[AI CENSORSHIP BLOCKED THIS CHUNK - RAW ENGLISH RETAINED]
部屋で相談していると海が起きてしまう+妹にはあまり聞かれたくないという陸さんの希望もあり、それでは朝風呂も兼ねて大浴場のほうで話をすることに。
すやすやと寝息を立てる海を布団に残して部屋を出ると、先に準備をして待ってくれていた陸さんがタオルを差し出してくれた。
「すまん、真樹。あのバカのこと振り切ってくるの大変だったろ」
「いえ。ちょっと時間はかかりますけど、お願いすればちゃんと話は聞いてくれますから」
部屋の外で話をするには布団から出なければならないわけだが、一緒の布団でくっついて寝ていたため、当然、俺が起きた時点で海は俺の懐にしっかりと潜り込み、俺から離れないよう浴衣の襟あたりをばっちり握りしめていたので、まずはそれを解放してもらわなければならない。
寝ぼけた状態で俺に甘えてくる海には『トイレに行かせて』とお願いしてひとまず解放してもらったが、相談内容によっては随分と長いトイレになるので、部屋に帰ったらお説教になることも覚悟しておかないと。
ただ、そうしてでも、今は、陸さんの相談は受けておきたいと俺は思った。
静まり返った廊下を二人で歩き、男子大浴場へ。露天風呂のほうで話すのも悪くないかと思ったが、どうやら生憎『清掃中』で利用できないらしい。
浴衣を脱ぎ、脱衣かごに荷物を置いたところで、並んで着替えていた陸さんが、俺のことを覗き込んできた。
主に、下半身のほうを。
「……ふむ」
「な、なんですか急に」
「いや……なんかこう、思った通りの大きさと形してんな~……って」
「そ……そういう陸さんこそ」
「ま、まあな。昔はもうちょっと調子良かったはずだったんだけど」
「調子で変動なんてするもんですかねコレ……まあ、その感覚は、わからなくもないですけども」
男同士でしかできない話で親近感のようなものを抱きつつ、お湯で体を洗い流してから、陸さんとともに温泉へ浸かった。
「ふ~……昨日も入ったけど、やっぱり気持ちいいな、コレ。体の中の嫌なものが抜けていく気がする」
「ですね~……風呂に入るのってそこまで好きじゃないんですけど、ここなら一時間でも二時間でもゆっくりしていられます」
ふう、と大きく息を吐いた俺たちは、しばし無言で天井の照明をぼーっと眺める。
朝食の時間までのんびり朝の温泉を楽しみたいところだが、その前に本題を忘れてはいけない。
リラックスするのは、後からだ。
「ところで、雫さんとはきちんと腹を割って話せましたか?」
「まあ、な。俺は素面だったけど、雫の勢いに押されてあれよあれよと……全部」
「それは良かった……でいいんですかね?」
「いいんじゃないか? 十年前のことも、一応はちゃんと謝れたし」
ひとまず最低限、やるべきことにはきちんと決着をつけてきたようで何よりだ。
「雫さんのこと……やっぱりずっと前から好きだったんですね。そして、きっと今も」
「…………ああ」
そう言って、陸さんは小さく頷いた。
一人っ子の転勤族で、幼馴染どころか友達すらいなかった俺には想像することしかできないけれど、幼少時の友達との楽しかった思い出は、いつまで経っても色あせることはきっとないだろう。
それが、大好きな女の子だったとすれば、なおさら。
※※※
──陸、雫ちゃんと仲良くしてあげてね。
俺、朝凪陸としぃちゃん──清水雫の出会いは、彼女が生まれたころにまで遡る。
俺の記憶に残っているのは二、三歳以降だけれど、婆さんの家の古いタンスに収まっているアルバムには、赤子時代の俺たちが並んでいる写真がいくつも残っている。
同じものを食べて、同じもので遊び、同じベッドで寝ている──清水家と朝凪家の付き合いは、俺が生まれる前に亡くなってしまったという祖父の頃からだというから、家族ぐるみの付き合いだ。
同年代の子供がほとんどいなかったこともあり、必然的に二人で一緒に遊ぶことが多くなり、そして、それは物心ついてからも変わらなかった。
「──待って、待ってよ、りっくん」
「しぃちゃんが歩くのが遅いんだよ。ほら、頑張って足を動かさないと置いてっちゃうぞ」
「あ~ん、待ってよ~」
子供の頃のしぃちゃんは、健康には何の問題もなかったけれど、体が小さく、そのせいで体力もなかった。年齢は一つしか違わないけれど、俺の身長が高かったこともあり、周りからは年の離れた兄妹にしか見られなかった。
この子のことは俺が守ってあげなければ、と思った。
初めて彼女と会った時の記憶はおぼろげだけれど、その思いだけは、確実にあったことを覚えている。
「うえ~ん、りっくん~……」
「ったく、しょうがないなあ……」
俺はすぐさま来た道を引き返し、べそをかきだした幼馴染のもとへ。
俺が全面的に悪いわけではないのだろうけど、しぃちゃんが泣いていると、俺が母さんや婆さんに怒られてしまうから、こうなると大抵俺が折れることが多かった。
「ほら、手つないでやるから、一緒に行こ」
「……うん」
俺が戻ってきて安心したのか、すぐに泣き止んだしぃちゃんは俺の手をすぐにとって……と思いきや、そうはせずに、俺の体に抱き着いてきた。
「おい、また……手を繋ぐだけで、抱っこまではしないぞ」
「じゃあ、おんぶ」
「どっちも同じだっての……んだよ、まだちょっとしか歩いてないのに、もう疲れちゃったのか?」
「うん。もう歩けない」
「コイツ……」
俺が甘いのもあるのだろうが、この頃のしぃちゃんはかなりの甘えん坊でもあった。
大人がいる前では大人しいくせに、こうして二人きりになるとわがまま放題で、俺の前ではちょっとした暴君に早変わりする。
このまま放っておいて一人でどこかに行ってしまおうかと思うが、思うだけで、結局は幼馴染のわがままに付き合ってしまう。
「ああもう……ほら、おんぶしてやるから、ちゃんと掴まってろよ」
「! ありがと、りっくん。だいすきっ」
「わっ……なんだよもう、急に元気になりやがって……」
そうぶつくさいいながらも、この幼馴染には逆らえない。
だって、彼女のことを守るのが俺の仕事なのだ。
それに、俺自身、誰かに頼られるのは、なんだかんだで嬉しいことでもあるわけで。
しぃちゃんはとても可愛い女の子だった。幼少期のころは容姿のことなど特に気にしたことはなかったけれど、小学校にあがり、少ないながらも他の生徒たちと一緒に過ごすうち、彼女がどうして大人たちにちやほやされるのか、その理由がわかったような気がした。
「りっくん」
「…………」
「ねえ、りっくんってば」
「…………」
「おーいっ、朝凪陸君、聞こえますか~? 五月五日、子供の日生まれ、最後におねしょしたのはつい半年前──」
「ああもう、聞こえてるっ。聞こえてるから、それ以上はやめろってば」
「だって、りっくんたら急に私によそよそしい態度とるんやもん、だから、ちょっと心配になって」
そのころになると、体の弱かったしぃちゃんも徐々に体力がつき、またそれに伴い他の子たちと較べても遜色のない体つきになっていった。
Mahallede nam salmış güzel kız, gelecekteki 'Shimizu'nin göz bebeği'... Ne ara öyle çağrılır olmuştu.
