Bir hafta geçti, ardından bir hafta daha... Tiyatro kulübü her gün okul çıkışında aralıksız prova yapıyor, biz de onlara eşlik ediyorduk. Harika bir öğretmeni olmasına rağmen Midori hâlâ bocalıyor gibiydi.
“Lütfen... Kendi... Duyguların... Hakkında... Kendine... Yalan... Söyleme.”
“Aaaaaah! Yalan söylemiyorum! Bu gerçekten berbat!”
Bugünlerde İroha’dan bolca ah vah duyuyordum. Midori’nin istenen seviyeye gelmesi daha zaman alacaktı. Neyse ki diğer gruplar gayet iyi ilerliyordu.
“Bu nasıl olmuş, Otoi-san?”
“İdare eder.”
“Gerçekten mi?!”
“Hemen gaza gelme öyle, tamam mı? Eskisine göre biraz daha iyi ama henüz büyük oynamaya hazır değilsin.”
“Anlaşıldı!”
Otoi-san sayesinde ses yönetmenliği tıkır tıkır işliyordu.
“Ozu-san’ın sahneleme programını kullanmayı iyice çözdüm!”
Küçük dekorların neredeyse tamamı bitmişti. Ozu’nun "Arka Plan Yaratıcısı" adını verdiği yarı artırılmış gerçeklik programı da hazırdı. Şeffaf monitörlerden oluşan bir düzenekle inanılmaz derecede gerçekçi arka planlar oluşturabiliyordu. Ozu’nun yeteneklerini tam anlamıyla görmeyeli o kadar uzun zaman olmuştu ki hayran kalmaktan kendimi alamadım. Artık sahne yönetimi konusunda endişelenmeye hiç gerek yoktu.
Dürüst olmak gerekirse bu noktada benim yapabileceğim pek bir şey kalmamıştı. İroha, Otoi-san ve Ozu zaten kendi alanlarının uzmanıydı, iş bölümünü çoktan tamamlamıştım. Zamanlamaları ve organizasyon işlerini Midori’ye bırakmıştım, bu da herkesin işini kolaylaştırıyordu. Zamanı verimli kullanması konusunda ona birkaç kez ders vermeye kalkışmıştım ama kız zaman yönetiminde şaşırtıcı derecede başarılı çıkmıştı.
Gerekli sahne ekipmanını temin etme işini de o üstlenmişti. Makigai Namako-sensei’nin senaryosunun gerektirdiği tam nokta atışı aksesuarları bir şekilde bulup getirmeyi başarmıştı. Tiyatro kulübünü bunca zamandır tek başına nasıl ayakta tutabildiği şimdi daha iyi anlaşılıyordu.
Bana kalan tek şey ayak altında dolaşmayıp sadece olan biteni izlemekti.
“Midori-san, daha en başından mükemmel bir performans mı ortaya koymaya çalışıyorsun?”
“Evet, öyle yapıyorum. Bir sakıncası mı var?”
“Var tabii. Her şeyi kusursuz yapmaya çalışmadan önce, her bir repliği tek tek özümsemen gerek. Her seferinde doğru yapacağım diye kendini fazla kasıyorsun.”
Aramızdaki en büyük sorun açık ara Midori’ydi ama İroha durumun üstesinden harika geliyordu. Sadece Midori değil, tüm oyuncuları mükemmel yönetiyordu. Şu an ona baktığımda, o her zamanki sinir bozucu halinden eser kalmadığını görüyordum. Bayağı bayağı bir öğretmeni andırıyordu, hem de iyi bir öğretmeni. İster istemez keşke hep böyle olsa diye geçirdim içimden.
“Ha?”
Gözlerim odanın bir köşesine kaydı. Kulüp üyelerinden birinin nefes nefese kaldığını fark ettim. Başrol kadını oynayan kızdı bu. İsmini hatırlamak için hafızamı zorladım.
“İyi misin, şey... Yamanaka-san?”
“Ah, Ooboshi-san. Şey, benim adım Yamada.”
“H-Ha, doğru ya. Kusura bakma.”
Doğru, Yamada. Yamada-san.
Her neyse.
“Biraz solgun görünüyorsun. Belki de bir ara vermelisin.”
“İyiyim ben. Devam edebilirim.”
“Kendini zorlama. Bu haldeyken prova yaparsan bir şey kazanamazsın.”
Yamada-san başını iki yana salladı. “Benim için endişelendiğin için teşekkür ederim ama gerçekten iyiyim. Sadece biraz yoruldum, hepsi bu.”
Duraksadım, ne diyeceğimi bilemedim.
“Biliyor musun, siz gelmeden önce tek bir çalışmayı bile kaçırmazdım ama ilk defa gerçekten bir yere vardığımızı hissediyorum. Bu yüzden devam etmek istiyorum.”
İşine olan bağlılığı takdire şayandı.
“Pekala. Ama çok zorlanırsan duracağına söz ver, tamam mı?”
“Söz!”
