“Rudeus! Uyan; o ses!”
Cliff gözcülük yaparken olmuştu.
Hemen uyandım, sıçrayıp saate baktım. Hafif uyuyabilmek için, herkes kum saatiyle takip ederek ikişer saat uyuyordu. Şu an kum saati ikinci kez çevrilmişti, yani sabahın ikisi ya da üçü olmalıydı. Bir kötü ruhun ortaya çıkması için kusursuz bir zamandı.
“Zanoba’yı uyandır.” Cliff’e bu kısa emri verdikten sonra kapıya yöneldim ve kulaklarımı diktim.
Kree… kree…
Klak… klak…
Kee… kee…
Kahretsin. Gerçekten duyabiliyordum, hem de gayet net. Gıcırdayan bir sandalyeye benziyordu. Şimdi kendi kulaklarımla duyunca epey ürkütücü gelmişti. Dudaklarımı büzdüm ve Öngörü Gözümü etkinleştirdim.
“Aahh.” Zanoba büyük bir esneme salıverirken gözlerini ovuşturdu.
Uyanık olduğunu doğrulayınca elimi kapı koluna attım. Sonra yavaşça, ses çıkarmadığından emin olarak kapıyı açtım. Koridora baktım. Hiçbir şey yoktu. Emin olmak için ters yöne de baktım. Hiçbir şey. Sonra yukarı ve aşağı. Hiçbir şey.
Kulaklarımı diktim ama hiçbir şey duyamıyordum. Ses kesilmişti.
Zanoba kalkıp arkamdan geldi. “Dışarısı nasıl görünüyor?”
“Bölgede hiçbir şey göremiyorum.”
Ya malikaneyi arayacaktık ya da tuhaf bir şey olmasını bekleyecektik. Önceki sahibi sesi yanlış duyduğunu sanıp önemsememiş ve sonra ölmüştü, bu yüzden onu taklit etmemeliydik herhalde.
“Kaynağı arayalım,” diye karar verdim.
“Pekala o zaman. Daha önceki formasyonu mu kullanıyoruz, öyle mi?” diye sordu Zanoba.
“Evet. Dikkatli ol.”
“Sırtımı sen kolladığın sürece, Usta, korkacak hiçbir şeyim yok.”
Sopasını kavradı. Cliff de onu takip etti, gergin görünüyordu.
“Usta Cliff, ne yapman gerektiğini hatırlıyor musun?”
“İ-ilahi büyü.”
“Aynen öyle. Sana güveniyorum.” Zanoba kalkanımız olacak, Cliff ilahi büyü kullanacak, o da işe yaramazsa ben Taş Topu’mu kullanacaktım. Hazırdık. “Zanoba, hareket edelim.”
Gece araştırmamız başladı.
Evin düzenine gündüz yaptığımız aramadan zaten aşinaydım, bu yüzden araştırma sorunsuz ilerledi. Önce ikinci katın tamamını aradık. Hiçbir anormallik bulunamadı. Ardından dikkatlice birinci kata indik. Her odadan geçtik, şömine ve fırın gibi bir şeyin gizli olabileceği her yeri kontrol ettik. Yine hiçbir şey yoktu. Tüm odalar boştu.
“Usta, geriye sadece bodrum kaldı.”
“Evet.”
Basamaklardan bodruma doğru indik. Karanlıktı. Gündüz aradığımızda burada hiçbir şey yoktu ama şimdi aşağıda uğursuz bir şeyler hissediyordum.
Gerginleşiyordum. Kalbim gürültüyle atıyordu. Derin bir nefes aldım, merdivenlerden inerken arkamızdan bir şey saldırması ihtimaline karşı tetikte duruyordum. Cehenneme iniyormuşuz gibi hissettiriyordu. Sonunda bodruma vardık.
“Nasıl?” diye sordum.
“Burada hiçbir şey yok,” diye yanıtladı Zanoba.
Lambamı kullanarak alanı aydınlattım. Hiçbir şey yoktu, odanın kenarlarında bile. Ayrıca, önceki sahibi bodrumu kesinlikle kontrol etmişti. Sonuçta malikanenin en şüpheli yeriydi.
“Yatak odasına dönüp hazırlanalım.”
Dikkatlice bodrumdan dışarı süzülüp ikinci kata geri çıktık. Koridordan konuşlandığımız odaya yürüdük.
