Sylvaril bizi misafir alanına götürdü. Orada neredeyse yirmi tane, birbirinin aynı, boş oda vardı. İçeride koyu renk ahşap mobilyalar, kuş tüyü yataklar ve devasa, billur gibi aynalar bulunuyordu. Her odada, içinde alkol olduğunu düşündüğüm şişelerin dizili olduğu bir dolap vardı. Odaları birbirinden ayıran tek şey, içlerindeki tablolardı. Konaklama yerleri, sıradan bir iş otelinden çok daha lükstü. Eski hayatımdan bir benzetme yapacak olursam, İmparatorluk Oteli'ndeki bir kral dairesi gibiydi. Gerçi ne bir kral dairesinde ne de İmparatorluk Oteli'nde kalmışlığım vardı.
Ariel pat diye sordu: "Bu kadar büyük bir kaleyi sadece on iki kişi mi yönetiyorsunuz?"
Haklıydı. Odaların köşelerinde neredeyse bir toz zerresi bile yoktu. Sanki hiç kimse ayak basmamış gibi duruyorlardı. Tam olarak ürkütücü diyemezdim ama yalnızlık kokuyordu, sanki hiç arkadaşın olmamasına rağmen oyun konsoluna fazladan bir kontrolcü almışsın gibi. Gerçi Perugius, buraya ara sıra ziyaretçilerin geldiğini ima etmişti.
Odalarımızı seçtikten sonra, herkes kendi işine bakmak üzere dağıldı. Zanoba ve Ariel kalenin biraz daha fazlasını görmek için yola koyuldu. Luke ve Sylphie de prenseslerine eşlik ettiler elbette.
Ben ise odamda kaldım. Bitkin düşmüştüm. Görüşmemiz bir saatten biraz fazla sürmüştü ama sanki bütün bir günün tartışmasını beynime sığdırmış gibiydim. Bir yanım kalenin daha fazlasını görmek istiyordu ama şimdilik dinlenecektim.
Yatağa yığıldım. "Ah, ne kadar da yumuşak." O kadar yumuşaktı ki, sanki içinden geçip doğrudan yere batacakmışım gibi hissettim. Acaba bu yataklardan birini eve götürebilir miydik…
Hayır. Yatakları şimdilik bir kenara bırakalım. Gördüğüm armalar beni şaşırtmıştı. Konuşmalarımızda adını bilmediğim, Abisal Ejderha Kralı ve Manyak Ejderha Kralı gibi bir sürü etkileyici isim geçmişti. Doğru hatırlıyorsam, Beş Ejderha Generalinden biriydiler. Efsanevi çağlarda, Ejderha Tanrısı ile karşı karşıya gelmişler ve bu savaş hepsinin hayatına mal olmuştu. Ama bunlar kesinlikle efsanelerdeki kişiler değildi, değil mi? Hikayedekiler, konuşmamızda adı geçen kişilerden muhtemelen çok önceki nesillerdendi.
Bu beşinden üçü bugün anılmıştı: Zırhlı Ejderha Kralı Perugius, Abisal Ejderha Kralı Maxwell ve Manyak Ejderha Kralı Chaos. Bir de ışınlanma harabelerinin büyü sözlerinde adını duyduğum Kutsal Ejderha İmparatoru Shirad vardı. Bu da dördünü ediyordu. Bir Ejderha İmparatoru ve dört Ejderha Kralı olması gerekiyordu, yani bir Ejderha Kralı daha eksikti. Şimdi düşününce, o duvarda Ejderha Tanrısı'nınkine benzeyen sadece dört arma görmüştüm. Belki de grubun son üyesi Perugius ile arası bozuktu?
Her neyse, beni daha çok şaşırtan, bebekle olan bağlantıydı. O planlardaki armayı daha önce bir yerde gördüğümü biliyordum ama Ejderha Krallarından birine ait olduğunu düşünmek… O notlardaki dil hakkında hiçbir şey bilmiyordum ama belki Perugius'tan bizim için deşifre etmesini isteyebilirdik. Bu bizi şu anki durumumuzdan fersah fersah ileri taşırdı. Belki de ona sormalıyım, öyleyse.
Ya da sormamalıyım. Benden pek hoşlanmış gibi durmuyordu. Hatta benden çekiniyor gibiydi. Bunun yerine Zanoba'dan onu bu konuda darlamasını isteyeceğim. İkisi de sanata aynı takdiri paylaşıyor gibiydi.
Dur bir dakika. Eğer o arma Manyak Ejderha Kralı'na aitse, bu bir zamanlar benim evimde yaşadığı anlamına geliyordu. Onca insanın içinde, bir Ejderha Kralı, bodrum katıma kapanıp bebeklerle uğraşmış. Kafasında bir sorun olmalıydı. O bebeğin çalışma şekli epey çılgıncaydı. Chaos ve Zanoba'nın aynı frekansta olduğu göz önüne alındığında, "manyaksal" unvanı oldukça mantıklıydı. Bebeklere gerçekten çok düşkün olmalıydı.
Bunu bir kenara bırakırsak, Perugius'tan çağırma büyüsü öğrenmeyi umuyordum ama bu gidişle pek mümkün görünmüyordu. Bana karşı çok düşmancaydı. Eğer ondan bana öğretmesini isteseydim, "Ne? O kadar mananla Laplace'ı mı çağırmayı planlıyorsun?" diyebilirdi.
Hmm. Böyle bir şeyin mümkün olup olmadığını merak ediyorum.
Perugius, manası kendininkinden daha büyük birini çağırmanın imkansız olduğunu söylemişti. Benimki Laplace'ınkiyle aynı seviyede olduğuna göre, bu onu gerçekten çağırabileceğim anlamına mı geliyordu? Yeraltında uğursuz bir sunak kurup İblis Tanrısı'nı hayata döndürebilir miydim? Elbette yapmazdım ama eğer bu doğruysa, bana karşı olan düşmanlığını anlayabilirdim.
"Neyse ki daha kötüye gitmedi." Perugius benden nefret etse de beni kalesinden kovmamış ya da benimle kavga etmeye kalkışmamıştı. Şimdilik rahat bir nefes alabilirdim. Mükemmel gitmedi ama en azından iyi gitti.
Ve böylece yüzen kaledeki ilk günüm, sessiz bir tefekkürle sona erdi.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.