“Aman Tanrım! İyi misiniz Bay Kazuma?! Görünüşe göre devasa parçaları olan rakiplere karşı Hırsız yeteneğini kullanmamak en iyisi!”
Wiz başımda telaşla pervaneler dönerken, Aqua elimi incelemeye koyuldu.
“Kırıldı Aqua, eminim kırıldı!”
“Çatlak bile yok. Hadi yine iyisin, bir İyileştirme yapacağım ama bir daha böyle aptallıklar yapma, tamam mı?”
Ç-çok aşağılayıcı...
“Girdik içeri!”
Bazı maceracılar, kuleye benzeyen yapının kapısını balyozlarla aşağı indirmişti. Kalabalık bir grup sel gibi içeri akmaya başladı.
Sanırım o noktada artık kimsede korku namına bir şey kalmamıştı.
Hoparlörlerden bangır bangır yükselen uyarı sesine aldırış bile etmeden, parti dengesini falan gözetmeksizin içeri daldılar.
Aqua ve ben de bu cesur yoldaşlarımızın peşine takıldık.
İçeride birkaç golem vardı ama hepsi de seri bir şekilde etkisiz hale getirildi.
Maceracılar normalde pek iyi yardımlaşamazlardı ama bir kez güçlerini birleştirdiler mi, ortaya çıkan manzara gerçekten görülmeye değerdi.
Yapının derinliklerine doğru ilerlediğimizde, bir odanın önünde toplanmış bir dövüşçü kalabalığıyla karşılaştık. Herkesin yüzünde sönük bir ifade vardı; sanki az önce damarlarında akan o adrenalin bir anda uçup gitmişti.
Taylor içeriden çıktı ve “Ah, Kazuma. Tam zamanında geldin. Şuna bir baksana,” dedi.
O da garip bir şekilde bitkin görünüyordu.
Baktım. Parmağıyla bembeyaz kesilmiş bir insan iskeletini işaret ediyordu.
Yaratıcı, kalenin içindeydi. Odanın ortasındaki bir sandalyede, etrafı golemlerle çevrili halde tek başına oturuyordu.
Aqua’yı çağırıp odaya girmesi için işaret ettim.
Kelime etmeden iskeleti gösterdim, o ise sadece başını salladı.
“Çoktan göçüp gitmiş. Bir hortlağa dönüşmüyor; bu hayata dair en ufak bir bağlılık kırıntısı bile kalmamış içinde.”
…………
En ufak bir kırıntı bile mi?
“Şaka yapıyor olmalısın. Mutlaka bir şeylere tutunmuş olmalı. Şuna baksana! Yapayalnız ölmüş, tek başına...”
Ben konuşurken Aqua bir şey fark etti.
Masanın üzerindeki kağıt yığınının altına gömülmüş bir günlüktü bu.
Aqua günlüğü eline aldı. Ortamdaki havayı sezen diğer herkes sessizliğe büründü.
Tüm maceracılar pürdikkat izliyordu. Tek ses, mekanik bir sesin durmadan tekrarladığı o uyarıydı.
Aqua günlüğü yüksek sesle okumaya başladı—
“Şu ayın, bu günü. Bizim ülkenin kodamanları kafayı yemiş. Bu bütçeyle benden devasa bir seyyar silah yapmamı mı istiyorlar? İmkansız! Onlara da söyledim ama duvara konuşsam daha iyiydi. Ağladım, yalvardım, diz çöktüm ama dinlemediler. İstifa etmeye çalıştım, kabul etmediler. Aklımı kaçırmış numarası yapıp sadece iç çamaşırlarımla etrafta koşturdum. Ama tek olan şey, kadın araştırmacılardan birinin ‘Hadi artık, çamaşırı da çıkar da tam olsun,’ demesi oldu. Korkarım bu ülke için artık her şey bitti.”
Herkes iskelete bakıyordu.
“Şu ayın, bu günü. Taslakların bugün hazır olması gerekiyor. Ben ne halt edeceğim? Hala bomboş bir kağıttan başka bir şeyim olmadığını onlara söyleyemem! Çaresizim ve aldığım avansı da geri veremem çünkü hepsini çoktan içkiye yatırıp tükettim. Az önce boş taslağa bakıp kara kara düşünürken, can düşmanım olan o örümcek kağıdın üzerinde gezinmeye başladı. Çığlık atıp elime geçen ilk şeyle hayvana vurdum. Tam taslağın üzerinde ezildi. Bu devirde o kalitede kağıtlar inanılmaz pahalı; eğer parasını geri isterlerse nasıl öderim? Lanet olsun. Belki de taslağı olduğu gibi teslim ederim.”
Şey... Pekala. Odadaki hava giderek gerginleşiyordu. Aqua okumaya devam etti.