"Önemli bir şey değil ki."
"Önemli bir şey değilse, neden öyle kaçınıyorsun? Yoksa benimle konuşmaktan mı sıkıldın?"
"Höh... Hayır, öyle değil ama."
"Peki, ne?"
Düzgün yüzü ve iri, parlak gözleri vardı. Öyle bir yüzle doğrudan bakılınca cevap vermemek olmazdı.
Büyüyüp benim o kadar ilgime ihtiyaç duymasa da, onun ısrarına karşı zayıf olmam değişmemişti.
"Bir üst sınıftakiler bana takıldı. 'Hep kızlarla takılan utanç verici bir tip' dediler. Okulda da, başka yerlerde de her fırsatta gizlice alay edilmeye başlandığım için, bu yüzden..."
"Bu yüzden mi benimle pek konuşmamaya başladın?"
"Yani, öyle gibi."
Bilinci yeni gelişmeye başlayan çocuklarda sık görülen bir durumdu bu. Şehirde çocuk sayısı az olduğu için, azıcık bile topluca bir şey denilince 'Toplumda böyle miymiş' diye yanlış anlarlardı. Çocukları çevreleyen dünya, şaşırtıcı derecede dardı.
Ben şahsen Shii-chan'ı sadece 'çocukluk arkadaşı' ve 'arkadaş' olarak görüyordum, karşı cins olarak net bir ayrım yapmıyordum ama çevredekiler bizi öyle görmüyordu anlaşılan.
Şehirle kıyaslandığında az uyarıcı, sıkıcı bir taşrada, mükemmel bir hedeftik.
"Hmm... Bir üst sınıftakiler dediğin, yan mahalledeki çocuklardan bahsediyorsun, değil mi? Hep üç kişi birlikte hareket ediyorlar."
"Evet."
"Vay canına. Kızlarla birlikte olmanın utanç verici olduğunu Riku-kun'a söylerken, kendileri bana 'Arkadaş olalım' mı diyorlar?"
"E?"
"Geçenlerde, Riku-kun ev işleri yüzünden okula gitmediğinde söylediler. 'Arada sırada bizimle takılalım' diye. Bir şekilde midem bulandı, o yüzden hemen reddettim ama."
"O herifler..."
Okulda fena sayılmaz iyi anlaşıyorduk ama arkadan böyle şeyler yapıyorlarmış anlaşılan.
Utanç verici olan kimdi şimdi?
Öyle düşününce, böylece azıcık bile çocukluk arkadaşımdan kaçınan kendimi aptal gibi hissettim, çok acınasıydı.
"Peki, ne yapacaksın? Benimle biraz daha mı kaçınacaksın?"
"Vazgeçiyorum. Affedersin Shii-chan, gereksiz yere endişelendirdim."
"Haklısın, artık. Acaba sevilmeyecek bir şey mi yaptım diye, azıcık da olsa endişelenmiştim."
Böyle söyleyip Shii-chan arkadan beni sıkıca kucakladı.
Büyümüş olsak da, hâlâ çocukluk arkadaşıydık.
"Ah, Riku-kun. Bugün benimkilerde oynamayalım mı? Babam hobi olarak yeni bir arcade makinesi almış da, onu oynayalım."
"Karşılığında banyo temizliğiyle affedeceğim, öyle mi?"
"...Hehe... Şey, bu hafta çok müşteri vardı da. Düzenli temizlemezsek annemler kızar. Han kızının zor yanı bu işte."
"Gerçekten de, ne kadar da fırsatçı bir tip..."
Yine de, elbette reddetmeyecektim.
"Hey, Riku-kun."
"Ne var?"
"Biraz kulağını verebilir misin?"
"Ha?"
Benim iznimi beklemeden, Shii-chan yüzünü kulağıma yaklaştırdı ve fısıldar.
"Benim oynadığım erkek çocuk sadece Riku-kun."
"O-oh... öyle mi."
"Evet!"
Yanakları hafifçe kızarmış, bana gülümseyen çocukluk arkadaşımı gördüğümde, ilk kez bir duyguya kapıldım.
Kalbim güm güm atıyordu, utanıyordum ve ona bakamıyordum... Kalbimde öyle düşünsem de, gözlerim onun sevimli yüzünden bir milim bile ayrılamıyordu.
Bu an, ben ilk kez karşımdaki 'çocukluk arkadaşını' 'bir kız çocuğu' olarak fark etmeye başladım.
***
Ama böylece sorunsuz bir şekilde yakınlaşan ben ve Shii-chan'dan da, yetişkinlerin dünyası yarı zorla değişiklik istiyordu.
...Annemin ikinci hamileliği ve doğumuyla, bir süredir konuşulan yeni eve taşınmaydı.
Babamın geliri azdı, üç kişi yaşamak için bütçe zordu. Hayatımız stabil olana kadar babaannemin evinde kalmamız gerektiği durumu, ben de çocuk olmama rağmen anlıyordum ama olamaz, işlerin bu kadar aniden ilerleyeceğini düşünmemiştim.
Ailenin büyümesi, elbette sevindiriciydi. Yaşça küçük kız kardeşim benim için de sevimli bir varlık olacaktı. Bundan sonra dört kişi yaşayacağımız için, babaannemin evinde yaşamaya devam etmenin dar olacağını da biliyordum.
Sorun, Shii-chan'dan ayrılacak olmamdı. Yeni arkadaşlar edinebilecek miyim endişesi de vardı tabii ki, ama en önemlisi, sevdiğim kızdan ayrılmak istemiyordum.
Bir ara ben tek başıma babaannemin evinde kalmayı düşünüyordum ama anne babamın iknası ve yeni doğan kız kardeşimin durumu da olunca, sonunda başımı sallamaktan başka çarem kalmadı.
Elbette, bunu hemen Shii-chan'a danıştım. O da anlayış gösterip beni gönül rahatlığıyla uğurlamayı düşündü ama taşınma günü, tahmin edildiği gibi, ikimiz de perişan bir halde ağladık. Şimdi bile düşündüğümde, hayatımda o kadar ağladığım tek zaman o zamandı sanırım.
Ayrı kalsak da hep birlikte olacağımız.
Mümkün olduğunca her gün haberleşeceğimiz.
Yazın veya kışın memlekete döndüğümüzde mutlaka birlikte oynayacağımız.
Gibi, birçok söz verip sonunda gülerek vedalaşabildik ama bizi uğurlamaya gelen çocukluk arkadaşımın silueti gözden kaybolur kaymaz, dinmiş olması gereken gözyaşlarım tekrar durmadı.
"Riku, Shizuku-chan'ı çok seviyormuşsun."
"Şey, öyle bir şey değil ki."
"Aa, öyle mi? Ama düzenli olarak haberleşin. Riku henüz anlamayabilir ama azıcık bile ihmal ederseniz, o zamana kadar ne kadar yakın olsanız da bir anda aranız açılır."
"Ben ve o öyle değiliz ki."
"Herkes başta öyle der ama... Şey, Shizuku-chan çok sevimli olduğu için, başkasına kaptırmak istemiyorsan çabala."
