Anlaşılan o ki, en yakın kasabaya yaya olarak üç günlük bir yolculuk gerekiyordu.
Yola koyulduktan kısa bir süre sonra Ruijerd'in ne denli önemli bir varlık olduğu ayan beyan ortaya çıktı. Adam, yıllardır bu bölgede tek başına dolaşmış, tüm yollara hâkim olmuş ve düzgün bir kampın nasıl kurulacağını avucunun içi gibi öğrenmişti. Hele bir de, yaklaşan tehditleri çok önceden haber veren biyolojik "radarı" vardı. Onun yanımızda olması inanılmaz bir kolaylıktı.
"Ruijerd, yaptıklarını bize de öğretir misin?"
"Neden?"
"Faydalı olabilelim diye." Önümüzde uzun bir yolculuk vardı ve Eris'le ben, temel kampçılık becerileri konusunda hızlandırılmış bir eğitime şiddetle ihtiyaç duyuyorduk.
Neyse ki Ruijerd, istekli bir öğretmen olduğunu kanıtladı. "Ateş yakmakla başlayalım. Ne yazık ki İblis Kıtası'nda bu işe yarar odun bulunmaz."
Hım. İlk karşılaşmamız bir kamp ateşinin başında olmuştu, yani belli ki başka bir yolu vardı ama… "Peki, onun yerine başka bir şey mi kullanıyorsunuz?" diye sordum.
"Evet. Belli bir canavarın parçalarını yakarız."
"Ah." Dürüst olmak gerekirse, ilk tahminim bu olmalıydı. Buranın doğasında, hayatta kalmak için gereken hemen her şey canavar avından sağlanıyor gibiydi.
"Neyse ki yakınlarda bir tane var. Bir an burada bekle, evlat."
"Dur, Ruijerd!" Adam zaten dönüp gitmeye başlamıştı ama ben kaçıp gitmeden omzunu yakalamayı başardım.
"Ne oldu?"
"Onunla tek başına mı savaşacaktın?"
"Elbette. Avlanmak savaşçıların işidir. Çocuklar geride kalır."
Tamam. Anlaşılan o ki, işleri sonsuza dek bu şekilde yürütmeye niyetliydi. Adil olmak gerekirse, adam 500 yıldan uzun süredir hayattaydı… Biz onun büyük büyük torunları olacak yaşta bile değildik. Üstelik tüm dövüşleri tek başına halledebilecek kadar da güçlüydü muhtemelen.
Yine de her zaman bir şeylerin ters gitme ihtimali vardı. Eğer Ruijerd ölür veya bir şekilde savaşamaz hale gelirse, Eris'le ben kendi başımızın çaresine bakmak zorunda kalırdık. Üstelik şu an, kayda değer bir gerçek dünya savaş deneyimimiz de yoktu. Partimiz derin, tehlikeli bir ormanda ilerlerken… ya da vahşi bir canavar grubuyla savaşın ortasında onu kaybedersek ne olacaktı? Böyle bir durumda hayatta kalma şansımızı hiç de iyi görmüyordum. Şansımız varken, şimdi biraz deneyim kazanmamız şarttı.
Ruijerd'i bize savaşmayı öğretmeye ikna edebilsem ne güzel olurdu ama…
Hayır. Bu, böyle düşünmenin doğru yolu değildi. Bu bir al-ver ilişkisiydi; hedeflerimize ulaşmak için birlikte çalışan, eşit şartlarda ortaklardık. Üçümüzün de bir parti olarak nasıl savaşılacağını öğrenmesi gerekiyordu.
"Pekala, ama biz sadece çocuk değiliz."
"Evet, öylesiniz."
"Şey… bak, Ruijerd." Bu konuda kararlı ve net olmalıydım. Adam hâlâ bizim koruyucumuz olduğu yanılgısındaydı; durumun böyle olmadığını anlaması gerekiyordu. "Biz sana yardım ediyoruz, sen de bize. Hedeflerimiz farklı olabilir ama birlikte savaşacağız… Yani üçümüz de savaşçıyız, değil mi?"
Yüzüme takınabildiğim en sert ifadeyle, Ruijerd'in gözlerine dik dik baktım ve bir cevap bekledim.
Karar vermesi sadece on ya da on beş saniye sürdü. "…Pekâlâ. O zaman savaşçısınız."
Adamın pek ikna olduğunu söyleyemezdim ama en azından bundan sonra peşine takılmamıza izin verecekti. Önemli olan da buydu zaten. "Duydun mu, Eris? Sen de savaşacaksın, değil mi?"
Eris şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı ama "E-elbette!" diye kekelemeyi başarıp başını şiddetle salladı. Aferin kıza.
"Pekâlâ o zaman, Ruijerd," dedim her zamanki halime dönerek. "Bizi bu canavarın yanına götürür müsün lütfen?" Artık agresif davranmanın bir anlamı kalmamıştı. Müzakere ederken zorlayıcı olmak gerekiyordu, hepsi bu.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.