Okuldan eve dönmüştüm. Tam odama geçeceğim sırada Iroha yanımdan sıyrılıp içeri daldı. Çoraplarını çıkarıp bir kenara fırlattı, ardından kendini doğrudan yatağıma bıraktı.
“Of, bittim yorgunluktan.”
“O zaman gidip kendi yatağında uyusana?”
“Ne bileyim. Yıllardır aynı yatakta yatmaktan içim şişti artık. Dürüst olmak gerekirse buraya kalıcı olarak el koymayı düşünüyorum,” diye mırıldandı Iroha, yatakta bir o yana bir bu yana yuvarlanırken.
Her nasılsa, o akıl alacak gibi olmayan kısa eteğinin altından en ufak bir şey bile görünmüyordu. İncelemek gibi bir niyetim olduğundan değil elbette ama fiziğin temel kurallarını böylesine altüst etmeyi nasıl başardığını merak etmeden de duramıyordum.
Düşününce, anime ve mangalarda da hep bir şeylerin görünmesi gereken o kritik açılar olurdu. Ama bir şekilde görünmezdi işte, böylece yaş sınırını yükseltmek zorunda kalmazlardı. Bunun hep teknik bir çizim hilesi olduğunu sanırdım ama belki de gerçekliğe sandığımdan daha yakındı.
“Neye bakıyorsun öyle Senpai? Eteğimin altına mı sızmaya çalışıyorsun yoksa? Biliyor musun, eğer 'Merhaba, ben Akiteru. Arkadaşımın kız kardeşinin iç çamaşırını görmek isteyen katıksız bir sapığım. Lütfen bana lütfedin, oh ulu Iroha-sama' dersen belki gösteririm.”
“Çamaşırın zerresi bile umurumda değil, şapşal.”
“Ha ha! Bal gibi de umurunda! Sonuçta sen de bir erkeksin, değil mi? A—Hey! Şu oda spreyini üzerime sıkıp durma! Hile bu!”
“Bana bakma sen, sadece yatağımın güzel kokmasını sağlıyorum. Hoşuna gitmediyse defolup gitmekte özgürsün.”
Odanın asıl sahibi olmanın verdiği yetkiyi tepe tepe kullanırken Iroha bana dik dik baktı. Konu onun iç çamaşırından çıktığı sürece gerisi pek de önemli değildi. Ağzından çıkacak bir sonraki saçmalığa karşı kendimi zihnen ve bedenen hazırladım.
“Pekala, tamam! Anladık!” Iroha öfkeyle doğrulup çoraplarını toplamaya başladı.
Kaşlarımı çattım. Neden üstelemiyordu ki?
“Sen... bir şey mi çeviriyorsun?”
“Cidden mi? Şurada hislerine saygı duyuyorum, sen yine söyleniyorsun. Hey, bana takıntılı olan sensin bir kere!” Verdiği karşılık hızlıydı ama her zamanki keskinliğinden uzaktı. “Zaten yorgun görünüyorsun, daha fazla başını ağrıtmayayım.”
Duraksadım. “Bir şey mi oldu?”
“Ha?” Iroha kapı koluna uzanmışken aniden kilitlendi ve arkasını döndü.
“Yani, bugünkü antrenmanda kafan biraz... dağınık gibiydi.”
“O kadar belli oluyor muydu ya?”
“Yine her zamanki gibi gıcık davranıyordun ama bir şeyler eksikti işte. Gıcıklık seviyen yarı yarıya düşmüş gibiydi.”
“Demek nasıl hissettiğimi böyle anlıyorsun? Gerçekten beni gıcık bir tip olmaktan başka şekilde görmeye başlasan iyi edersin.” Yanağıma hafifçe bir tokat attı ama bu bile her zamanki gibi can yakmamıştı. “Bazen cidden fazla dikkatli oluyorsun. En olmayacak zamanlarda hem de.”
Iroha altın sarısı saçlarından bir tutamı parmağına dolamaya başladı, ardından kendinden emin, hafif bir iç çekti.
“Biliyorsun işte, annem oyunculuk gibi şeylerle uğraşmama asla izin vermez.”
Bunu gayet iyi biliyordum. Iroha küçüklüğünden beri eğlence sektörüne dair her şeyden uzak tutulmuştu. Ailesinin evinde televizyon bile yoktu, böyle şeylerin konuşulması dahi yasaktı.
Bu katı kurallar bugün bile geçerliliğini koruyordu. İttifak için yaptığı seslendirme işini köşe bucak saklamak zorunda kalmasının sebebi de tam olarak buydu. Olaydan sadece ben ve Otoi-san’ın haberi vardı. Otoi-san’ın bilmesinin tek sebebi de ses kayıtlarını onun almasıydı. Zaten kendisi sıkı bir gizlilik sözleşmesi altındaydı (yani kimseye tek kelime etmesin diye onu sürekli tatlılara boğuyorduk).