"D-dedim ya, biz öyle değiliz diye."
Henüz sevgili değildik ama birbirimiz için herkesten daha değerli çocukluk arkadaşı ve dost olmamız değişmezdi.
Shii-chan'la küçükken hep birlikteydik. Güçlü bir bağla bağlıydık.
Bu yüzden, azıcık ayrılmakla bu ilişki sarsılmazdı.
Kesinlikle.
Ayrıldıktan hemen sonra öyle düşünüyordum oysa.
***
Şimdiki Asanagi evine taşınalı birkaç yıl geçmişti.
O zamanlar, çocukluk arkadaşımdan ayrılmak istemediğim için hıçkıra hıçkıra ağlayan ben de liseli olmuştum. Vücudum ise yetişkinlerle kıyaslandığında hiç de fena sayılmaz bir hale gelmişti. İşleri nedeniyle sık sık evden uzak kalan babamın yerine, ben annemi ve kız kardeşimi koruyan kişi olmuştum.
"Abiciğim, ne yapıyorsun? Çabuk okula gitmezsen geç kalacaksın, dedi annem."
"Ah, evet. Biliyorum. Zaten çıkıyorum."
Bir sabah, ilkokula yeni başlamış kız kardeşime öyle karşılık verdim.
Elbette, uyuya kalıp hazırlanamadığım falan yoktu.
Durumumu bildirmek için her ay mutlaka göndermeye çalıştığım Shii-chan'a mektup... İşte o mektubun içeriği yüzünden dertleniyordum.
"Ne yapacağım, cidden."
Her ay en az bir mektup göndermeye karar vermiştim ama son teslim tarihi çoktan geçmişti. Biraz daha böyle giderse, iki ay boyunca hiç cevap vermemiş olacaktım.
İçerik ne olursa olsun fark etmezdi. Dersler, okul, arkadaşlar, son zamanlarda başladığım hobiler veya takıntılar... Ya da son zamanlardaki dertlerim gibi, her şey olurdu.
Yalan söylemeden, dürüstçe yazsam yeterdi.
Shii-chan'dan her ay belirli bir zamanda mutlaka uzun bir mektup gelirdi. Yeni arkadaşlar edindiğini, meraktan kulağına piercing deldirdiği için annesinin çok kızdığını, Rik-kun ile iletişimde olduğunu yakın arkadaşlarına yakalandığı için alay edildiğini ve benzeri, bir ay içinde gerçekten olan her şeyi ayrıntılı bir şekilde yazıp gönderirdi.
'Son zamanlarda Rik-kun'dan mektuplar geç geliyor, bu yüzden endişeleniyorum. Eğer bir derdin varsa, telefonla veya başka bir şekilde bana söyle. Rik-kun benim için önemli bir çocukluk arkadaşı.'
Son mektubun sonuna yazılan mesajı görünce, içim suçlulukla doldu.
O, günlük olayları hiçbir şeyi saklamadan dürüstçe yazdığına göre, ben de aynısını yapmalıydım.
Özellikle kayda değer bir olay yoksa, "Hiçbir şey yok" veya "Ders çalışmadan, sadece oyun oynayıp tembellik ettim" diye gönderebilirdim. Shii-chan belki bana şaşırabilirdi ama bir haberle onu rahatlatabilirdim. Mektup zahmetliyse, telefonla doğrudan konuşsam da olurdu.
Ama şimdi, ikisinden de bir bahane uydurup kaçıyordum.
"Abiciğim, okul! Annem çağırıyor!"
"...Biliyorum, şimdi geliyorum."
Sonunda tek bir harf bile yazamadığım boş mektup kağıdını masanın çekmecesine koyup odadan kaçar gibi çıktım.
Sabah erken saatte okula gitmek içimden gelmiyordu ama boş bir mektupla yüzleşmekten yine de biraz daha iyiydi. İşte tam da böyle bir ruh haline düşmüştüm.
Anormalliğin belirtileri, ilkokulu bitirip ortaokula başladığım zamandan beri zaten vardı.
İlkokuldan farklı olarak, ortaokuldan itibaren akranlarla yatay ilişkilere ek olarak, senpai-kouhai arasındaki hiyerarşiye de dikkat etmem gerekiyordu. Yeni bir ortam, "arkadaşlar"dan farklı yeni insan ilişkileri... İçine kapanık biri olan benim için bu çok zordu.
Ve o zamanlar ben, tam anlamıyla batağa saplanmıştım.
"—Senpai, yavaş yavaş hareket etmeyi bırakın da çabucak topu toplayın. As oyuncular olarak biz yanlışlıkla basıp da sakatlansak ne yapacaksınız?"
"...Ah, üzgünüm. Şimdi yapıyorum."
"Hah, zahmet olacak senpai."
Ortaokuldayken, doğuştan gelen uzun boyum sayesinde voleybol kulübüne girmiştim ama spor yeteneğim iyi olmadığı için üç yıl boyunca hep yedek kulübesinde kalmıştım. Antrenmanlara ciddiyetle katılsam da bir türlü gelişememiştim. Antrenman maçlarında sürekli servis ve smaç hedefi oluyordum. Akranlarım bir yana, alt sınıflardakiler bile bana aptal muamelesi yapıyordu.
Bu yüzden, kulüp içinde bir yana, ait olduğum sınıfta bile yakın arkadaşım neredeyse yoktu. Zorbalığa uğramıyordum ama nerede olursam olayım, hep yalnız takılıyordum.
İlkokulda oldukça iyi anlaştığım insanlar bile şimdi başka gruplara girmişti ve bana zerre kadar ilgi göstermiyorlardı.
"...Mektuba ne yazsam ki?"
Okul hakkında yazmak istesem de şu anki sönük durumumu Shii-chan'a anlatmaktan çekiniyordum.
Bugüne kadar her zaman "güvenilir bir abi" olmam gereken ben, sadece biraz kalabalık bir yere çıktığımda bile bambaşka birine dönüşüyor, karanlık bir öğrenci hayatı yaşıyordum, sessizce.
Böyle acınası, yakışıksız bir halimi nasıl dürüstçe anlatabilirdim ki?
Çocukluğumdan beri sevdiğim o kıza.
Tam o sıralardan itibaren mektuplarımdan "kulüp aktiviteleri" ve "arkadaşlar" ile ilgili yazılar kayboldu. "Dersler" ve "hobiler"in yanı sıra, o zamana kadar pek bahsetmediğim "kendi ailem" hakkındaki konulara daha fazla yer vermeye başladım.
Yavaş yavaş, kendi hikayemi kasten kısaltmaya başlamıştım.
Böylece sürekli bahaneler uydurarak, çocukluk arkadaşımı endişelendirmemek için mektupların içeriğini değiştirmeye çalışan ben, nihayet liseye girdiğimde, mektuplarda övünebildiğim tek şey olan "dersler" bile yavaş yavaş zorlaşmaya başladı. Ortaokuldaki ezberci çalışma yöntemleri işe yaramaz hale mi gelmişti, yoksa zaten beceriksiz miydim? Yıl be yıl sınıf atladıkça, okul sıralamam giderek düşüyordu.
Okul sıralamam iki haneden üç haneye, sonra da üç haneden ortalamanın altına düştü. Böyle olunca, gelecekteki kariyer yolum da tehlikeye giriyordu.