“Şu ayın, bu günü. Taslağım beklenmedik şekilde çok beğenildi. Ölü bir örümceğe dokunabilecek kadar midesiz olmalarına ne kadar şaşırdığımı onlara söylemesem iyi olacak. Hatta üretim son hızla ilerliyor. Vay canına. Alt tarafı bir örümcek öldürdüm ve beni üretim şefi yaptılar! Yaşasın!”
Acaba Aqua bunları uyduruyor mu diye düşünmeye başladım ama yüzü gayet ciddiydi.
“Şu ayın, bu günü. Ben aslında hiçbir halt yapmasam da üretim bir şekilde tıkır tıkır ilerliyor. Bu projenin bana ihtiyacı bile yokmuş! Aman, neyse ne? Ben kendi hayatıma bakarım... Bir güç kaynağı diye tutturup duruyorlar ama bana ne? En başından beri bunun yapılamayacağını söylemiştim. Onlara, ‘Tamam o zaman, bana Koronatit getirin,’ dedim. Bitmek tükenmek bilmeyen bir enerji üreten efsanevi, aşırı nadir bir mücevher. Kendi kendime, ‘Güzel!’ dedim. Bakalım o zımbırtıyı bulup getirebilecekler mi.”
.........
“Şu ayın, bu günü. Getirdiler. Ben ne halt edeceğim? Herifler gerçekten de bulup getirdi! Onu bir çeşit reaktörün içine yerleştiriyoruz. Ne yapacağım ben? Koronatit’i sadece, nasılsa bulamazlar diye söylemiştim! Ve şimdi ellerinde! Ya çalışmazsa ne olacak? Bana ne yaparlar? Ceza olarak idam mı edilirim? Eğer bu şey yerinden oynamazsa bana idam cezası mı verecekler? Lütfen çalış, yalvarırım çalış!”
Sanki hepimizin dik dik bakması iskeleti rahatsız ediyormuş gibi bir his vardı havada...
“Şu ayın, bu günü. Motorun ilk testinin yarın olduğunu söylüyorlar. Ama ben hiçbir şey yapmadım. Sadece bir örümcek ezdim. Sanırım bu sandalyede yayılabileceğim son gün bugün... Bunu düşünmek beni kızdırıyor. Hem de çok kızdırıyor. İyi be! İçme vakti geldi. Bu benim son yemeğim olacak; sızana kadar içeceğim. Bugün herkes evine gitti. Bu devasa silahta bir tek ben varım. İçip eğleneceğim ve kimse de gıkını çıkaramayacak. Hadi bakalım, şu pahalı olanlardan başlayalım!”
Aqua orada durmuş okurken, iskelet bakışlarımızın altında sanki zangır zangır titriyor gibiydi...
“Şu ayın, bu günü. Müthiş bir sarsıntıyla uyandım. Ne olabilir ki bu? Neler oluyor? Ne kadar içtim ben? Bilmiyorum. Aslında düne dair hiçbir şey hatırlamıyorum. Hatırladığım son şey reaktöre inip Koronatit’e nutuk çektiğimdi. Hayır, dur. Mücevheri tehdit ettiğim, onu güzelce yakacağımı söyleyip sigaramı üzerine bastırdığım bir an canlanıyor gözümde...”
Aqua okurken artık başını kağıttan kaldırmaz olmuştu.
“Şu ayın, bu günü. Şimdi anlıyorum. Ve her şey bitti. Bu şey kontrolden çıktı, yakıp yıkıyor. Ben ne yapacağım? Bunun suçunu benim üzerime atacaklar. Şimdiye çoktan arananlar listesinin başına geçmişimdir. Biraz ağlayıp içten bir özür dilemek beni bu işten kurtarmaya yetmeyecek. Kahretsin... Bu gidişle bu koca silahı paramparça edecekler, beni dışarı sürükleyip idam edecekler. Lanet olsun! Kodamanlara da lanet olsun, krala da, pantolonumu indirip bana gülen o kadın araştırmacıya da! Bu ülke yerle bir olsa ne kaybederiz ki? Boş ver. Bir kadeh daha içip yatacağım. Neyse ki gemide bolca yiyecek ve şarap var. Belki uyandığımda aklıma yeni bir fikir gelir.”
Biri yumruğunu sıktı; kemiklerin çatırdayışını tüm odada duyabilirdiniz.
“Şu ayın, bu günü. Ülke düştü. Yerle bir oldu! Bitti! Tamam, vatandaşlar ve kodamanlar güvenli bir şekilde kaçmış gibi görünüyor ama yine de koca bir ülkeyi yok ettim. Oh be! Harika hissediyorum! Sonunda tatmin oldum. Kararımı verdim. Buradan asla ayrılmıyorum. Hayatımın geri kalanını burada geçireceğim. Gerçi istesem de dışarı çıkamam. Kapatma düğmesi yok. Bu şeyi yapan herif tam bir aptal olmalı... Ah, bir dakika! O bendim!”
