Amon, aldığı cevabın ardından yüzünde bir tebessümle başını iki yana salladı. Kapıyı açmak için elini uzatırken, laf arasında sordu:
Böyle bir onurlandırıcı adı nereden akıl ettin?
Benimle bir şekilde bağı olmak zorundaydı ama başkalarının otomatik dualarla yerimi tespit etmesini de engellemeliydi. Bu şartlara uyan çok fazla seçenek yok zaten.
Kimliği açığa çıktığına göre artık saklanmasının bir anlamı kalmamıştı. Hem belki bu konuşma sayesinde kendine bir fırsat yaratabilirdi.
Bir yandan da zihninde deli gibi dönen düşüncelerle bir kurtuluş yolu arıyordu.
Ruhuma kadar asalaklanmış durumdayım. Amon’un aleyhine olacak en ufak bir şey düşünsem bunu hemen sezer.
Bugün cumartesi, pazartesiye çok az kaldı. Eğer Aptal, hiçbir açıklama yapmadan Tarot Kulübü toplantısını aniden iptal ederse diğer üyeler kesinlikle paniğe kapılır, korkar ve ne olduğunu anlamaya çalışır. Dünya ile iletişim kurabilenler kesinlikle ulağı çağırıp sebebini öğrenmek isteyecektir. Haberci hanım bana yaklaştığı an Amon’un varlığını fark edebilir. O zaman Dün Bir Kez Daha tılsımını kullanarak eski gücüne kavuşabilir. Tam gücüne kavuşmuş bir meleğin kudretiyle, beni Amon’un bu avatarından kurtarma şansı oldukça yüksek olur.
Şimdi tek yapmam gereken dişimi sıkıp iki gün boyunca hayatta kalmak!
Evet, madem Amon şu an kaderimi çalamıyor, neden benimle barışçıl bir anlaşma yapmaya çalıştı? Teklifini kabul etsem bile beni serbest bırakıp gri sisin üzerine çıkmama, ona izin vermeme asla müsaade etmezdi. Sefirah Şatosu’na ulaştığım an onun kontrolünden çıkar, asalak gücünü arındırıp karşı atağa geçerdim.
Yoksa bu anlaşmanın kendisi bir nevi tetikleyici miydi? Sonrasını getirmeye gerek kalmıyor muydu?
Amon bilerek bu konudan bahsetmedi.
Beklendiği gibi, her şey koca bir yalandı!
Küçük de olsa bir umut ışığı yakalayan genç adam, önündeki iki günü ne yapıp edip atlatmaya karar verdi. Amon’un ilgisi ise hâlâ hiçbir insanın veya meleğin aklına gelmeyecek o onurlandırıcı addaydı.
Odasından çıkarken çenesini kaşıyıp sordu:
Backlund’daki sihirbazları ve tiyatro oyuncularını koruma altına aldın mı?
Daha önce bir gözbağcıyı korumuştum.
Bir planı olduğundan, artık çok daha işbirlikçi davranıyordu. Kısa bir cevap verdi:
Ben de bir sihirbazım. Backlund’da pek çok kez sahne aldım.
Monokllü adam başını salladı.
Yetersiz ama idare eder.
Ardından otel odasından çıkıp merdivenlerden aşağı, sokağa doğru ilerledi. Genç adam da uysal bir hizmetkar gibi, dikkat çekmeden arkasından yürüdü.
Sağına soluna bakınan Amon, tek gözündeki monoklü düzeltip hafifçe gülümsedi.
Yazık oldu.
Neye yazık oldu?
Zaten yakalanmıştım. Daha neye hayıflanıyordu ki?
İpek silindir şapkasını düzelten Amon, yüzündeki gülümsemeyi yitirmeden konuştu:
Tahmin et bakalım. Doğru bilirsen sana daha güzel bir son bahşederim.
Onun vaatlerine zerre inanmıyordu. Ağzından daha fazla sır kaçırmamak için başını iki yana salladı.
Tahmin edemiyorum.
Ne kadar sıkıcı.
Sağ elini yumruk yapıp monoklüne hafifçe vurdu.
Yoldan geçen insanlardan, sokak kenarındaki ağaçlardan, çatılardaki serçelerden, çamurlu köşelerdeki lağım farelerinden ve havada uçuşan her türlü canlıdan solucan benzeri hayali siluetler süzüldü. Birer yıldız gibi akarak Amon’a geri döndüler.
Bu ilahi soyun gücü bir anda melek seviyesine ulaştı.
Genç adam sol elini kaldırdığında, insan derisinden yapılma eldiven birdenbire şeffaflaşmaya başladı.
Seyahat gücü devreye giriyordu.