"—Riku, bugünkü üçlü görüşmede öğretmen de söyledi, hedef üniversiten ne olacak? Değiştirip yerel bir özel üniversiteye mi başvuralım? O zaman şimdiki sapma puanınla bile bir şekilde..."
"Hayır, böyle kalsın. Böyle devam etmeme izin verin. ...Ben elimden geleni yapacağım."
Şu anki hedef üniversitem, eyaletteki en iyi bir veya iki devlet üniversitesinden biriydi. Şu anki lisemin ilk elli öğrencisinden on küsur kişinin bile girebilse iyi olacağı kadar zor bir yerdi. Mevcut notlarımı düşününce umutsuzdu ama yine de öğretmenlerin ve ailemin önerilerini reddettim.
Bir tane bile olsa, gurur duyabileceğim bir şey istiyordum. Sağlıklı bir vücut dışında, sporda da görünüşte de ortalama veya daha kötü olan bir insan için, son tutunabileceği tek şey derslerdi.
Çok çalışıp çabalarsam ve bu çabalarım meyve verirse, kendime güvenim kesinlikle artacaktı.
...Çocukluk arkadaşıma duygularımı açıklama cesareti de.
Yedek olarak özel bir üniversiteye de düzgünce sınava girmem koşuluyla ailemi ikna eden ben, ondan sonra daha da çok ders çalıştım.
Çevremdekiler oyun ve aşkla meşgulken, ben masaya yapışıp canla başla çalıştım.
Ders çalışmaktan nefret ederim. Mümkün olsa oynamak, oyun ve manga okuyup tembellik etmek isterim.
Ama hepsinden çok, çocukluk arkadaşımın beni övmesini istiyordum.
"Ne kadar harika, çok çalıştın, tebrikler, benim gurur duyduğum çocukluk arkadaşımın abisi işte bu!"
Havalı yönümü göstermek istiyordum.
Kararlı bir şekilde her şeyi bir kenara bırakıp çalıştığım için, sürekli düşen notlarım yükselişe geçti ve özel üniversiteye neredeyse kesinlikle gireceğim bir seviyeye kadar toparlandım.
Bu şekilde çabalamaya devam edersem, ilk tercihim olan yere bile ulaşabilirdim.
Eğer biraz daha zamanım olsaydı... tabii.
—Şimdilik, buraya kadar olanlar benim hata yapmadan önceki hikayem. ...Üzgünüm, biraz daha özetleyebilirdim ama kendimi tutamadım ve gereksiz detaylara girdim."
"Hayır, Riku-san hakkında çok şey öğrendim, aksine minnettarım."
Buraya kadar bile, bundan sonra anlatacağı Shizuku-san'dan gelen itirafı neden reddettiğinin, ya da o zamanki Riku-san'ın nasıl bir psikolojik durumda olduğunu anlayabiliyorum.
Sevdiği kişiye kendini iyi göstermek, acınası yönlerini göstermek istememek, eminim çoğu insanın bir veya iki kez düşündüğü bir şeydir.
Hatta, şimdiki ben sürekli böyle şeyler düşünüyorum. Dersler de spor da, görünüşte "gelecekteki kendim için" ama aslında sadece "çabalayan kendimi Umi'ye gösterip övülmek veya teselli edilmek" istiyorum.
Sevdiğin biri olunca, ister istemez böyle oluyor. Kendini sakin sansan da, dışarıdan bakıldığında normal kararlar veremiyormuş gibi görünüyorsun.
"Tam da ders çalışmanın meyvelerini almaya başladığım zaman, lise son sınıfın kışında, aralık ayıydı... Yani, o zamanki üniversite giriş sınavından bir aydan biraz fazla önceydi. Annemle babam bir yıl daha hazırlansam sorun olmayacağını söylemişlerdi ama ben reddettim. Eğer bir yıl daha hazırlansaydım, Büyükanne'den para istemek için başımı eğmem gerekeceğini biliyordum. En önemlisi, bir yıl daha hazırlık yapmak çok utanç vericiydi. Shizuku'ya ne diyecektim ki, o zamanlar böyle düşünüyordum."
Etrafında danışabileceği yaşıtı biri olsaydı belki sonuç farklı olurdu. Ancak, daha önce de bahsedildiği gibi, Riku-san'ın Shizuku-san dışında neredeyse hiç samimi arkadaşı yoktu.
Böyle olunca, giderek daha fazla yalnız düşünmeye başlar ve sonuç olarak bakış açısı daralırdı.
Riku-san'ın dediği gibi, tamamen bir çıkmaza saplanmıştı.
"…Ve hemen ardından, Riku-san kesin bir hata yapıyor, öyle mi?"
"Evet. Vücudum da biraz sakinleşti, hikayeye devam edelim mi? …Merak etme, yakında bitecek. Gerçekten de, çabucak."
Dinleyen ben için de zor bir durum olacaktı ama bunu adamakıllı dinlemezsem, ben de Riku-san'ı tam olarak destekleyemezdim.
Ne de olsa, Riku-san'ın geçmiş hikayesi sadece danışmanın ön aşamasıydı; asıl konu şimdi başlayacaktı.
Sınav sezonunun nihayet önümüzdeki aya kaldığı kışın aralık ayında, her zamanki gibi Shii-chan'dan bir mektup geldi.
Rikkun, bu yıl sınavların var ama yıl sonunda buraya döneceksin, değil mi? Sana bizzat destek olmak istiyorum, o yüzden dönerken mutlaka haber ver. Programımı kesinlikle boş bırakacağım.
Not: Arada bir mektup göndermeni isterim. Son zamanlarda hep ben gönderiyorum, Rikkun sen de karşılık vermelisin, tamam mı?
"Değerli çocukluk arkadaşından" yazan son sözleri görünce, göğsüm sıkıştı.
Sonbahardaki üçlü görüşmeden bu yana, yarım kalan mektup bir türlü tamamlanamamış, nihayet cevap vermeyi bırakalı üç ay geçmek üzereydi.
"Keşke hepsini döksem ortaya" diye defalarca umutsuzca düşündüm. Okul hiç eğlenceli değildi, güvenebileceğim bir arkadaşım bile yoktu, son zamanlarda hobi zamanımı bile ders çalışmaya ayırıyordum... Böylesine olumsuz duygularla kararmış mektup kağıdını her gördüğümde kendime gelip, baştan yazma işini tekrarlıyordum.
Benim aksime, Shii-chan günlük gençliğini neşeyle yaşıyordu. Bir yaş küçük olan onun da gelecek yıl benimle aynı kaderi paylaşacağını söylemek isterdim ama o, becerikli olduğu için mi bilinmez, akademik olarak da oldukça başarılıymış. Mevcut notlarını koruyabilirse, herhangi bir üniversiteye rahatlıkla girebileceğine dair onay da almıştı – evet, mektupta böyle yazıyordu.
Bu kadar zıt bir durum karşısında ağlamak istiyordum.
"…Anne, şey, yıl sonu meselesi de var."
"Ha? Bu yıl baban da işte meşgul, Riku'nun da sınavları var, değil mi? Umi de arkadaşlarıyla oynama sözü verdiğini söyledi, o yüzden yıl sonunda evde dinlenmeyi düşünüyordum... Ah, yoksa Shizuku-chan ile buluşma sözü mü verdin?"