“Zanoba, uyuduğumuz odada pusuda bekleme ihtimali var, bu yüzden kapıyı açarken dikkatli ol.”
“Anlaşıldı.” Sopasını daha sıkı kavradı ve diğer elini nazikçe kapı koluna koyup açtı.
…
Hiçbir şey olmadı.
“Görünüşe göre her şey temiz.”
Hiçbir şey yoktu. Saldırı da yoktu.
Oh be.
Şimdilik dinlenebilirdik. Belki de yaratığın sadece insanlar uyurken saldırdığını düşünmenin zamanı gelmişti. Ya da tuvaletteyken. Şimdi düşününce, bahçeyi kontrol etmemiştik. Yarın oraya daha yakından bakmalıyım.
İşte o an aniden arkamıza baktım.
Oradaydı.
Koridorun sonunda, yere yakın, sanki sürünüyormuş gibi duruyordu. Sadece üst yarısı merdivenlerin tepesinden görünüyordu. Başını yana eğmiş, bize doğru bakıyordu. İlk başta insan olabileceğini düşündüm. Gözleri, burnu, ağzı vardı ama saçı ya da kulakları yoktu.
Ayrıca, nedense, canlı olduğuna dair bir duyu alamıyordum.
…
Karanlıkta hayaletimsi, soluk bir siluet çiziyordu, bizi izlerken. Birkaç saniye boyunca öylece birbirimize dik dik baktık.
“Oh,” diye başladım, bir şeyler söylemeye çalışarak.
İşte o zaman hareket etti. Vücudu yükseldi ve ikinci kata sıçradı. İnsan boyutundaydı… ama insan değildi. Dört kolu ve dört bacağı vardı. Gecenin zifiri karanlığında, elinde bir kazık gibi görünen bir şeyi savurarak, dört bacağı üzerinde sessizce seğirterek inanılmaz bir hızla dümdüz üzerimize doğru atıldı…
“Aaaah!”
Bacaklarım boşaldı ve aceleyle bir Taş Topu fırlatırken popomun üzerine düştüm. Kendi evimi yok edebileceğim korkusu içimde yükseldi. Tereddüt ettim ama sonunda saldırımın gücünü zayıflattım. Toprak topu düşmanımızın omzunda parçalandı ama tek yaptığı o insanlık dışı şeyi sendetmek oldu. Kazığıyla üzerime geldi ve ben de iblis gözümü kullanarak ondan kaçmaya çalıştım ama…
“Usta!” Zanoba önüme fırladı. Yaratık silahıyla sertçe aşağı savurdu. Doğrudan kalbine gidiyordu.
“Zanoba!”
Delip geçmedi. Zanoba’nın kutsanmış derisi yaratığın saldırısı için fazla sertti. E-evet! İşte benim öğrencim; tek bir çizik bile yok, diye düşündüm.
Zanoba şeyin yüzünü iki eliyle kavradı. Sekiz uzvunun hepsi havada çırpınırken Zanoba’ya yumruklar yağdırdı.
Cliff, efsun okumak için odadan hafifçe dışarı baktı. “Bizi besleyen toprağı kutsayan Tanrı’ya sesleniyorum! Doğal yollara meydan okuyacak kadar aptal olanlara ilahi ceza ver! Kötü ruhları kov!” Asasından çıkan beyaz ışık dört bacaklı figüre çarptı… ama hareket etmesini durdurmadı. Demek ki bir ruh değildi?
Bu durumda, benim büyümü kullanma zamanı gelmişti. “Zanoba, çekil yoldan. Taş Topu kullanacağım!”
“Lütfen bekle, Usta!” Zanoba hareket etmedi. Kazık kıyafetlerini paramparça etse de kenara çekilmedi. Neden?
“Yeter, çekil! Ben hallederim!”
“Lütfen bekle! Usta, sana yalvarırım!” Zanoba kollarını şeyin etrafına doladı, sanki onu benden korumaya çalışıyormuş gibi. Çırpınmaya devam etti, kıyafetlerini paçavraya çevirdi. Şimdi açıkta kalan sırtı, insanüstü bir güce sahip olduğuna inanamayacağınız kadar kırılgandı.
Birkaç saniye böyle geçti. Sonra dakikalar. Düşman şiddetli mücadelesine devam etti ama hareketleri yavaş yavaş donuklaştı ve sonunda durdu.
