Karanlık Dehlizlerin Oyuncakları

Karlar altında kalmış patikada, zindana doğru yol alıyorduk.

"Hıg... Benim suçum değildi... Valla bak, benim bir suçum yoktu...!"

Aqua hâlâ burnunu çeke çeke sızlanıyordu.

Hemen arkamdan yürüyor, Megumin ile Darkness da onu takip ediyordu.

Ona doğru döndüm. "Neden ne zaman faydalı bir şey yapsan, hemen ardından tamamen gereksiz ve sinir bozucu bir iş açmayı başarıyorsun? Yaptığın her şeyin sevabıyla günahını eşitlemek gibi bir hastalığın mı var senin?"

Gerçi bu sefer açtığı günah hanesini henüz kapatabilmiş de değildi.

"Bir dakika ama! Bu sefer kesinlikle benim suçum değil! Lütfen, bana inanmak zorundasın! Yani, altı üstü patron odasına arındırma büyü çemberi çizdim, o kadar! Bu kadar canavar doğması için bu tek başına yeterli olamaz ki! Hem bu durum, o hayalet meselesinden tamamen farklı!"

Ben yürümeye devam etmek isteyince Aqua omuzlarımdan yakalayıp beni deli gibi sarsmaya başladı.

"Hey, bıraksana! Yürüyemiyorum! Bak, bunu senin yapıp yapmaman umurumda bile değil! Sena o zindanı araştırmaya gittiğinde senin bıraktığın büyü çemberini bulacak! Asıl sorun bu!"

Zindanın derinliklerindeki o büyü çemberi... Bu kanıtı yok etmediğim için başımın fena ağrıyacağını zaten içten içe biliyordum.

Elimizde büyü çemberlerini temizlemek için bir aygıt vardı ama işi zindana girmeye gerek kalmadan, dışarıda halletmek istiyordum.

En sonunda, Aqua'nın bitmek bilmeyen ağlamalarına rağmen, kazasız belasız giriş kapısına vardık.

"Hmm. Gerçekten tuhaf canavarlar varmış."

Güvenli bir mesafeden, zindanın ağzından ardı ardına dökülen yaratıkları izlemeye koyulduk.

Yüzlerinde küçük maskeler vardı, diz boyu kadarlardı ve iki ayak üzerinde yürüyorlardı; tek kelimeyle maskeli oyuncak bebeklere benziyorlardı.

"Acaba bu garip şeyler neyin nesi? Daha önce ne böyle bir şey gördüm ne de duydum," dedi Megumin, bebekleri büyük bir ilgiyle süzerek.

"İlk bakışta pek savaşabilecek gibi durmuyorlar," dedi Darkness, ağır zırhını şakırdatarak hayal kırıklığıyla.

"Maskelerinde beni rahatsız eden bir şey var. Neden bilmem... Bakınca bir tuhaf oluyorum, içim kalkıyor sanki..." Aqua konuşurken yerden bir taş aldı.

Tam o anda...

"Satou Bey...! Sizin burada ne işiniz var? Yoksa bu canavarları araştırmama yardım etmeye mi karar verdiniz?"

Sese doğru döndüğümde, arkasında bir grup maceracıyla duran Sena'yı gördüm.

Üzerinde zırh yoktu, sadece hafif bir dış giysi giymişti ama elinde üzerinde garip bir sembol olan bir kağıt tılsım taşıyordu.

Kahretsin. Zaten gelmiş bile.

Neyse, yapacak bir şey yok. Konuşmaktan başka çare kalmamıştı.

"Düşününce, bu canavarların bizimle tamamen ilgisiz olmadığını fark ettik. Hem zaten, onların tehdidi altındaki kasaba halkını korumamız gerek. Bir maceracının görevi budur."

Sena, "Hayatımda hiç şu sihirli yalan dedektörü zili burada olsun istememiştim... Ama peki. Yardımlarınız için minnettarım," diyerek başıyla derin bir selam verdi.

Şimdi ne olacaktı? İçimdeki iyi insan hissi ağır bir darbe almıştı.

Bu kadın benden nefret etmiyordu. Sadece işini çok ciddiye alıyordu ve hakkımdaki şüphelerin üzerine belki de biraz fazla hevesle gidiyordu.