"Hayır, öyle bir şey değil ki—"
"Aman da aman, kocaman adam gibi utanmış. Ders çalışmak önemli ama birazcık Shizuku-chan ile buluşup moral toplasan daha iyi olmaz mı? Riku, son zamanlarda gözle görülür şekilde gerginleşti. Büyükanne'ye ben haber veririm."
"Ah... Şey, o zaman sana zahmet."
Dürüst olmak gerekirse pek görüşmek istemiyordum ama mektubuna da cevap yazamamıştım ve onu daha fazla endişelendirmek istemediğim için mahcubiyetten başımı iki yana sallayamadım.
Annem bizi çoktan sevgili falan sanıyordu ama kesinlikle öyle bir şey yoktu.
Çünkü şimdiki ben ile Shii-chan arasında hiçbir denge yoktu.
Sonunda, sadece ben Büyükanne'nin evine bir geceliğine dönmek zorunda kaldım ve yıl sonu hızla geldi.
Görüşmek istemesem de, o an yaklaştıkça yine de geriliyordum. Uzun zaman sonra eve dönmüş olmama rağmen, Büyükanne'yi falan bir kenara bırakıp sadece aynadaki kendi görüntümle ilgileniyordum.
Sevdiğim kıza biraz olsun iyi görünmek istemiştim.
Büyükanne beni öyle görünce şaşırmıştı ama sesini çıkarmadı.
Gerginlikten boğazımdan pek geçmeyen yemeği bir şekilde mideme indirdim ve biraz bekledim.
Sözleşilen saatten biraz önce, "Ding dong" diye bir misafirin geldiğini bildiren zil çaldı.
"Büyükanne, iyi akşamlar! Şey, aniden oldu ama, Rikkun... döndü mü?"
"Evet, her zamankinden farklı ve bayağı garip ama. Hey, Riku, misafirin var! Shizuku-chan. Sürekli kahküllerinle oynayıp durma da çabuk git karşıla onu!"
"Hıh, sus be... Biliyorum zaten!"
Büyükanne, mahalleyi çınlatacak gibi yüksek bir sesle beni çağırdı.
Halimin garip olduğunu ben de anlıyordum ama bunu tam da çocukluk arkadaşımın önünde ifşa etmesi...
Yanaklarımda utançtan bir sıcaklık hissederken, uzun zaman sonra büyümüş olan çocukluk arkadaşımın karşısına çıktım.
"Uzun zaman oldu, Rikkun. Sanki en son görüştüğümüzden beri bayağı uzamışsın. Bir metre kadar mı?"
"Ne alakası var. Ben neyin şaşırtıcı insanıyım ki? Beş santim, beş santim. Geçen yazdan beri."
"Yine de oldukça etkileyici bence. Ben ise bir milim bile uzamadım... Sadece kilo alıyorum."
Uzun zaman sonra gördüğüm Shii-chan, daha da güzelleşmişti. Kendisi kilo aldığından yakınıyor gibiydi ama nereden bakılsa, sadece fiziği düzgün bir güzel kız gibi görünüyordu.
Makyaja ihtiyaç duymayan lekesiz bir cilt, iri, yuvarlak gözler, biçimli küçük dudaklar, parlak, uzun siyah saçlar. Kendisinden böyle şeyler hiç duymasam da, ona yaklaşmaya çalışan bir iki erkek mutlaka olmalıydı.
Yetişkinliğe yaklaştıkça, çocukluk arkadaşımın çekiciliği daha da artıyordu.
Her buluştuğumuzda, giderek daha uzak bir varlık gibi geliyordu.
"Shii-chan, şey... saçlarını uzatıyorsun, değil mi?"
"Ah, bu mu? Evet, arkadaşlarım uzun saçın bana daha çok yakıştığını söylediği için, değişiklik olsun diye. Okul kuralları yüzünden şimdi at kuyruğu yapıyorum ama... şey, yakışmış mı, sence?"
"Ah, evet. İyi... görünüyor sanırım. Ben bu tür şeylerden pek anlamam ama... şey, güzel olduğunu düşünüyorum."
"Öyle mi? Teşekkürler... Ehehe."
Utangaçlık da eklenince, Shii-chan ile aramızdaki sohbet her zamankinden daha gergindi.
Konuşmak istediğim, özür dilemek istediğim, söylemem gereken çok şey olmalıydı ama uzun zaman sonraki bu buluşma o kadar güzeldi ki, o duygu taştı ve sohbet devam edemedi.
Hemen öncesine kadar gönülsüz olmama rağmen, onu karşımda gördüğüm an, tüm o düşünceler bir anda uçup gitmişti.
"Hey Rikkun, şey... biraz soğuk ama dışarıda konuşsak mı? Eskiden olduğu gibi, kasabayı şöyle bir turlayarak."
"Şey, Shii-chan için uygunsa, benim için fark etmez ama... Büyükanne, durum böyle, o yüzden biraz dışarı çıkıyoruz."
"Tamamdır. Hazır çıkmışken Shizuku-chan'ı da pansiyona kadar bırakıver. Bu saatte dışarıda dolaşan kimse olmaz gerçi ama gece yolları tehlikelidir."
"Biliyorum. ...O zaman, ben çıkıyorum."
Büyükanneye çok geç olmadan geri döneceğimi söyleyerek, ben de Shii-chan’la birlikte girişin dışına çıktık.
Gece olunca hava sıcaklığı daha da düştü, zifiri karanlık gökyüzünden ara ara kar serpiştirmeye başlamıştı. Burası şehir olsaydı, göz alıcı sokak lambaları ve ışıklandırmalarla birlikte fantastik bir manzara olurdu. Ama bizim gibi dağlık bir bölgede bu kadar kar sıradan bir şey olduğu için, özellikle duygusal bir yanı yoktu.
“...Böyle yürürken, eski günler aklıma geliyor, değil mi? Karın birikip bembeyaz yaptığı yolda, el ele tutuşup, ikimiz ayak izleri bırakarak yürürdük.”
“Evet, öyle şeyler de vardı. O zamanki Shii-chan, gözümü bir an ayırsam hemen düşer, vıyak vıyak ağlardı... Benim ona kötü davrandığım sanılıp büyükanne tarafından sık sık azarlanırdım.”
“Öyle şeyler de olduğu için, kış gelince hava nasıl olursa olsun hep el ele tutuşurduk, değil mi? ...Ne kadar özlemişim.”
Böyle deyip, Shizuku gözlerini bir anlığına elime indirdi. Ardından yukarıdan bana doğru baktı.
...Böyle yapınca, nedense dayanamıyorum.
“...Peki, birisi gelene kadar, uzun zaman sonra tutuşalım mı? Şey... Hava soğuk, ellerim de üşüyor.”
“E-evet. Cebe koymaktan ziyade, insan teni daha iyi olabilir.”
Böyle uydurma bir bahane uydurarak, biz de birbirimizin ellerini tuttuk.
Uzun zaman sonra hissettiğim çocukluk arkadaşımın eli çok sıcaktı ve tanıdıktı.
Eskiden, sıkılana kadar tuttuğum çocukluk arkadaşımın elinin hissi, yıllar geçse de hiç değişmeden karşımdaydı.
“............”
“............”