Oh be. Zanoba durduğundan emin olunca, yırtık giysilerini çıkarıp insanlık dışı şeyin ellerini ve ayaklarını bağlamak için kullandı. “Usta, odaya dönelim.”
“Pekala…”
Cliff odanın ortasında korkuyla titriyordu. “Y-yanlış anlama! Kaçtığım falan yoktu. Sadece o daracık koridorda ayak altında olacağımı düşündüm.”
“Anladım. İyi düşünmüşsün.”
“D-değil mi?”
Mazereti uzaktan bile ikna edici değildi ama ben de korkmuştum. Hiçbir şey demeyecektim.
“Usta…”
“Beni kurtardın orada, Zanoba. Ama tehlikeliydi, biliyorsun. Belli bir İblis Kral’ın aksine, sen ölümsüz değilsin.”
“Bu inanılmaz, Usta. Şuraya bak lütfen.” Zanoba son derece heyecanlıydı. Beni tamamen görmezden gelerek, beklenmedik derecede hafif tıkırtılar çıkaran bağlı saldırganımızı yere bıraktı. Zanoba, üzerine ışık tutmak için bir lamba kaptı.
“B-bu… bir oyuncak bebek mi?”
Önümüzde, beyaz boyalı, ahşap bir manken, büzülmüş halde duruyordu. Dört kolu ve bacağı vardı. Garip şekline rağmen, kesinlikle bir yapıntıydı. Ayak seslerini neden duymadığımı merak etmiştim, şimdi anladım. Her bir ayağına zifiri siyah kumaş sarılmıştı. Kazık sandığım şey sadece kırık bir koldu; dört kolundan ikisi kırıktı. Yüzünde burun ve ağız için acınası bir mazeret, gözleri içinse cam toplar vardı. Daha önce baktığım o soğuk ve hissiz gözlerdi.
Dürüst olmak gerekirse, dayanılmayacak kadar ürkütücüydü… ve her an tekrar hareket etmeye başlayabilirdi. Cliff de aynı fikirdeydi. Asasını hazır tutmuş, dikkatlice gözlerini bebeğe dikmişti.
“Usta, bu inanılmaz bir keşif!” Zanoba ise heyecanını gizleyemiyordu.
“Zanoba, oyuncak bebekleri ne kadar sevdiğin umurumda değil…” demeye başladım.
“Bu hareket etti! Hareket eden bir oyuncak bebek!”
Bunu söylediğinde haklı olduğunu fark ettim. Bu oyuncak bebek bize saldırmıştı. “Hareket eden bir oyuncak bebek.”
Hareket eden bir oyuncak bebek! Kendi kendine hareket eden bir oyuncak bebek. Yani… bir otomat. Robot gibi. Tıpkı… bir hizmetçi robotu gibi. Oooh! Bu kelimeler zihnimden geçerken, hissettiğim korku anında dağıldı.
“Haklısın,” dedim. “Bu inanılmaz.”
“Sonunda anladın mı?”
“Evet. Onu yok etmediğimize sevindim. Zanoba, muhakemen kusursuzdu.”
“Heh heh. İlk bakışta ne olduğunu anlamıştım.”
“Daha azını beklemezdim. Oyuncak bebeklere olan gözün benimkini çoktan aştı,” dedim, gururla sırıtan öğrencime biraz övgü sunarak.
Neyse… Hareket eden bir oyuncak bebek. Şimdi düşününce, bu dünyada zırh gibi hareket eden başka cansız nesneler de vardı. Bu oyuncak bebek ahşaptan oyulmuştu ama belki ben de taş figürleri hareket ettirebilirdim? Ve eğer figürleri kendi başlarına hareket ettirmenin bir yolunu bulabilirsem… ve onlara insanlar gibi bir cilt vermek için silikon gibi bir madde geliştirebilirsem…
İhtimaller sonsuzdu.
“Zanoba, ne yapmalıyım? Kalbim o kadar hızlı atıyor ki!”
“Benimki de. Gözyaşlarımın geldiğini hissediyorum!”
Şimdilik, oyuncak bebeği eve götürecektik. Sonra da onu hareket ettiren mekanizmayı araştırabilirdik.