"Her halükarda, Satou Bey, lütfen bu taraftan gelin. Canavarların tam olarak nereden geldiklerini henüz çözemedik ama büyük ihtimalle birileri onları çağırıyor. Eğer öyleyse, lütfen sorumluyu etkisiz hale getirin ve bunu çağırma çemberinin üzerine yerleştirin." Elindeki tılsımı bana uzattı.

"Bu da ne...?"

"Üzerinde güçlü bir mühürleme büyüsü olan bir tılsım. Bununla, ne kadar güçlü olursa olsun, her büyü çemberi anında etkisiz kalacaktır. Çağırıcı yenilse bile çağırma çemberinin canavar doğurmaya devam etmesi mümkündür, bu yüzden bunu yanınıza alın."

Anlamıştım. Oldukça kullanışlıydı. Ama gerek yoktu.

"Gerek yok, kalsın. Merak etmeyin, benim bir planım var. Şu an canavar fışkırtan bir zindana bodoslama girmemizi gerektirmeyen bir plan... Megumin! Hazır mısın?"

"Hem de nasıl. Bana güvenebilirsin."

Megumin, asasını öne doğru uzatarak hemen öne fırladı.

Sena telaşla, "N-ne oluyor? Ne yapacaksınız?! Yoksa siz...!" dedi.

"Ah, anladın mı? Aynen öyle, zindan girişini patlama büyüsü ile tıkayacağız ve..."

"O-olmaz! Lütfen buna neyin sebep olduğunu bulun! Bu canavarların doğal yollarla oluşmadığı çok açık. Ve bu inanılmaz sayı, arkalarında güçlü bir gücün olduğunu gösteriyor. Zindanın girişini kapatabilirsiniz ama eğer çağırıcı ışınlanma büyülerini kullanabiliyorsa, kolayca kaçacaktır. Neler yapabileceklerini bir düşünün. Lütfen onları bulun ve ortadan kaldırın."

Yine işler sarpa sarıyordu.

Bu hiç iyi olmamıştı. Buraya gerçekten zindan temizlemeye gelmemiştim ki.

Üstelik içeri girdiğimizde Megumin'in patlama büyüsünü de kullanamayacaktık...

Ben kara kara düşünürken, Aqua elindeki taşı maskeli canavarlara fırlatmak üzereydi.

Onlardan hoşlanmadığını anlıyordum ama bence o kadar da kötü görünmüyorlardı.

O ana kadar yaratıklar bize karşı hiçbir düşmanlık göstermemişti ancak Aqua taşı kaldırır kaldırmaz, içlerinden biri çılgınca bir hızla ona doğru atıldı.

"Hey, ne—?! N-neler oluyor—? Aaah!"

Ve sonra, saldırmak yerine Aqua'nın dizlerine sarıldı.

"Bu da ne? Galiba beni sevdi. Maskesi biraz çirkin ama bu hali sevimliymiş... Hey. Hey, Kazuma. Ne oluyor? Bu bebek ısınmaya başladı. İçimde kötü bir his var!"

Aqua bağırarak bana doğru hamle yaptı ama ne olacağını az çok tahmin ettiğim için hızla geriye doğru kaçtım.

Ve sonra...

Kulakları tırmalayan devasa bir patlama sesiyle birlikte, Aqua'ya sarılan bebek bir anda yok oldu.

Geriye sadece kıyafetleri patlamadan dolayı yırtılmış ve isle kaplanmış bir tanrıça kalmıştı.

"Sizin de bizzat tecrübe ettiğiniz gibi, bu yaratıklar hareket eden her şeye yapışıp kendilerini patlatıyorlar. Maceracılar Loncası bile onlarla nasıl başa çıkacağını bilemiyor."

"Anlıyorum. Bu gerçekten kötüymüş, değil mi?"

"Siz ikiniz nasıl bu kadar sakin olabiliyorsunuz?! Birazcık benim için endişelenebilirsiniz! Hani nerede bana acımanız?!"

Gözyaşları gözünde, ağlamaklı bir halde olan Aqua, Sena ile benim durumu olgunca değerlendirdiğimiz yere doğru koşturarak geldi.

Bana kalırsa gayet iyi durumdaydı.

Sena, "Gerçekten çıkmazdayız," dedi. "Bu canavarların kendilerini patlatmaktan başka bir saldırısı yok gibi görünüyor ama... Birine en ufak bir zarar verseniz bile hemen patlıyor. Eğer zarar vermezseniz, üzerinize yapışıp patlamak için en uygun anı kolluyor. Görünüşe göre tek seçeneğimiz, uzaktan teker teker işlerini bitirmek."