Az sayıdaki sokak lambasının aydınlattığı yolda, ben ve Shii-chan yavaşça yürüyorduk.
El ele yürümek—sadece bu kadar basit bir şey olmasına rağmen, kalp atışlarım normalden daha hızlıydı.
Bu şehirden ayrılalı birkaç yıl olmuştu. Taşınırken o kadar ağlayıp sızlayan biz de, ayrılık süresince tamamen büyümüş, birçok şeyi öğrenmiştik.
Anaokulu zamanına kadar birlikte banyo bile yaptığımız biz, şimdi birbirimizi tamamen ‘karşı cins’ olarak görüyorduk.
Sadece el ele tutuşmakla bile, yüzümüzün bu kadar kızarmasına yetiyordu.
“Rik-kun, yakında sınavların var, değil mi? Pek sormamam gereken bir şey olsa da, derslerin yolunda mı? Devlet okulunu istediğini biliyorum ama özel okullara da gireceksin, değil mi?”
“Evet. Ben sadece devlet okulu olsun demiştim ama annemle babam ‘Gir’ diye başımın etini yiyorlar. Kazansam bile asla gitmeyeceğim ki.”
“Hehe, Rik-kun sen öyle düşünsen de, amcan ve teyzen endişeleniyordur. Asıl sınav öncesi bir prova gibi düşünsen olmaz mı?”
“Keşke prova olsa.”
İçimde şu anki durumda zaten baskıdan ezilecek gibi hissediyordum ama Shii-chan’ın önünde güçlü görünmeye çalışıp, böyle küçümseyici laflar ediyordum.
Garanti olsun diye girilen bir sınav olsa bile, şu anki akademik seviyemle asla rahat olamamam gerekirdi.
“...Bundan ziyade, sen de gelecek yıl aynı durumda olacaksın, değil mi? Benim için endişelenmen doğru mu?”
“Hıh, öyle düşünüyorsun, değil mi? ...Ama bak, şuna bir bak.”
“? Bu... ulusal deneme sınavı sonuçları mı?”
Shizuku’nun ceket cebinden çıkardığı tek bir kağıtta, geçenlerde sonuçları açıklanan büyük bir hazırlık okulunun düzenlediği sınavın sonuçları, detaylı rakamlarla birlikte yazılıydı. Ben de sınava girmiş ve acı gerçekle yüzleşmiştim.
“...Bu, gerçekten Shizuku’nun mu? Arkadaşının değil mi?”
“Hıh, Rik-kun beni mi şüpheleniyorsun? Adım bile düzgünce yazıyor, değil mi? ‘Shimizu Shizuku’, Rik-kun’un değerli çocukluk arkadaşı kızın adı.”
“Değerli... diye, bunu kendi kendine söylerken utanmıyor musun? ...Gerçi, ciddi ciddi şüpheleniyor da değilim.”
Rakamlara tekrar bakınca, tüm derslerde yüzde doksan—bazı derslerde ise tam puana yakın notlar aldığını gösteriyordu.
Okulun dönem sınavlarından farklı olarak, yüzde altmışın üzerinde not almanın bile nispeten zor kabul edildiği bir deneme sınavında bu sonuç. Doğal olarak, tercih ettiği okulların değerlendirmesinde ‘A’lar sıralanmıştı.
Bunların arasında, benim ne kadar uğraşırsam uğraşayım ‘D’nin altına düşmeyen, ilk tercihim olan üniversite de vardı.
O an, şimdiye kadar usulca kalbimin derinliklerinde uyuyan çirkin bir şeyin, yavaş yavaş dışarı sızdığını hissettim.
“Şey, Rik-kun... Aslında ben de Rik-kun’la aynı üniversiteye gitmek istiyorum. Öğretmenim, ‘Şu anki notlarınla harç için burs da kesin alırsın’ dedi.”
“...Öyle mi. Ne güzel.”
“Evet! Harç dışında yarı zamanlı işlerle falan idare etmem gerekeceği için zor olacak ama, geleceği düşününce kesinlikle daha iyi. ...Bir de, Rik-kun da orada olacak, değil mi?”
“Öy... le mi.”
Shii-chan’ın gözlerinde parlak bir gelecek beliriyor olmalıydı ve bu şekilde devam ederse kesinlikle gerçekleşecekti. Ama benim aklıma başka bir manzara gelmiyordu.
Şimdiki halimle, onun yanında olabilecek yeteneğim ya da yeterliliğim yoktu.
Yılbaşı sonrası Mart ayında, sınavda başarısız olan bana acıyan gözlerle bakacaktı.
Ve kesinlikle hayal kırıklığına uğrayacaktı.
—Yalancı.
—O kadar büyük laflar edip de, hiçbir işe yaramadı.
—Rik-kun, ne kadar da kötü.
—Rezil. Şimdiye kadar sana hayran olmam aptalcaymış gibi hissettiriyor.
Hayır. Shii-chan öyle şeyler söyleyecek bir kız değildi.
Eğer sınavım iyi gitmese bile beni neşelendirirdi. Hatta bir yıl daha hazırlansam bile, ‘O zaman dört yıl boyunca birlikte gideriz’ gibi olumlu sözlerle, moralim bozukken beni motive ederdi.
Bu yüzden, şimdi dürüstçe özür dilersem yetişebilirdim.
“Şey, Shii-chan...”
“? Ne oldu, Rik-kun?”
“...Ş-şey—”
Söyle. Hepsini kus ve rahatla.
Tüm o anlamsız gururu bir kenara atıp, şu anki endişelerimi de, yanımdaki çocukluk arkadaşıma duyduğum aşkı da, her şeyi itiraf etsem yeterdi.
Böyle yaparsam, hala yetişebilirdim.
Bana gereken, övünülecek bir eğitim geçmişi veya yeterlilik değildi.
İstediğim, şu an tam karşımda duran, tek ve değerli—
“...Rik-kun?”
“Hayır, üzgünüm. Hiçbir şey.”
“Ay, öyle söyleyince daha da merak ediyorum! Sanki keyfin de yok gibi... Yapabileceğim bir şey varsa, dinlerim seni?”
“...Sorun yok, sınavlar yaklaştığı için biraz gerginim sadece. O bitince hemen geçer.”
“Öyle mi? O zaman iyi...”
Ancak son anda, içimde kalan son kırıntı gurur engel oldu.
...Hayır, sorun yok. Sınava daha zaman var ve zor olsa da bir ihtimalim var.
Sınavda en önemlisi, son ana kadar umudu kaybetmemektir.
İtirafımı, ‘başarılı’ bir sonuç aldıktan sonra yapayım. Kaybettiğim özgüvenimi geri kazanıp, şimdikinden daha iyi bir duruşla yaparsam, o da beni kabul ederdi.
Şimdi henüz denk değiliz ama, bir gün.
Ama o ‘bir gün’, ne kadar zaman geçerse geçsin hiç gelmedi.
Liseden mezun olduktan sonra da, işe girdikten sonra da, ve hatta şu ana kadar.
O kesin hatayı fark ettiğimde, artık her şey için çok geçti.
“...Oh beee.”
Her şeyi anlattıktan sonra, Riku-san derin bir nefes alıp başını eğdi.