“Hey, siz ikiniz, yeter artık!” Cliff aniden bize karşı sabrını yitirdi. Baktığımda, asasını iki eliyle sıkıca kavramış, bize dik dik baktığını gördüm. “Şimdi böyle şeyler konuşmanın zamanı değil!”
“Ne ‘şeyler’den bahsediyorsun?!” Zanoba, Cliff’in yüzünü tek eliyle kavradı ve onu havaya kaldırdı. Ah, bu numarayı yapışını uzun zaman olmuştu görmeyeli.
“Ağğğğğ!” Cliff, Zanoba’nın koluna yapıştı, ama Zanoba kılı bile kıpırdamadı.
“Oyuncak bebek hareket etti! Bunun ne kadar olağanüstü bir şey olduğunu anlamıyor musun?!”
“Ay, ay, ay! Dışarıda buna benzer canavarlar var, kendi kendine hareket eden zırhlar gibi!”
Canavarlar. Bunu duymak, ilk hedefimizi hatırlattı. Buraya gelme sebebimiz hareket edebilen bir oyuncak bebek yakalamak değildi; bu evi güvenceye almaktı. Tek taşla iki kuş vuramazdım sanki.
“Zanoba, lütfen onu bırak.”
“Hımm… ama, Usta—”
“Usta Cliff haklı.”
Zanoba onu bırakır bırakmaz, Cliff iyileşme büyüsü efsun okumaya başladı. Ne kadar da çocukça.
“Bu oyuncak bebek, muhtemelen aradığımız ‘kötü ruh’.”
“Hımm.”
“Tek olduğu garanti değil. Tesislerdeki diğerlerini bulup yakalayalım. Belki de yapılışları hakkında bilgi bulabiliriz, hazır elimiz değmişken.”
“Anladım!” Zanoba, sonunda ikna olmuş bir şekilde başını salladı.
“Bu Gece uyumayacağız. Evi kapsamlı bir şekilde aramalı ve bu oyuncak bebeğin nerede gizli olduğunu bulmalıyız.”
Binadaki üçüncü arayışımız böylece başladı.
İnsan boyutunda bir oyuncak bebeği gizleyebilecek kadar büyük bir yer arıyorduk, ancak evin ikinci arayışımızda böyle bir şey bulamamıştık. Bahçede olabileceğini düşündüm, orayı kontrol etmemiştik, ama o ipucu işe yaramadı. Oyuncak bebeğin ayak izleri karın üzerine net bir şekilde basılmıştı, ama hiçbir yere çıkmıyordu.
Evde gizli bir oda olduğundan şüphelenmeye başlamıştım. Açıkça tamamen simetrik tasarlanmıştı, bu yüzden belki de simetrik olmayan bir şey aramalıydık. Bu düşünceyle evin birinci ve ikinci katlarını düzendeki anormallikler için aradım, ama hiçbir şey bulamadım. Işık eksikliği fark etmeyi zorlaştırıyordu.
“Yarın, gün ışığı varken tekrar baksak daha iyi olabilir,” diye önerdi Cliff.
Kabul ettik. Ancak geceye son vermeden önce, oyuncak bebeği üniversiteye taşımaya karar verdik. Kollarını ve bacaklarını sıkıca bağlayıp Zanoba’nın odasına koyduk. Daha iyi bir ışıkta, oldukça eski olduğunu anlayabildik. Önceden soluk beyaz görünüyordu, ama şimdi orijinal beyaz boyanın soyulmaya başladığını ve küf lekeleri olduğunu görebiliyordum.
“Usta, bu… yeni bir oyuncak bebek mi?” diye sordu Julie. Ondan korkabileceğini düşünmüştüm, ama aksine sadece meraklı görünüyordu. “Onu… temizleyeyim mi?”
Zanoba pazardan rastgele oyuncak bebekler getirdiğinde, onları temizlemek onun göreviydi. Zanoba, figürlere olan takdirini artırmanın en iyi yolunun onları temizleme ve cilalama pratiği yaptırmak olduğunu düşünüyordu, ve eğitimi işe yarıyor gibiydi.
“Onu tekrar nasıl hareket ettireceğiz?” diye merak etti Zanoba.
“Malikâne işini hallettikten sonra buna bakarız.” Sabırsızlığını anlıyordum, ama sakinleşmesi gerekiyordu. Şimdilik, o şeyi toprak büyümle yaptığım bir kutuya mühürledik. Biz yokken Julie’ye saldırmasını istemiyordum.