Böylece başrol kadınımız Yamada-san provaya geri döndü. Her ne kadar iyi olduğunu söylese de içime bir kurt düşmüştü. Motivasyonunu kırmamak için onu kenara çekilip oturmaya zorlamak istemiyordum. Ama bir yandan da motivasyonun meret bir şey olduğunu biliyordum. Bir şeye fazla kaptırdığında kötü giden şeyleri görmezden gelmek kolaylaşırdı ve bazen işler çok fena sarpa sarabilirdi.
Yamada-san ile ilgili yaşananları sonra Midori’ye çıtlatmaya karar verdim. Ne olursa olsun halledilirdi bir şekilde. Sonuçta cebimde birkaç B planı vardı.
Tam o sırada üzerimde bir çift göz hissettim. Başımı sınıfın kapısına doğru kaldırdığımda aralıktan içeri bakan bir figür fark ettim. Gümüş sarısı saçları vardı ve... Neyse, tanımı bitirmeye gerek yoktu çünkü zaten tahmin ettiğiniz gibi gelen Maşiro’ydu.
Yine mi...
İç çekip ayağa kalktım ve koridora çıktım.
“Bu iş alışkanlık yapmaya başladı. Beni beklemek zorunda değilsin, biliyorsun değil mi? Eve gidebilirsin.”
“Seni beklemiyorum ki.” Maşiro hemen gözlerini kaçırdı ama ses tonunda yumuşak bir eda vardı.
Onu reddetmemin ve bana âşık olacağını söylemesinin üzerinden epey zaman geçmişti. O olaydan sonra bana tıpkı eskisi gibi oldukça soğuk davranmıştı. Ancak son zamanlarda Utangaçlığını yenmiş gibiydi, sürekli benimle konuşmak için fırsat kolluyordu. Sadece bu da değildi...
“Al bakalım. Sana ton balıklı sandviç yaptım.”
“A-Ah. Teşekkürler.”
“B-Bu iş için çok fazla çalışıyorsun ve kendine hiç bakmıyorsun. B-Biraz daha dikkatli ol, tamam mı?”
“Ş-Şey, tamam...”
Maşiro resmen kız arkadaşımmış gibi davranıyordu.
“Bak, bu tür şeyleri insanların gözüne çok sokmak istemezsin, yoksa millet yanlış anlayacak. Gerçekten çıkmıyoruz, biliyorsun.”
“Şey, unuttun mu yoksa?” Maşiro gözlerini kırpıştırarak bana baktı. Dudaklarında ukala, küçük bir gülümseme belirdi. “Çıkıyoruz ya. Okuldayken yani.”
Ah, doğru. Tsukinomori-san ile yaptığım anlaşma. Ekibime Honeyplace Works’te yer açılması karşılığında mezuniyete kadar Maşiro’nun erkek arkadaşı rolü yapacak ve sinek gibi üşüşen tipleri ondan uzak tutacaktım.
Başta rolü yapmaya çalışan taraf bendim, şimdiyse devran dönmüştü.
Maşiro bu anlaşmayı kendi lehine kullanıyordu!
“V-Ve şaka da yapmıyordum. Seni kendime âşık edeceğim. Bu sahte ilişkimizi kullanmam gerekse bile.”
Millet atağa geçtiğinde bile kişilikleri değişmiyordu işte. Maşiro konuşurken sesi giderek kısıldı, yanakları al al oldu.
“D-Daha fazla dayanamayacağım! Ateşlerde yan, hoşça kal!”
“Şey. Güle güle.”
Maşiro gözlerini yerden ayırmadan koşarak uzaklaştı. Birini uğurlamak için ne harika bir yol ama.
Yanımda bu cesaretini en fazla üç dakika kadar koruyabiliyordu. Süreli bir güçlendirme gibiydi adeta. Bunu ona söylemek istiyordum ama binbir güçlükle topladığı o özgüveni yerle bir etmekten korkuyordum.
Maşiro’nun üst üste yığılmış sıra ve sandalyelerin arasından süzülerek gidişini izlerken aniden durdu, arkasını döndü ve hızlı adımlarla bana doğru geri koştu.
Ayak parmaklarının üzerinde doğrulup kulağıma fısıldadı: “Oyunu izlemek için sabırsızlanıyorum.”
“T-Tamamdır.”
Ardından başını yine öne eğdi, döndü ve hışımla uzaklaştı. Moloz yığınının arasından geçişini izlerken midemde garip bir huzursuzluk belirdi. Duygularımı anlamlandırmakta hiçbir zaman iyi olamamıştım. Maşiro hakkında ne hissediyordum ki ben?
Çıkmazdaydım. Onu reddettiğimde her şeyi noktaladığımı sanıyordum ama insan duyguları bundan daha karmaşıktı demek ki. Şimdilik yapılacak en iyi şey, bu konu üzerine fazla kafa yormamaktı. Her şeyden önce tiyatro kulübüyle ilgilenmeliydim. Tek hedefim İttifak’ı korumak ve onu geleceğe taşımak olmalıydı.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.