Buraya kadar dinleyince ilk olarak Umi'ye benzediğini düşündüm. Önemli birine bile dertlerini açamayıp, sınırına gelene kadar her şeyi tek başına sırtlanması tam da abi kardeş olmaları gibiydi.
"Şimdilik, benim eski hikayem buraya kadardı."
"Şey, Shizuku-san'dan gelen itirafın cevabı hala duruyor gibi..."
"O kısımlara gelince, ben pek bir şey hatırlamıyorum. Dün Shizuku'dan duyduğuma göre, 'Affedersiniz' diye, sadece bu kelimeyi tekrarlayıp durmuşum... Tam olarak hatırladığım kadarıyla, ertesi sabah başlamıştı sanırım. Büyükanneye göre, sanki ölü gibi bir suratım varmış."
O günden sonra, iletişimi kesilen ikilinin arası bir anda açılmıştı, işte böyle.
Bu, yaklaşık on yıl önce Riku-san'ın yaptığı tüm hataydı ve şimdiki bu sıkıcı durumu yaratan başlangıçtı.
Sonra, doğal olarak ilk tercihi olan üniversiteye giremeyen Riku-san, garanti olsun diye girdiği özel üniversiteye zar zor girip üniversite hayatına başlamış.
Üniversiteye girdikten sonra da, önceki öğrenci hayatından pek farklı olmadan, tek başına sınıfın bir köşesinde derslere girip, ders bitince eve dönmüş. Bu hep tekrarlanmış.
Ancak, ders çalışmaya devam etmesi sayesinde üniversite notları oldukça iyiymiş ve iş bulmakta zorlanmamış. Başlangıçta hedeflediği rota olmasa da, yine de Daichi-san ile aynı mesleği yapıyormuş.
Geçmişi unutarak, Riku-san işine kendini adamış.
...Ancak, burada da, sanki böyle olması kaderindeymiş gibi, Riku-san'ın önünde bir tuzak bekliyormuş.
Alışık olmadığı ortamda kendini zorlaması yüzünden Riku-san'ın sağlığı bozulmuş. İnsan ilişkileri sorunları yokmuş ama, benim gibi iletişim kurmakta zorlanan Riku-san'a ortam uymamış; işindeki başarısızlıkları ve dertlerini içinde tutarak sabrederken, bir gün uyandığında vücudu tamamen hareketsiz kalmış— ve şimdiki Riku-san bu yüzden var.
Bu arada, işten ayrılmasını tavsiye eden Daichi-san'ın ta kendisiymiş.
"...İşte, şimdiye kadarki bendim bu. Kısaltılmış yerler var ama, kısaca, gerçekten hiçbir şeyim yoktu. Sen bana saygı duyuyormuşsun gibi ama, aslında ben sığ bir insanım. Kalbimi açabildiğim tek kıza bile dürüst duygularımı söyleyemeyip... Kız kardeşimin dediği gibi, ben çaresiz bir aptal abiyim."
Ben düşünceli davranıp sessiz kalıyorum ama, eğer bu hikayeyi Umi dinleseydi, eminim şimdi ateş püskürüyordu.
O kadar ki, eski Riku-san'ın acınası ve havalı olmadığını ben de düşündüm.
Ancak, şimdi, böyle bir Riku-san çabalamaya çalışıyor.
Utancını bir kenara bırakıp, kendisinden neredeyse bir yaş kuşağı kadar küçük olan bana aşk danışmanlığı yapıyor.
Evet, aşk danışmanlığı.
Yani, bu hikayenin asıl kısmı buradan başlıyor.
"...Yine de, Riku-san hala Shizuku-san'ı çok seviyor, değil mi? Vazgeçmek niyetiyle Shizuku-san'la sabaha kadar konuşmuş olmasına rağmen, bu yüzden, geriye kalan o küçücük aşk kıvılcımı yeniden alevlenmiş."
"...Aynen öyle."
"Teyit etmek için bir kez daha sormama izin verin. Riku-san, Shizuku-san'ı..."
"Evet, çok seviyorum... Affedersiniz."
Sıkıntıyla, Riku-san bana dürüst duygularını itiraf etti.
Dün gece Shizuku-san'ın tarafından konuşulanları dinleyecek vaktim yok ama, Shizuku-san'ın şu anki durumunu düşününce, muhtemelen onun da epey zorluklar yaşadığı kesindir.
Yani, Riku-san gibi, Shizuku-san da tuzağa düşmüş.
"Sake içmiş olmasının da etkisi vardır ama, Shizuku'nun ağladığını gördüğümde, çaresizce yanında olmak istedim. Kendi elimle itirafı reddetmişken ne diye bu kadar büyük laflar ettiğimi biliyorum ama... Hey Maki, bana bir yumruk atar mısın?"
"Şey, şimdilik sakinleşelim. Ne hissettiğini anlıyorum çünkü."
Bir şaka ya da anlık bir sızlanma olarak ele almam gerekirken, sanki sönmüş bir odun parçası yeniden alev almış gibi oldu.
Eh, zaten en başından beri çok seviyordu, bu yüzden böyle olması da mümkün.
Yetişkinler bile, normalde iç dünyalarını ustaca gizleseler de, bazen bencil olabilirler.
Böyle durumları, ben yaklaşık yarım yıl önce bıktıracak kadar deneyimledim ve iyi biliyorum.
"Maki, sence ben ne yapmalıyım? Sen ya da kız kardeşim olsanız 'Seviyorsan hemen itiraf etmelisin' dersiniz, aslında ben de öyle düşünüyorum ama... Ama Shizuku'nun, şey..."
"Evet, öyle. Shizuku-san'ın Reiji-kun'u var."
Böylece, daha önce defalarca yüzleştiğim gerçekle çarpıştım.
Bir çocuk olarak söyleyecek olursam, en azından benim durumumda, babamın iş arkadaşı ve aynı zamanda sevgili gibi bir ilişkisi olan (sanırım) Minato-san'ı ilk gördüğümde pek iyi hissetmemiştim.
Zaten boşanmış olsalar da, annemi en çok sevmesi gereken oydu ama şimdi başka biriyle baş başa iyi anlaşıyor— Durum biraz farklı olsa da, Reiji-kun akıllı bir çocuk olduğu için eminim bir şeyler hissedecektir.
O zaman, yine de vazgeçmeli mi? Hayır, kolayca vazgeçmek istemediği için danışıyor.
Çocukluk duyguları ile bugüne kadarki deneyimleriyle edindiği yetişkin sağduyusu arasında Riku-san bocalıyor.
Böyle bir Riku-san'a bir şekilde yardım etmek istiyorum.
Yine Umi'den 'çok iyi niyetli' falan diye şaşkınlık dolu tepkiler alacağım ama.
Riku-san artık sadece bir yabancı değil. Benim için önemli olan kız arkadaşımın endişelendiği, önemli aile üyelerinden biri.
"...Riku-san, şey..."
"...Ah."
"Affedersiniz."
Ancak, böyle diyerek Riku-san'a başımı eğdim.
Bu, bu danışmanlığa benim cevabımdı.
"Anladım. Eh, haklısın."
"Evet. Bana güvendiğiniz için üzgünüm ama şimdiki ben, Riku-san'ın en çok istediği cevabı veremem. Aşk tecrübesi açısından benim biraz daha fazla tecrübem var ama, Riku-san ve Shizuku-san gibi ikinizin de çıktığı topluma adım atmamış bir çocuğum."