Malikâneye döndük, yol boyunca birkaç lamba alarak. Bu kez şömineyi tekrar aramaya karar verdim, içine sürünerek kapsamlı bir inceleme yapmak için.
“Hımm, bu değilmiş, değil mi?”
Aramamı bitirirken is ve örümcek ağlarını savuşturdum. Sonra aklıma dank etti… yerde hiç is yoktu. Sanki temizlenmiş, tamamen silinmiş gibiydi. Şimdi düşününce, oyuncak bebeğin ayaklarına sarılı bez siyahtı. Her Bu Gece burayı mı temizliyordu?
Şimdi sıra ikinci kat, birinci kat ve bodrumdaydı; bunların arasında bodrum kesinlikle en şüpheli olandı. Lambalarımızla bir kez daha aşağı indik. Oksijenimiz bitmesin diye kapıyı aralık bıraktım ve alanı tamamen aydınlatmak için lambaları sıraladım. Eğer bir çocuk hikayecisi olsaydım, “Bakın, bakın, burası gündüz gibi aydınlık!” diye haykırabilirdim.
Duvarda kararmış kare şeklinde bir şey vardı: karanlıkta fark etmediğimiz gizli bir kapı. Ev ilk inşa edildiğinde muhtemelen etrafa uyum sağlamıştı, ancak zaman geçtikçe, tekrar tekrar açılıp kapanmaktan kaynaklanan aşınma menteşelerin etrafındaki alanı karartmıştı. Yerde de kapının açıldığı yerlerde izler vardı.
“Hadi girelim!” Cliff neşeyle kapıyı açmak için uzandı. Olası bir saldırıya karşı kendimi hazırladım ve gözlerimi kapıya diktim, ama sonra Cliff duraksadı.
“Ne oldu?” diye sordum.
“Nasıl açacağımı bilmiyorum.”
Ben de kendim bir bakış attım. Haklıydı. Kapıda ne bir kapı kolu ne de çekmeye yardımcı olacak bir çentik vardı. Kaldırılarak açılması da gerekmiyor gibiydi.
“Usta, kırayım mı?” diye önerdi Zanoba.
Başımı salladım. Evin çoğunu yenileyecek olsam bile, elimden gelirse hiçbir şeye zarar vermek istemiyordum. Yerdeki sürtünme izlerine baktım. Kapının açılabileceğinden ve bize doğru açıldığından hiç şüphem yoktu.
“Hımm?”
O izlerde tuhaf bir şey fark ettim. Duvarın aşınmasıyla hizalı değillerdi; soldan üç tahta öteden başlıyorlardı.
Önceki hayatımda, gizli bir kapısı olan eski bir ninja köyüne okul gezisine gitmiştik. Bu anıyı aklımda tutarak, kapının sol kenarına bastırmayı denedim. Bir gıcırtı duyuldu, ama kapı açılmadı. Ağırdı.
“Zanoba, tam şu kısmı it.”
“Hımm.”
O itince, kapı gıcırtıyla açıldı. Demek dün Bu Gece duyduğumuz ses buydu, öyle mi? Kapının iç tarafında bir kulp vardı, yani içeriden açmak belli ki kolaydı.
“Tuzak olduğundan şüpheliyim, ama yine de tetikte olun,” diye içeri girerken odanın içini lambamla aydınlattım. Tek bir masa, ahşap bir kaide ve başka hiçbir şeyin olmadığı dar bir odaydı. Masanın üzerinde birkaç kitap ve bir mürekkep şişesi vardı. Şişe çatlaktı ve içindeki her şey kurumuştu.
Kaideye gelince, nasıl tarif etmeliydim? Bir tabut şeklindeydi, tabanı oyuncak bebeğin boyutuna ve şekline uygun girintilerle oyulmuştu. Yakından bakınca, oyuncak bebeğin başının duracağı yerde ahşaba gömülü şeffaf bir kristal fark ettim. Muhtemelen burada yatarak kendini şarj ediyordu – elektriksel değil, büyüsel anlamda.
“Cliff, bu kaide hakkında bana bir şey söyleyebilir misin?”
Başını salladı. “Hayır; böyle bir şeyi ilk kez görüyorum.”