Sena konuşurken, Megumin'in teselli etmeye çalıştığı, bir köşede top gibi büzülmüş Aqua'ya baktı.

Aqua kesinlikle iyi durumda görünmüyordu ama kutsal tüy esvabına sarınmıştı. Eğer o koruma olmasaydı, muhtemelen bu patlamadan çok daha büyük bir hasarla çıkardı.

Yine ölümcül bir canavar belası, ha...?

Belki de önümüze taşlar fırlata fırlata ilerleyebilirdik?

Ama dışarıda bunlardan o kadar çok vardı ki. Zindanın içinde kim bilir daha kaç tanesi saklanıyordu. Hepsinin hakkından tek tek gelmemize imkan yoktu...

Asıl sorun, ne istediklerini hâlâ bilmiyor oluşumuzdu.

Bu canavarları kim, ne amaçla dışarı salıyordu?

Biz orada dikilmiş bunları dert ederken, Darkness bebeklerden birine yaklaştı ve hiçbir şey söylemeden, aniden ona bir tane indirdi.

"Ne...?! Sen ne halt ediyorsun—?!"

Ben de dahil etraftaki herkes bir anlık panik yaşadı. Saldırıya uğrayan bebek doğrudan Darkness'a yapıştı.

Sonra, tıpkı Aqua'ya sarılan diğer bebek gibi, büyük bir gürültüyle gümledi.

Duman dağıldığında ise...

"Hmm. Bu uyar. Bu bana gayet iyi gelir."

Karşımızda, o büyük patlamaya rağmen tek bir çiziği bile olmayan Darkness duruyordu.

Sena ve diğer maceracılar, onun ne kadar dayanıklı olduğuna ilk kez bu kadar yakından şahit oluyorlardı.

"Önden gidip yolu ben açacağım. Kazuma, beni takip et."

Darkness'ın ağzından çıkan bu sözler, parlak zırhlı bir şövalyeye çok daha fazla yakışırdı.

Anlaşılan bu kez zindana geçen seferki gibi gizlice sızarak girmeyecektik.

Biz, yani ben ve diğer tüm maceracılar, cephe saldırısı yapacaktık.

Megumin'in kolumu çekiştirdiğini hissettim.

"Kazuma, Kazuma. Zindanın içinde size bir faydam dokunmayacak, bu yüzden dışarıda nöbet tutabilir miyim? Zindan girişine her an büyü yapabilecek şekilde hazır bekleyeceğim; eğer içeride devasa bir canavarla karşılaşırsanız, hemen dışarı doğru koşun yeter."

Doğru, içeride bu yaratıkları çağıran biri vardı. Ve muhtemelen oldukça güçlüydü. Eğer başımıza bela olacak bir canavar bizi kovalayacak olursa, Megumin'in dışarıda gizli kozumuz olarak beklemesi fena bir fikir sayılmazdı.

Aqua, kollarındaki isi silkeleyerek, "Harika fikir," dedi. "Ben de onunla burada kalacağım! Merak etme, gitmeden önce üzerinize birkaç güçlendirme büyüsü yaparım, böylece..."

"Dur bakalım orada! Sen bizimle geliyorsun! Megumin'in aksine, senin yeteneklerin o zindanda gayet işe yarıyor!"

"Vaaaay! Zindanlardan bıktım artık! Beni yine orada bırakmaya çalışacaksınız! Ya yine karşımıza hortlak canavarlar çıkarsa? Vaaaay!"

Kulaklarını tıkayıp yere çöktü ve "Gelmeyeceğim, gelmeyeceğim, gelmeyeceğim!" diye sayıklamaya başladı.

Sanırım geçen sefer onu orada neredeyse bırakacak olmamız onda ciddi bir travma yaratmıştı.

Kısa bir süre düşündükten sonra Aqua'yı da dışarıda bırakmaya karar verdim. Yanımızda o varken hortlakları üzerimize çekme ihtimalimiz çok yüksekti. Zaten bu sefer yanımızda bir sürü maceracı vardı. Karşımıza hayalet ya da bedensiz başka bir düşman çıksa bile elbet birileri onun icabına bakmanın bir yolunu bulurdu.

"Görünüşe göre bizim partiden sadece ikimiz içeri giriyoruz, Darkness."

"Hmm. Karanlık bir zindanda seninle baş başa... Nedense bana canavarlardan daha tehlikeliymişsin gibi geliyor."

