Mashiro, ben—"
“Gerek yok. Yanıtını duymama lüzum kalmadı.” Mashiro, lafımı keserken son derece kararlı konuşmuştu.
Endişelenecek bir şey yoktu, buna zihnen hazırlıklıydım. Zaten bir süredir benden kaçıp duruyordu. Tam da bu anda korkup geri adım atacağını tahmin etmeliydim.
“Şu an bunu yapmak zorundayım. Sen itiraf edince ben de kendi duygularımla yüzleşmek zorunda kaldım. Şimdi söylemezsem ömrümün sonuna kadar pişman olacağım.”
“İnatçı olduğun için üsteleyeceğini tahmin etmeliydim. Ama her şeyi yanlış anlamışsın.”
“Öyle mi?”
“Beni reddetmek üzeresin, değil mi?”
Gözlerimi açıp kalakaldım. Tamamen haklıydı.
Bütün hayatımı romantizmden ve tipik ergen saçmalıklarından uzak durarak geçirmiştim. Sonra Ozu’yla ve onun o inanılmaz yeteneğiyle tanıştım. Ardından Sumire, sonra da Iroha geldi ve İttifak’ı kurmaya karar verdim. Sadece yeteneklerinin doğru düzgün değerlendirileceği bir sığınak sunabilmek için.
Bütün amacım buydu ve buna en yüksek verimle ulaşabilmek adına diğer her şeyi hayatımdan çıkarmayı seçmiştim. Akranlarımın el üstünde tuttuğu, üzerine titrediği ne varsa hepsi buna dahildi. Bu yüzden şimdiye kadar itiraf meselelerinden uzak durmuştum. Fakat bu konularda tecrübesiz oluşum, dönüp dolaşıp tam da burada ayağıma dolanmıştı. Iroha ve Otoi-san ile konuştuktan sonra tek bir sonuca varmıştım: Mashiro’nun itirafını kabul edemezdim.
“Öyle mi dersin? Seni reddedeceğimi de nereden çıkardın?”
“Çünkü fazla iyisin. Beni bu harika restorana getirdin, burayı uzun süre unutamayacağım. Ama buluşacağımız yeri söylediğin an beni reddedeceğini anladım.”
“Hayır, yanlış biliyorsun. Seni kızdırıp sahte ilişkimizin bozulmasına yol açsaydım Tsukinomori-san bize yardım etmekten vazgeçerdi. Sana bu güzel akşam yemeğini sadece keyfin yerinde olsun diye ısmarladım, İttifak’ın çıkarı bunu gerektiriyordu. Buna ‘iyi biri olmak’ diyemezsin.”
“Aki, seni ne kadar çok sevdiğimi gerçekten anlamıyorsun, değil mi? Bu numaraları yemem. Bunu iyi kalpli olduğun için yaptığını biliyorum, aksine asla ikna edemezsin beni.”
“Mashiro...”
“Zaten mantıklısı da bu. Iroha-chan çok tatlı bir kız ama ona bile tutulmadın. Buralarda bitip bir anda her şeyi değiştirebileceğimi sanmak saflıktı.” Mashiro gözlerini kucağına dikmiş, hızlı hızlı konuşuyordu. Sesi titriyordu ama loş ışık yüzünden nasıl bir ifade takındığını seçemiyordum. “Anlıyorum. Sana aşık oldum diye kendi kendime gelin güvey oldum ama senin tek derdin İttifak. Benimle sevgili olmak isteyeceğin hiç aklıma gelmezdi ama...”
Mashiro elindeki kadehi sıkarken baştan aşağı titremeye başladı. Yine de konuşurken sesi son derece net çıkıyordu.
“Sadece bir adım öteye geçmek istedim. İçimden geçenleri bilmeni istedim. İtiraf etmemin tek sebebi buydu,” dedi pürüzlü bir sesle. “Hayatım boyunca her şeyden kaçtım. Tam değişmek üzereyken yine kaçmak istemedim. İlerlemeye devam etmek zorundaydım.”
İşte... İçinden geçenler tam olarak bunlardı. Bu deniz kızı, bunca zamandır kendi odası olan o küçücük istiridyenin içine kapanmış, canını yakabilecek her şeyden korkup sinmişti. Yine de bütün cesaretini toplayıp duygularını bana açmıştı.
Şimdiyse onu reddederek canını bir kez daha yakmak üzereydim.