Gergin bir şekilde uzanıp dokundum. Beni çarpacağını falan düşünmüyordum, ama etkisiz olduğundan emin olmalıydım. Tepki vermeyince, dikkatimi masadaki kitaplardan birine çevirdim. Oldukça uzun süredir burada bırakıldığını anlayabiliyordum, ama neyse ki böceklerin ona ulaştığına dair bir işaret yoktu. Belki de oyuncak bebek onları yok etmişti?
Ön kapakta okuyamadığım bir dilde bir unvan ve bir arma vardı. Kitabın içi de aynıydı, bilmediğim bir yazıyla yazılmıştı, bu da onun Gökyüzü Tanrısı dili, Deniz Tanrısı dili ya da hiç duymadığım kadar belirsiz bir dil olması gerektiği anlamına geliyordu. Ancak hem arma hem de yazı tanıdık geliyordu. Onları nerede görmüştüm? Üniversite kütüphanesinde mi, acaba?
Sayfaları karıştırırken birkaç eskizle karşılaştım. İnsan vücudu eskizleri, büyü çemberleri eskizleri. Daha da çevirince, dört bacaklı, dört kollu oyuncak bebeğin bir eskizine rastladım. “Zanoba?”
“Efendim?” Girişte duran Zanoba yanıma geldi.
“Sanırım bulduğumuz oyuncak bebek bu. Sen ne dersin?”
“Metni okuyamıyorum, ama muhtemelen haklısın,” diye onayladı.
“Nerede? Bir bakayım,” diye araya girdi Cliff bir kez daha.
Üçümüz kitaba gözlerimizi diktik, sayfaları çeviriyorduk. Cildi oldukça eskiydi ve her an dağılacak gibi duruyordu. Eskizlerin yanında oklar çizilmiş ve altlarında kelimeler yazılmıştı, muhtemelen notlar veya yorumlardı. Oyuncak bebeğin kollarına ait eskizler, büyü çemberleri ve daha fazla ok ile notlar vardı. Kenar boşlukları detaylı karalamalarla doluydu.
“Sadece eskizlere bakılırsa, bu, büyülü aletleri efsunlamak için kullanılan büyü çemberlerine benziyor,” diye mırıldandı Cliff.
“Gerçekten mi?”
“Evet, son zamanlarda onları araştırdığım için anlayabiliyorum. Oyuncak bebek büyülü bir alet olmalı.”
“Demek öyle.”
Önceki sahibi – hayır, bu evin ilk sahibi – muhtemelen yasak bir şeyler araştırıyordu. Tahminimce oyuncak bebeği evi koruması için görevlendirmişti ve bu başarılı olmuş gibi görünüyordu, zira malikânede açıkça hareket ediyor ve davetsiz misafirlere saldırıyordu. Sonra asıl sahibi ortadan kayboldu. İşini yarım bırakıp başka bir yere mi gitti, yoksa yakalandı mı, hiçbir fikrim yoktu. Emeğinin meyvelerini geride bıraktığı düşünülürse, öngörülemeyen bir kazada vefat etmiş olma ihtimali yüksekti.
Oyuncak bebeğe gelince, muhtemelen burada, bu kaidenin üzerinde, onu uyandıran bir şey olana kadar uykuda kalmıştı. Evi temizlemeye ve devriye gezmeye başlamış, keşfettiği davetsiz misafirleri öldürmüştü. Muhtemelen işi bittikten sonra şarj olmak için kaideye geri dönmek üzere programlanmıştı.
En azından bu en mantıklı sonuç gibi görünüyordu. Gerçi bahçede devriye geziyorsa, şimdiye kadar birinin onu görmesi gerekirdi… Dur, hayır, buraya ilk geldiğimizde ön kapıyı kırmıştık ve binadaki tek kırık kapı oydu. Oyuncak bebeğin orijinal programlaması onu bahçede devriye gezmeye yönlendirmiş olabilirdi, ancak kapıları açamadığı için bu rotayı terk etmek zorunda kalmış, evin içinde mahsur kalmıştı. Ve sonra biz içeri girdiğimizde kapıyı kırmıştık, bu da onun bahçede devriye gezmeye devam etmesini sağlamıştı – muhtemelen biz yanından geçip merdivenlerden yukarı çıktığımızda, bizi takip etmesine yol açarak.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.