"Hmm, belki de seni orada bırakıp, Aqua gibi bir travma yaşatıp yaşatamayacağıma bakmalıyım."

Biz böyle şakalaşırken, diğer maceracılar da kendi aralarında gruplara ayrılmışlardı.

Maceracıların bir kısmı Sena'nın korumalığını yapmak ve dışarıdaki oyuncak canavarları temizlemek için yukarıda kalacaktı. Yaklaşık yirmi kadar kadın ve erkek ise Darkness ve benimle birlikte yer altına inecekti.

Plana göre Darkness önden gidip yolu açacak, biz de arkasından onu takip edecektik...

Elimdeki fenerin ışığı, zindanın loş koridorunda titreyerek ilerliyordu.

Olası bir patlamada havaya uçma ihtimaline karşı Darkness fener taşımıyordu; elinde sadece büyük kılıcı vardı. Önünü görebilmesi için ışığı yüksekte tutarak birkaç adım gerisinden yürüyordum.

Diğer maceracılar da arkamızdan ayaklarını sürüyerek geliyordu.

Zindan her zamanki gibi karanlık ve rutubetliydi ancak bu kadar kalabalık olunca insanın içine korku gelmesi zordu.

Yine de bizim amacımızla onlarınki tamamen farklıydı.

Onlar bu canavarların nereden çıktığını bulmak istiyordu, bizim derdimiz ise Liç'in odasındaki büyü çemberini yok edip arkamızda delil bırakmamaktı.

Bu yüzden herkesin hemen arkamızda bitmesi aslında işimizi acayip zorlaştırıyordu.

Ama her şeye rağmen...

“Heh-heh-heh-heh-heh. Ha-ha-ha-ha-ha-ha-ha! Bak, Kazuma! Bana bak, nasıl da vuruyorum! Benim kılıcım bile bu şeyleri biçebiliyor!”

Darkness önümde kılıcını keyifle savuruyor, saldırılarından kaçmak için kılını bile kıpırdatmayan oyuncakları doğruyordu.

Doğal olarak oyuncaklar kendilerini patlatarak karşılık veriyordu ama yüzü gözü, zırhı is pas içinde kalsa bile Darkness halinden son derece memnun görünüyordu.

Geçmişte hiçbir şeyi vuramamasının içinde bu kadar büyük bir yara açtığını fark etmemiştim. Madem bu durum gururuna bu kadar dokunuyordu, o zaman gururunu bir kenara bırakıp büyük kılıç becerisini falan öğrenseydi ya.

Sonunda bir şeyleri vurabilmenin ve rolünü hakkıyla yerine getirebilmenin verdiği coşkuyla Darkness bize yol açıyor, tam bir tank gibi zindanın altını üstüne getiriyordu.

Ardı ardına yaşanan patlamalara rağmen, zindan ünlü bir büyücüyken Liç'e dönüşen o adamın şanına yaraşır sağlamlıktaydı; herhangi bir çökme belirtisi göze çarpmıyordu.

“Heyyyy! Durun bir dakika, yavaşlayın biraz!” diye seslendi arkadaki maceracılardan biri.

Arkamı döndüğümde, Darkness'ın durdurulamaz ilerleyişinin diğerlerini epey geride bıraktığını gördüm.

Üstelik zindanın yan tünellerinden üzerimize daha fazla canavar akın ediyordu.

“Bekle... Olamaz! Biri bana yapıştı! Şunu üzerimden alın!”

“Aman diyeyim, uzak dur! Bu tarafa getirme!”

Yaratıkların patlamaları oldukça güçlüydü. Yine de Darkness'ın dayanıklılığına ya da Aqua'nın kutsal tuvaletine sahip olmasalar bile, tam zırhlı bir maceracıyı öldüremeyeceklerini tahmin ediyordum.

Bu yüzden, kusura bakmayın çocuklar ama...!

“Yürü be Darkness! Tam gaz ileri! Devam et, cesur Haçlı!”

“Emredersin! Ah, hayatımda hiç bu kadar coşku hissetmemiştim! İlk defa kendimi gerçek bir Haçlı gibi hissediyorum!”

Arkamızda neler olup bittiğini fark edemeyecek kadar büyük bir keyif alıyor gibiydi.

Bu gidişle zindanın en derin noktasına kadar yardırıp işimizi erkenden bitirebilirdik!

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.