“İşte bu yüzden kulüptakileri biraz kıskanıyorum galiba. Dışarıda, arkadaşlarıyla birlikte bütün dünyanın önünde rol yapabiliyorlar... Yanlış anlama, Koyagi için seslendirme yapmayı çok seviyorum ve burada bir sürü şey öğreniyorum. Ama bazen... ne kadar ilerlersem ilerleyeyim adımı hiçbir zaman o jenerikte göremeyeceğimi düşünmeden edemiyorum.” Iroha kendini tekrar yatağa bıraktı, hülyalı gözlerle tavanı izlemeye başladı.
Koyagi hayranları onun sesini “Hayalet Ses Topluluğu” diye adlandırmıştı. Seslendirenlerin isimleri gizli tutulduğu için uzun süre türlü dedikodular dönmüş, ama sonunda bu lakap yayılınca söylentiler de bıçak gibi kesilmişti. Tabii bir topluluk oluşturmak için normalde birden fazla kişi gerekirdi ancak tek bir seslendirme sanatçısıyla çalıştığımız gerçeğinden kimsenin haberi yoktu.
“Sadece insanların varlığımdan haberdar olmasını istiyorum! Bu işi yapanın ben olduğumu bilsinler istiyorum! Yaptığım şeyle gurur bile duyamıyorum sanki...” Dudaklarında buruk bir tebessüm belirdi. “Bu gidişle İttifak’ın gerçek bir üyesi bile olamayacağım.”
Ne demek istediğini çok iyi anlıyordum. Benim yanımdayken Iroha yüzde yüz kendisi oluyordu. Belki de yüzde iki yüz. Şartları düşünüldüğünde bu son derece doğaldı. Başka hiç kimseye karşı bu kadar açık olamıyordu. İnsan, doğası gereği takdir edilmek isteyen bir canlıydı. Ben de dahil.
Benim fazladan övgü peşinde koşmamamın tek sebebi, kendimi dev aynasında görüp insanların güvenini boşa çıkarmaktan korkmamdı. Ayrıca bu durum zaman kaybına yol açar, verimliliğimi yerle bir ederdi.
Neticede böbürlenecek bir meziyetim yoktu. Iroha ise tam aksine, ortada hiçbir makul sebep yokken gizlemek zorunda kaldığı nadir bir yeteneğe sahipti. Bunun onun için ne kadar yıpratıcı olduğunu tahmin edebiliyordum. Verimsizliğin daniskasıydı işte.
Son birkaç haftadır Iroha’nın tiyatro kulübüne koçluk yapmasını izlemek, yeteneklerine olan saygımı katbekat artırmıştı. Mesele sadece ses tonunu ayarlaması değildi. Yüzündeki her bir kası nasıl oynatacağını, en küçük hareketi bile nasıl kullanacağını çok iyi biliyordu... Muazzam bir gösteri sunmak için elindeki her imkanı kusursuzca yönetiyordu. Yeteneklerini sergilemesine izin verilseydi onu dev sahnelerde veya sinema perdesinde görmek hiç de şaşırtıcı olmazdı.
Ama izin verilmiyordu. Bu da insanı çileden çıkarmaya yetiyordu.
“Iroha, bir gün seni o sahneye çıkaracağım. Belki Koyagi’yi bir tiyatro oyununa uyarlarız, sen de başrolde oynarsın.”
“Ne? Ama...”
“İttifak’ın asıl amacının ne olduğunu biliyorsun, değil mi? Hepinize yeteneklerinizi doya doya sergileyebileceğiniz bir alan açmak,” dedim. “Bak, bende oyunculuk yeteneğinin kırıntısı bile yok. Benim tek yapabildiğim başkalarının yeteneklerini ortaya çıkarmak. Şu son birkaç haftada ne kadar yetenekli olduğunu kendi gözlerimle gördüm. Sadece seslendirmeyle sınırlı kalmayacağını, düşündüğümden çok daha büyük bir potansiyele sahip olduğunu anladım.”
“Iıı... Yani bana hiç boş vakit kalmayacak mı, nasıl olacak...?”
“Canını okuyana kadar çalıştıracağım seni. Dayanacak gücün kalmadığında istediğin an bırakıp gidebilirsin.”
“Hey, ayağını denk al yoksa ikimizden biri kafayı yiyip internette İttifak hakkında üstü kapalı paylaşımlar yapmaya başlar. Linç yemek istemezsin, değil mi?”
Hiçbir zaman iyi biri olduğumu iddia etmemiştim. Toplumun geri kalanıyla kıyaslandığında, 5. Kat İttifakı’nın üyelerine karşı son derece acımasız olmasını hedefliyordum. Doğrusunu söylemek gerekirse iyi bir lider de sayılmazdım. Sadece insanların iyi niyetini kendi lehime nasıl kullanacağımı biliyordum. Bir kez o konuma geldikten sonra da ellerinde ne var ne yoksa sonuna kadar kullanır, umdukları sonuçları almalarını sağlardım.