Sonu bu muydu? Aqua, biraz sarsılmış bir halde konuştu:
“S-sonu bu kadarmış.”
“Bu da neydi şimdi?!” hepimiz bir ağızdan bağırdık.
Bu koroda sesi çıkmayan tek kişiler Aqua ve Wiz’di.
“Demek Koronatit bu. Peki, bunu oradan nasıl çıkaracağız?”
Seyyar kalenin kalbindeydik.
Hepimizin içeri girmesinin bir anlamı olmayacağını düşünerek, bu işi Aqua, Wiz ve bana bırakmışlardı.
Odanın ortasında, metal bir ızgarayla çevrili küçük bir taş duruyordu: Koronatit.
Bu kıymetli mücevher, sanki alevler içindeymiş gibi sürekli kırmızı bir ışık yayıyordu.
Peki ya bu ızgaraya ne demeliydi? O etrafındayken taşı oradan çıkarmamız imkansızdı.
...Ah. Mesele buydu işte: Kalenin saldırıya uğraması ihtimaline karşı son bir savunma hattı.
Izgaranın arasından rahatça bir sigara sokabilirdiniz ama elinizi uzatıp taşı alamazdınız.
“Ne yapacağız?” dedi Aqua. “...Oh! Buldum! Şu sihirli kılıçlı çocuk vardı ya? Belki o—”
Sözünü kestim:
“Kılıçları unut gitsin. Bir şeyleri dilimlememize gerek yok, sadece... Hırsız yeteneğini kullanmam yeterli!”
“Ah! B-Bay Kazuma!”
Wiz’in haykırışına rağmen, Koronatit tam da umduğum gibi ızgaranın içinden fırlayıp ellerime düştü...
...Hala kıpkırmızı parlıyordu.
“Yandım anamm!”
“Donma! Donma!”
“İyileştirme! İyileştirme! ...Amma yaptın be Kazuma, aptal mısın nesin? Normalde bayağı zeki görünürsün ama şu golem meselesinden beri, senin aslında katıksız bir aptal olup olmadığını merak etmeye başladım.”
Vay arkadaş! Aqua’dan azar işitmek ve ona tek kelime cevap verememek... İşte bu gerçekten koyuyordu.
Koronatit sağ elimi yakmış ve neredeyse kolumu tutuşturacaktı ama Wiz’in çabuk müdahalesiyle taş anında soğudu. Elimden kayıp ayaklarının dibinde durdu.
“Şimdi işler kötü. Fazla vaktimiz kaldığını sanmıyorum... Her an patlayacakmış gibi görünüyor. Ah, ne yapmalıyız...?”
Wiz telaşla kıvranırken, ayaklarının dibindeki mücevher gittikçe daha da kırmızı parlıyordu.
Mekanik uyarı sesi de kesilmişti.
Belli ki bu taş kalenin tüm fonksiyonlarına güç sağlıyordu.
Ancak böyle bir şeyle başa çıkmak benim boyumu aşardı. Açıkçası o an kalede bulunan tüm maceracıların boyunu aşardı. Ben de her yolu deneyip de çaresiz kalan herkesin yaptığını yaptım; ilahi bir müdahale istedim.
“Hey Aqua, şu şeyi mühürleyemez misin? Tanrıçalar kötü güçlere karşı öyle şeyler yapmaz mı?”
“Evet, video oyunlarında! Wiz, hadi, sen bu konuda bir şeyler yapamaz mısın?”
İşte bizim kendini bilmem ne ilan eden tanrıçamız; her zamanki gibi bütün kirli işleri Lich’in üzerine yıkıyordu.
Wiz’in imkansız demesini bekliyordum. Ama onun yerine...
“Yapabilirim ama... Yeterli MP değerim yok. Şey... Bay Kazuma, bir şey isteyebilir miyim?!”
Yüzünde ciddi bir ifadeyle bana yaklaştı.
“N-ne oldu?”
Çaresiz kalmış görünen Wiz, avuçlarını yanaklarıma yerleştirdi ve başparmağıyla dudaklarıma dokundu.
Sonra telaşla sordu:
“Birazını sizden çekebilir miyim?”
“Memnuniyetle.”
Ne yani, bir sapık gibi nasıl yapacağını mı soracağımı sanmıştınız?
Ya da daha iyi bir anı beklediğimi mi?
Yok artık. Böyle bir anda geri adım atacak kadar anlayışsız ya da saf biri değildim ya. Şimdi değilse ne zaman?
Wiz, minnettar bir ifadeyle, "Çok teşekkür ederim! Tamamdır, başlıyorum o halde..." diye fısıldadı.
O an, Wiz'in dolgun dudakları bütün görüş alanımı kaplamıştı.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.