Kuledeki Sır

Ertesi gün uyandığımda Eris tam yanımdaydı. Sert bir kişiliği vardı ama uykulu yüzü o kadar rahat ve sevimliydi ki.

Vay canına.

Eyvah, bekaretimi mi kaybettim?!

Elbette hayır! Olanları hâlâ net hatırlıyordum. Dün gece partinin ortasında uykusu gelip yatağımda sızmıştı. Ghislaine geri döneceğini söyleyip Eris’i orada bırakmış, kendi odasına dönmüştü.

Ne de olsa, önüne konan yemeği yemeyen budala olurmuş derler. Hehehe, hadi ona bir numara yapayım, diye düşündüm ona yaklaşırken dudaklarımı yalayıp.

Ama Eris, verdiğim asayı göğsüne bastırmış, parmağında da Ghislaine’in ıvır zıvırı varken mutlulukla uyuyordu.

Şehvet dolu yüzüyle kötü kurt geri çekildi.

“Anlaşılan küçük tılsımının yine de bir etkisi varmış,” diye fısıldadım. Onu rahatsız etmeden yataktan sıyrıldım.

Sabahın erken saatleriydi. Dışarıya baksanız gökyüzü yeni yeni aydınlanmaya başlamıştı ama her yer hâlâ karanlıktı. Kalıp Eris’i uyurken izleyebilirdim ama uyandığında muhtemelen bana bir yumruk atacaktı. Bunun yerine yürüyüşe çıkmaya karar verdim. Yatağımdan kalkıp parmak uçlarımda odadan çıktım.


Şimdi ne yapsam? Buz gibi koridorlarda ilerlerken nereye gideceğimi düşünmeye başladım. Malikânenin kapıları sabahın ilerleyen saatlerine kadar açılmazdı, dışarı çıkamazdım. Pek fazla seçeneğim yoktu.

Burada geçirdiğim bir yıl içinde malikânenin genel düzenini öğrenmiştim ama hâlâ hiç gitmediğim birçok yer vardı. Mesela, asla yaklaşmamam söylenen, tek başına yükselen o kule; ilgimi çekiyordu. Belki orada iyi bir şeyler bulabilirdim, mesela birilerinin gölgede kuruyan iç çamaşırları gibi.

Bu düşünceyle, malikânenin en üst katına çıkan merdivenleri kullandım. Orada amaçsızca dolaşırken nihayet ilginç bir sarmal merdivenle karşılaştım. Burası o kulenin girişi olmalıydı. Yaklaşmamam söylenmişti ama dün Eris’in doğum günüydü. Bunun bugün kuralları çiğneyebileceğim anlamına geldiğine karar verip tırmanmaya başladım.

Kulenin dış yüksekliği, içindeki sarmal basamakların sayısıyla eşleşiyordu. Sayamayacağım kadar çok basamak tırmanırken döne döne yükseldim. İşte o zaman yukarıdan bir ses duydum.

“Miyav, miyav.” Kızgınlıktaki bir kedi gibi baştan çıkarıcı bir sesti. Merdivenlerin geri kalanını parmak uçlarımda çıkarak adımlarımı sessizleştirmeye çalıştım.

En tepede Sauros’u buldum. Tek bir kişinin bile zor sığacağı kadar küçük bir odanın içinde, kedi kulaklı hizmetçilerden biriyle meşguldü.

Hah, demek buraya gelmememi söylemelerinin sebebi buydu.

“Hmm?” Sauros, ben onlara şöyle bir baktıktan sonra orada olduğumu fark etti.

Hizmetçi benden önce beni fark etmişti. Hatta onu heyecanlandırmış gibiydi. İşleri bittikten sonra, kedi kulaklı kız merdivenlerden inerken yanımdan geçip gitti.

“Rudeus, öyle mi?” Sauros’un sesi sakindi, dingin. Her zamanki tavrından farklıydı.

Bilge ihtiyar modu.

“Evet, Lord Sauros. Günaydın.”

Elimi göğsüme götürüp eğilmeye yeltendiğimde bir el işaretiyle beni durdurdu. “Yeter. Ne için geldin buraya?”

“Merdivenler vardı, ben de tırmandım.”

“Yüksek yerleri sever misin?” diye sordu.

“Evet.” Gerçi buradan bir pencereden dışarı baksam bacaklarım muhtemelen donardı. Yüksek yerleri sevmekle onlarda rahat etmek çok farklı şeylerdi. Tüm dünyayı fethetsen ve gelmiş geçmiş en yüksek kuleyi inşa etsen bile, odam yine de en alt katta olurdu.

“Peki, sen ne yapıyordun burada?” diye sordum.

“Şuradaki mücevhere dua ediyordum.”

Hıh.

Bu evin korkunç yozlaşmış bir dua etme şekli vardı ama bunu söylemeyecektim. Sauros normalde çok katı görünse de yine de Greyrat ailesinin bir üyesiydi. Aynı ağacın elmasıydı.

“Ne mücevheri?” Cumba penceresinden dışarı baktığımda gökyüzünde süzülen tek bir kırmızı mücevher gördüm. Belki ışıktandı ama içinde bir şeyler hareket ediyormuş gibi görünüyordu. Şaşırtıcıydı. Sihirle mi süzülüyordu orada? “O ne?”

“Bilmiyorum.” Başını salladı. “Üç yıl önce buldum. Ama kötü bir şey değil.”

“Bunu nasıl söylersin?”

“Öyle düşünmek daha iyi.”

Anladım; haklıydı. Mücevher ulaşılamazdı. Kötü bir şey olduğuna kendini inandırmak sadece ruh sağlığını olumsuz etkilerdi. Onun yerine iyi bir şey olduğunu düşünüp ona dua etmek daha iyiydi.

Ben de dua ettim.


“Rudeus, uzun bir yolculuğa çıkacağım. Gelecek misin?”

“Şerefle gelirim.”

İhtiyar adam tabiri caizse silahını yeni ateşlemişti, yine de enerjikti. Başka bir planı olmadığı için bugün benimle vakit geçirmeye istekliydi anlaşılan. “Yaşasın!” demem gerekirdi herhalde ama tüm bunlar kulağa yorucu geliyordu.

“Bu arada,” diye söze başladım.

“Ne?”

“Eşin yok mu?”

Bir gıcırtı sesi duydum. Sauros’un dişlerini gıcırdattığını fark edince sırtımdan soğuk bir ürperti geçti.

“Öldü.”

“Anladım. Çok üzgünüm bunu duyduğuma.” Kedi kulaklı kızla o kadar iyi vakit geçirmişti ki, şimdi ona hoş olmayan bir şeyi hatırlatmıştım.

Bu durumda, Eris’in kardeşleri olup olmadığını da sormamam en iyisiydi.

“Pekâlâ, o zaman gidelim.”

“Pekâlâ.”

Bugün izin günlerindendi. Yarın Eris yine çok çalışmak zorunda kalacaktı.


Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.