“Eğer adamakıllı rol yapmak istiyorsan bunu başaracağım. Kendini hazırlasan iyi edersin,” diye uyardım onu.
Iroha’nın yüzünde kocaman bir gülümseme belirdi, ardından bana içten bir asker selamı çaktı. “Emredersiniz!”
Yüzündeki o hülyalı ifadeden eser kalmamıştı. İşler yoluna giriyordu girmesine ama bu yolda devam ederse günün birinde annesiyle yüzleşmek zorunda kalacaktı. Dikkatli olmazsak o gün sandığımızdan da yakın olabilirdi. Benim de kendimi buna hazırlamam gerekiyordu. Şimdilik tiyatro kulübüyle olan işleri tamamlamakla yetinebilirdik.
“Kültür Festivali’ne az kaldı Iroha. Salmak yok, tamam mı?”
“Biliyorum ya! Merak etme, bu işi karizmatik özel danışmanına bırakabilirsin!” Iroha yumruğunu özgüvenle havaya kaldırdı. “Ne olursa olsun başarılı olmalarını sağlayacağım! Hayallerim uğruna!”
İşler tam da fazla iyi gidiyor derken mutlaka bir aksiliğin çıkıp her şeyi mahvettiğini bilirsiniz, değil mi? Belki gardımı alıp daha tetikte olsaydım, durumu çok daha erken fark edebilirdim...
Zaman hızla aktı geçti ve nihayet Festival’den önceki son güne geldik. Okul çıkışı tiyatro kulübü, 5. Kat İttifakı ve yardıma gelenler son bir prova için spor salonunda toplanmıştı. İlk başladığımız zamanları, her şeyin nasıl bir felaket olduğunu hatırladım. Şimdi ise...
“Biliyor musun, bence yarın onlar için bayağı iyi geçecek,” dedi Ozu.
“En azından milletin maskarası olmayacaklar. Bütün bildiklerimi öğrettim, gerisi onlara kalmış,” diye ekledi Otoi-san.
“D-Daha gülmek yok... Saçmalama Sumire... Sakın... gülme...” Sumire bir köşeye büzülmüş, kulübün başarısını erkenden kutlamamak için tir tir titriyordu.
Bu gidişle nazara getirecekti!
Yine de içindeki rahatlamayı anlamıyor değildim. Oyunun şu anki haliyle yarınki Festival’de bayağı iyi bir iş çıkaracaklarını görebiliyordum. Metin hâlâ tozpembe hayaller ve pembe bulutlarla doluydu belki ama Broadway’e oynamıyorduk sonuçta. Ozu’nun hazırladığı program sayesinde sahne oldukça gerçekçi ve şık görünüyordu. Otoi-san’ın yönetmenliği sayesinde ses düzeni de kusursuzdu.
Ve işin en güzel tarafı:
“Peki, benimle gelmek ister misin?”
Midori’nin oyunculuğuydu. Oyunculuktan hiç anlamayan ben bile, o eski ruhsuz robot halinden ne kadar uzaklaştığını net bir şekilde görebiliyordum. Diğer oyuncular da inanılmaz bir gelişme kaydetmişti.
AKI: Bayağı iyi gidiyorlar.
Iroha: Aynen öyle. Harika bir öğretmenleri vardı sonuçta ;)
Iroha: Hadi ama, ne kadar muhteşem olduğumu söylesene! İstersen bana tatlı falan da ısmarlayabilirsin!
AKI: Bak şimdi hiç ısmarlamayacağım işte.
Iroha sahnenin arkasından provayı izlerken LIME üzerinden mesajlaşıyorduk. İttifak ile bağlantısını Otoi-san dışında kimse bilmediği için orada saklanmak zorundaydı.
Her neyse, asıl mesele Iroha’nın bile onların performansından etkilenmiş olmasıydı. Kulüp genel provada gerçekten döktürüyordu.
“Prova bitmiştir! İzlediğiniz için çok teşekkür ederiz!”
Midori’nin bu sözleriyle birlikte kulüpteki herkes sahneden seyircilere doğru eğilerek selam verdi ve prova tamamlandı. Sahhnede ışıldayan kızları hep birlikte alkışladık.
"Senden yardım istemekte ne kadar haklı olduğumu bir kez daha anladım Ooboshi-kun," dedi Sumire yanıma yaklaşarak. "Kulübün kurtarılacak yanı kalmamıştı ama bir şekilde üstesinden geldin."
"Ben bir şey yapmadım. Her şey ekibin yeteneği ve azmi sayesinde oldu."