Şu an üzerinde gerçek olan tek şey Sinsi Açlık’tı. Geri kalan her şey yüzsüz yeteneğiyle yaratılmıştı ve eldiven de et ile kemikten ibaretti.
Seyahat etmek üzere olduklarını anladığında şaşkınlıkla sordu:
Neden odadayken ışınlanmadın?
Amon’un kendisini Backlund’dan götüreceğini zaten biliyordu. Burası bir Melekler Kralı’nın bile tedbiri elden bırakamayacağı bir yerdi. Ancak neden kapıyı açıp sıradan bir insan gibi merdivenlerden inerek oteli terk ettiğini bir türlü çözememişti.
Monoklün ardındaki gözler gence dikildi. Dudaklarının kenarı yavaşça yukarı kıvrıldı.
Sana zaten cevap verdim. Pallez’den yardım istememiş olman ne büyük şanssızlık.
Zaman Meleği’nin yüzünde belirgin bir tebessüm vardı ama simsiyah gözlerinde en ufak bir duygu kırıntısı bile yoktu. Bu soğukluk içini ürpertti.
Pallez Zoroast ile bir bağım olduğundan emin. Geçen seferki olay yüzünden mi? Hayır, dur, düşünme!
Zihnini boşaltmaya çalışarak Amon’un düşüncelerini çalmasını engellemek için kendini zorladı.
Sokaktaki paniklemiş insanlara umursamaz bir bakış atan Amon, ardından gri gökyüzüne doğru baktı.
Bir sonraki fırsatı beklemekten başka çare yok. Şimdi en önemlisi seni o yere götürmek.
Konuşurken ikisi de aynı anda şeffaflaşarak otelin kapısının önünde sırra kadem bastı. Çevredeki insanlardan hiçbiri tuhaf bir şey hissetmedi.
Ruhlar dünyasının tarifsiz yaratıklarının ve üst üste binmiş rengarenk katmanların arasından geçtikten sonra, kendilerini denizin üzerinde buldular.
Ayaklarının altında devasa bir yarık uzanıyordu. Masmavi deniz suları sanki bir şelaleyle kesilmiş gibi, bu dipsiz karanlığa dökülüyor ama orayı asla dolduramıyordu.
Burası tanrıların savaştığı kalıntıların girişeydi.
Aklına gelen soruyla sordu:
Beni Tanrıların Terk Ettiği Diyar’a mı götürüyorsun?
Görkemli şelale Amon’un monoklünde yankılanıyordu. Hafifçe başını salladı.
Doğru. Oraya vardığımızda, habercin bile aranızdaki sözleşme aracılığıyla yerini tespit edemez.
Tanrıların Terk Ettiği Diyar, ruhlar dünyasından tamamen kopuk bir yerdi. Orayla bağ kurmanın tek yolu Sefirah Şatosu’ydu.
Amon ne planladığımı biliyor.
İçinde yeşeren o son umut kırıntısı da acı gerçekle yok oldu.
Kendini kurtarmak için şimdilik başka hiçbir yol göremiyordu.
Havada asılı duran Amon kendi kendine mırıldandı:
Eğer Backlund’daki anıt mezarım Buhar Kilisesi tarafından yok edilmeseydi, dipsiz uçurumu bir sıçrama tahtası olarak kullanıp doğrudan oraya gidebilirdik. Bunca zahmete girmek zorunda kalmazdık.
Dipsiz uçurum, Tanrıların Terk Ettiği Diyar’a mı açılıyor?
Hayır.
Başını iki yana sallayan Amon, rahat bir tavırla devam etti:
Ama onun bazı özelliklerini kullanarak her yere gidebilirim.
Uçurumda bazı korkunç değişimler olduğunu duymuştum.
Merakını gizlemeden ona bakan Amon başını çevirdi.
Demek bundan da haberin var.
Evet, bir ara orayı araştırmayı düşünmüştüm.
Hırsız yolunun Melekler Kralı’nın, Roselle’in günlüğünü okuyabildiğini anlamasından korktuğu için daha fazla detay vermedi.
O sırada Amon aniden kahkaha attı.
Uçurumu mu araştırmak istiyordun?
Komik olan ne?
Uçurumun başına gelenleri zaten merak ediyordu. Bu yüzden Amon’un konuşma havasından yararlanıp daha fazla şey öğrenmek istedi.
Sözünü bitirir bitirmez zihninde yeni bir şimşek çaktı:
Amon ile yapacağı bu konuşmalar sayesinde geçmişe dair daha fazla sır öğrenebilir, böylece Geçmişin Alimi iksirini daha hızlı sindirebilirdi. Bu da Sefirah Şatosu üzerindeki kontrolünü artırıp bu durumdan kaçmasını kolaylaştırabilirdi.