“Ama bu kadarı bile bana yeter. İçimdekileri söyledim. Denedim ve bu benim için kafi.” Mashiro yüzünde kocaman bir tebessümle bana baktı.
Daha az önce ağladığına kalıbımı basabilirdim ama tam tersi çıkmıştı. Mashiro sırf güçlenmek için okul değiştirmişti. İnişli çıkışlı yollardan geçmiş olsa da bunu başarmıştı. Olgunlaşmıştı. İşte bu yüzden şu an bana böylesine azimli bir tebessüm sunabiliyordu.
“İtirafıma bir yanıt istemiyordum zaten. Sadece duymuş olman yeterliydi. Hepsi bu.”
Şimdi sanki reddedilen taraf benmişim gibi bir hava esiyordu. Bana soğuk davrandığı günler boyunca biriktirdiği her şeyin patlamasıydı bu. Son bir darbe.
“Kaç ay, kaç yıl sürer bilmem ama bir gün bana aşık olmanı sağlayacağım. Öyle bir tutulacaksın ki aklın başından gidecek. Bir dahakine itiraf eden taraf sen olacaksın.”
“Bu... pek mümkün olmayabilir, biliyorsun değil mi? Beni unutup başka birini bulman senin için çok daha verimli olur.”
“Kıkırda kalktı içim. Bunun neresi verimliymiş?”
“Ha?”
“Verimlilik dediğin şey, hedefine en kısa yoldan ulaşmak değil midir? Benim hedefim 'bir erkek arkadaş edinmek' değil. Benim hedefim 'Aki’yi erkek arkadaşım yapmak'. Bunun en verimli yolu da pes etmemekten geçer.”
“Benim aklım fikrim İttifak’ta. Başka bir şeye kafa yormaya ne zaman vakit bulurum bilmiyorum. En azından mezuniyetten önce böyle bir şey mümkün değil. Sonrasında da kimbilir nereye—”
“Ben nereye gideceğimi biliyorum.”
“Ne?”
“İttifak’ın sonu ne olur ben de bilmiyorum. Ama sen pes etmediğin sürece ben de seninle olacağım. Sonuna kadar yanında kalacağım.”
“Anladım ama...”
Neden bahsediyordu bu kız? Mezuniyetten sonra yollarımız tamamen ayrılabilirdi. Belki de kuzen olduğumuz için ya da babası Honeyplace Works’ün sahibi olduğu için çok uzaklaşamayacağını kastediyordu. Ama öyle olsa bile yollarımızın sık sık kesişeceğinin, hatta hiç kesişeceğinin bir garantisi yoktu. Bir ilişkiye başlamak için hiç de iç açıcı ihtimaller sayılmazdı. Peki neden bu kadar kendinden emin konuşuyordu?
Bu sorunun cevabını zihnimde oturtamadan Mashiro ayağa kalktı.
“Teşekkür ederim. Çok güzel bir akşam yemeğiydi, ne yapmam gerektiği konusunda kafamı netleştirmeme yardımcı oldun. İttifak’a elimden gelen her türlü desteği vereceğim. Ve seni kendime aşık etmek için ne gerekiyorsa yapacağım.” Kurduğu cümleler tutkuyla alev alev yansa da Mashiro son derece kibar ve mütevazı bir şekilde öne eğildi. “Ben eve dönüyorum. Bu durum senin için biraz tuhaf olabilir ama...”
Derin bir nefes çekti içine.
“Yarından itibaren tependen ayrılmayacağım, canından bezdireceğim seni! Hazırlıklı ol AKİ!” Mashiro hınzırca gülümsedi, ardından arkasını dönüp hızla uzaklaştı.
Sorunu... çözmüş müydüm yani? Pek emin değildim ama ne olursa olsun onun duygularını kontrol edebilecek halim yoktu.
Mashiro bana aşıktı ama ben ona aşık değildim. Sanırım bundan sonra bu gerçeği cebimize koyup kaldığımız yerden devam etmekten başka çare kalmamıştı. Veda ederken adımı vurgulama şekli de bir garip, adeta robotik gelmişti kulağıma. Bana birini çağrıştırıyordu ama üzerinde biraz düşünsem de kim olduğunu bir türlü çıkaramadım.
Her neyse, Mashiro meselesini de hallettiğimize göre...
Sıra sende, Iroha. Geliyorum.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.