"Böyle bir performanstan sonra artık feshedilme ihtimalimizin kaldığını sanmıyorum. Gerçekten çok teşekkür ederim."
"Gerek yok. Ama madem teşekkür etmek istiyorsun, çizimlerin bir kısmını zamanında teslim etsen hiç fena olmaz hani."
"Ş-Şey, anladım... Umarım yetiştiririm..."
"Ayrıca kutlama yapmak için henüz çok erken. Eskisine göre katkat iyiler, doğru ama yarınki fuarda ödül alacaklarının bir garantisi yok. O yüzden çizmeye devam et, olur mu? Ve lütfen şu teslim tarihlerine sadık kal."
"Cümlenin ikinci yarısında beni tamamen kaybettin."
"İşte buna etme bulma dünyası derler. Çok çalışır, işini iyi yapar ve teslim tarihlerine uyarsan ödülünü alırsın."
"Aaa! Bak şimdi aklıma geldi!" diye söze atıldı Sumire, görünürde benimle konuşmayı bitirmek için bahaneler arıyordu. "Yarınki fuar için bu gece bir hazırlık toplantımız var! Herkes katılsın, tamam mı? Benim şimdilik gidip ortalığı toparlamam lazım!"
Sumire bahanesini savurup koşar adım uzaklaştı. Tek bir teslim tarihi yüzünden umutlanmak zaten benim saflığımdı. Bir sonraki baş başa kalışımızda ona haddini bildirmek üzere parmaklarımı kütürdettim.
"Hazırlık toplantısı, ha?" dedi Ozu. "O geldiğimizi görmek istiyor ama teknik olarak kulübün bir parçası değiliz sonuçta..."
"Bunu dert etmek için biraz geç kalmadın mı?"
Zaten bu "toplantı" dediğinin, biz meyve suyu içip atıştırmalıkları gömerlen Midori’nin atacağı bir moral nutkundan ibaret olacağını tahmin edebiliyordum.
"Doğru ya. İyi madem, ben de gelirim."
"Sen önden git. Ben burayı toplamaya yardım edeceğim."
"Ne yani, seni burada tek başına bırakacağımı mı sanıyorsun?"
"Oğlum, sen programı falan hazırladın. Ben başından beri sadece izliyorum. Bırak da ufak tefek işleri ben halledeyim, olur mu?"
"Yine kendini küçümsüyorsun bakıyorum da."
"Hadi hadi, ikile bakalım." Ozu’yu gerçekten gitsin diye sırtından hafifçe itekledim.
Otoi-san çoktan sırra kadem basmıştı bile. Temizlik işinin üzerine vazife olmadığını düşünüp görevini tamamlanmış saydığına emindim.
Sandalye katlamaya koyulduğum sırada Midori seslendi: "Ooboshi-kun, bir dakikan var mı?"
"Ne oldu?"
"Sana teşekkür etmek istemiştim."
"Ha?"
"Bize vakit ayırıp yardım ettiğin için bu noktaya gelebildik. İlk geldiğinde senin sadece boş boğazın teki olduğunu düşünmüş, seni kulübün yakınında bile istememiştim. Ama şimdi... Geldiğine çok memnunum. O yüzden—"
"Orada bir dur bakalım." Elimi kaldırıp onu durdurdum. "Buraya kadar gelebildiniz, çünkü hepiniz canla başla çalıştınız. Bunu sakın unutma."
"Peki..."
"Ayrıca benim pek bir katkım olmadı. Buradaki asıl kahramanlar Çavuş, Ozu ve Otoi-san. Benden önce onlara teşekkür etmelisin. Hem fuar yarın, teşekkür işini her şey bitene kadar saklasan daha iyi edersin."
"Mantıklı... Tamam! Şimdilik sadece yarına odaklanacağım!"
"Harika! Kesinlikle orada olacağız, bize güvenebilirsin."
Birden Midori’nin yüzü karardı. "Ama seninle Su— yani Kageishi-sensei arasındaki meseleyi unuttum sanma!"
"Ne?! Bu konuyu en az bir milyar kez konuştuk ya!"
"Sadece senin lafınla hareket edecek değilim! Sumire o kadar havalı ve güzel ki, eminim erkekler peşinde pervane oluyordur!"
"Yani... O da bir bakış açısı tabii."
Sonunda adıyla hitap edebilmişti Sumire’ye. Yine de takıldığım nokta bu değildi.
"Ayrıca..."
"Ayrıca?"
"Ayrıca’sı falan yok! Abla’mdan uzak duracaksın, o kadar!" Midori parmağını yüzüme doğru sallayıp ardına bile bakmadan alelacele kaçıştı.
Bu kızların son zamanlarda benden kaçıp durması da neyin nesiydi böyle?
İç çeker "Tuhaflık bunlarda aile mesleği herhalde."
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.