Bu düşünce aklından geçer geçmez hemen kendini dizginledi ve daha fazla düşünmemeye çalıştı.
Sorusuna karşılık veren Amon kıkırdayarak konuştu:
Oraya gitmek, kendini süslü bir hediye paketi yapıp düşmanına altın tepside sunmaktan farksız.
Kozmosun Karanlık Yüzü mü?
Kısa süreli bir şaşkınlığın ardından tahminini dile getirdi.
Amon başıyla onayladı.
Eskiden hayatta kalan tek kadim tanrıydı, İblis Hükümdarı Farbauti. Şimdiyse, kim bilir ne halde.
Sözünü bitirmeden kendini rüzgarın kollarına bırakarak o devasa hayali yarığın içine bıraktı.
Onun gitmesiyle birlikte rüzgarın desteğini kaybeden genç adam da hızla aşağı doğru düşmeye başladı.
Ne kadar zaman geçtiğini bilmeden, fışkıran sular ikisini de yarığın diğer tarafına fırlattı.
Savaş kalıntılarına ayak basar basmaz üzerine çöken parlak güneş ışığıyla birlikte zihninde deli dahi sayıklamalar yankılanmaya başladı.
Kulak zarlarını delip beynine saplanan bir iğne gibiydi bu sesler. Her bir düşüncesi acıyla kıvranıyordu.
Mitolojik yaratık formunu oluşturan Ruh Solucanları, yavaş yavaş kontrolünden çıkıp ona ait olmayan yozlaşmış bir bilince bürünmeye başlamıştı.
Gerçek Yaratıcı’nın sayıklamaları!
Buna ancak sınırda dayanabiliyordu ama bu acıyı uzun süre göğüslemesi imkansızdı. Kalıntıların derinliklerine bu şekilde ilerleyemezdi.
O sırada Amon’un sağ gözündeki monoklün çevredeki tüm ışığı emdiğini fark etti. Monokl göz kamaştırıcı bir beyazlığa bürünmüştü.
Ardından gökyüzünü koyu bir karanlık kapladı.
Amon, savaş kalıntılarının gündüzünü güpegündüz çalmıştı!
Karanlığın ortasında, Zaman Meleği’nin avatarı onu bir adaya götürdü ve taş bir sütuna yaslayarak uykuya dalmasını sağladı.
Çok geçmeden kendini puslu bir rüya aleminde buldu. Karşıdaki siyah kemerli yolun ve uçurumun ötesinde, destansı bir havaya sahip olan Dev Kralı’nın Sarayı’nın yansıması duruyordu.
İpek şapkası ve kristal monoklüyle Amon hemen yanında belirdi. Yüzündeki rahat gülümsemeyle, gün batımında donup kalmış saray yansımasını işaret etti.
İşte burası, Tanrıların Terk Ettiği Diyar’ın kapısı.
Bir an düşündükten sonra içindeki şüpheyi dile getirdi:
Girişi açmak için belirli bir noktada rüyaya girmen gerekmiyor mu?
İçinde yeniden hafif bir umut ışığının belirmesine engel olamadı. Amon tanrıların savaştığı bu yıkıntılar arasında bir iki hafta ziyan etse ne güzel olurdu diye düşündü.
Doğru. Amon, Klein’ın sözlerini yalanlamadı. Umursamaz bir tavırla ekledi: Girişi açmak istiyorsan bir gemiyle bu yıkıntı sularının merkezine kadar seyahat etmen gerekir. Bu bir aydan fazla sürebilir, üstelik şu anki halinle karşı koyamayacağın pek çok tehlikeyle karşılaşırsın. Ama benim buna ihtiyacım yok.
Yaratıcı’nın oğlu olduğun için mi? Klein bunu ölçüp biçerek tahmin etmeye çalıştı.
Hayır. Amon bir elini cebine soktu ve siyah kemerli yolun girişine doğru yürümek için döndü. Böyle kaotik yerlerde düzen darmadağın olur, kurallar mutasyona uğrar. Sömürülebilecek, açıklarından faydalanılabilecek çok fazla şey vardır.
Zaman Meleği yürürken başını çevirip Klein’a baktı.
Hırsız yolunun Seviye sıfır makamının oldukça soyut bir adı var, Hata.
Bunu babam adlandırdı. O, bir keresinde bu makamı temsil etmek için kökeni bilinmeyen garip bir kelime kullanmıştı:
Hata.
Tercüme edildiğinde; kaderin truva atı, zamanın sümüklüböceği, kurallardaki boşluklar ve tüm hataların somutlaşmış halidir.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.