Sakince 'çocukluk arkadaşı' ilişkisini mi sürdürmeli, yoksa, şimdiye kadarki her şeyin yıkılmasına razı olup duygularını mı ifade etmeli?
Bu, eminim ki öyle bir seviyede bir konu. Bu yüzden, o kadar sorumluluk almak, şimdiki benim için mümkün değil.
"Bu yüzden, bu konuda yine de Riku-san'ın çabalayıp bir cevap bulması gerektiğini düşünüyorum. Çıkış yapana kadar çok zaman kalmadı ama, yine de bu süre içinde düşünerek, Riku-san'ın kendisinin tatmin olacağı bir çözüm yolu bulmasını rica ediyorum."
Bunları söyledikten sonra, Riku-san hafifçe gülümsedi ve başını salladı.
Temel bir çözüm olmamış olsa da, danışmadan önceki halinden çok daha ferah bir yüzü vardı.
"Anladım. Haklısın, benim bile üzerinde düşündüğüm bir konu olmasına rağmen, karşı taraf olmasa da, kız kardeşimin erkek arkadaşı olan sana anlatılacak bir şey değildi. ...Şimdilik, sadece dinlediğin için teşekkür ederim. Minnettarım."
"Rica ederim. Bana danıştığınız için asıl ben teşekkür ederim."
"Haha, ben bir yumruk yemeyi bile göze almıştım ama... Eh, bu da sana yakışır ve iyi bence. ...O zaman, ben başım döndüğü için önce çıkıyorum."
"Tamam. ...Ah, Riku-san, bir saniye bekler misiniz?"
Tam hamamdan çıkmak üzere olan Riku-san'ı durdurduğumda, tıpkı Asanagi evinde her zaman gördüğüm gibi asık suratlı bir ifadeyle bana döndü.
İşi biter bitmez anında soğuk bir tavır takınmasına neredeyse kahkaha atacaktım ama Asanagi Riku da tam olarak böyle biriydi.
"Ne var? Yoksa beni yumruklamak mı istedin yine?"
"Hayır, ben öyle hararetli şeylerden pek hoşlanmam... Öyle değil, sadece Riku-san'a bir şey söylemek istiyordum."
"O da... bir tavsiye mi?"
"Nasıl algıladığınız size kalmış... ama sorumluluk alamam."
İnsan ilişkileri konusunda hala emekleyen biri olsam da, benim bile Riku-san'a söyleyebileceğim tek bir şey vardı.
Bunu dikkate alıp ne yapacağı da, elbette, Riku-san'a bağlıydı.
"Hmm... ee, neymiş?"
"Evet. Belki burun kıvırıp gülersiniz ama—"
***
Dürüst duygularımı, Riku-san'ın kulağına sağlam bir şekilde, şüphesiz ulaştırdım.
Güneşin doğuşuyla tamamen aydınlanan dış manzarayı hamamın penceresinden seyrederken, gezi nihayet son günün sabahına ulaşıyordu.
Riku-san'dan biraz sonra hamamdan çıkıp odaya döndüğümde, çoktan uyanmış ve giyinmiş olan Umi beni karşıladı.
"Maki, bayağı uzun süredir tuvaletteydin galiba?"
"…Affedersin."
"Aman neyse. Abimle odadan çıktığını biliyordum, o yüzden sadece senin hatan olmadığını da biliyorum. ...Ama yine de endişelendim, biliyor musun?"
"Haklısın. Gerçekten özür dilerim. Bir daha yapmayacağım."
Odaya döndükten sonra, ilk olarak Umi'nin vaazı başladı. Riku-san'ın konuşmasını dinlemek için olsa da, doğruyu söylemeden oradan ayrıldığım için, bahane üretmeden, dürüstçe başımı eğmekten başka çarem yoktu.
Yanağımı çimdikledi, alnıma sert bir fiske attı... Kısacası, çok azarladı beni.
"Bu arada Riku-san nerede? Benden önce odaya dönmüştür sanıyordum..."
"Abi mi? Ben görmedim ama herhalde bir yerlerde dolanıyordur, değil mi? Nerede ne yapıyor bilmiyorum ama çıkış saati gelince döner herhalde."
"Umarım öyledir..."
Pencereden baktığım kadarıyla, otoparkta araba duruyordu, bu yüzden muhtemelen banyodan çıktıktan sonra etrafta tek başına dolaşıyordu.
Ben ve Umi orada olsaydık, muhtemelen rahatça düşünemezdi.
Tam da kahvaltı saati yaklaştığı için, dönüş hazırlıklarımı hızla tamamladım ve Umi ile birlikte birinci kattaki kahvaltı salonuna gittim.
Derken, aslında orada olmaması gereken biri bize doğru yaklaştı.
Sabaha kadar içip Riku-san tarafından odasına taşınmış olması gereken Shizuku-san, hizmetçi kıyafetiyle neşeyle garsonluk yapıyordu.
"Maehara-kun ve Umi-chan, günaydın. Dün güzel uyudunuz mu?"
"Sayenizde... Şey, bugün öğleden sonra işe başlamayacak mıydınız? Dün bayağı eğlenceli geçmiş diye duydum."
"Aah... evet, öyle ama Reiji normalde anaokuluna gidiyor ve ben de bir türlü uyuyamadım. Sorun değil, eskiden önceki şirketimde de böyle sabahlara kadar çalışırdım."
"Bu, birçok açıdan pek iyi değil gibi..."
Dünden beri neredeyse hiç uyumamış olmasına rağmen, Shizuku-san'ın yüzünde pek yorgunluk belirtisi yoktu. Makyajla mı ustaca gizliyordu, yoksa sadece inatçı bir dayanıklılık mıydı... Her halükarda, yorgun görünen Riku-san ile kıyaslanamayacak kadar enerjik bir insandı.
Yoksa bugüne kadarki tüm dertlerini dökmüş ve bu yüzden mi rahatlamıştı?
Shizuku-san'ın kalbindekileri, şimdilik kimse bilemezdi.
"…İkinize de gerçekten teşekkür ederim. Reiji için de, Rikkun... Riku-kun için de. Riku-kun meselesinde biraz fazla burnumu soktuğumu düşündüm ama sayenizde uzun zaman sonra eski günlere dönebildik ve düzgünce konuşabildiğimiz için iyi oldu."
"…Affedersiniz, bizim aptal abim size sıkıntı çıkardı."
"Hayır, aksine özür dilemesi gereken bendim. Hep kendimi düşündüm, Riku-kun'un ne kadar acı çektiğini bilmeden düşüncesizce onu incittim... Hatta hala onunla çocukluk arkadaşı olabildiğim için şanslı sayılmalıyım."
Eğer böyle devam ederse, ikisinin arasındaki ilişki sonsuza dek 'sadece çocukluk arkadaşı' olarak kalacaktı.
Bunun kötü bir şey olduğunu asla düşünmedim. Yılda bir ya da iki kez, Mizore-san'ın evine dönerken buluşup, sake içerek eski günlerden bahsetmek—bu da kendi içinde rahat bir ilişkiydi.
Shizuku-san'ın konumundan bakıldığında, muhtemelen başka bir seçenek seçemezdi.
Eğer bundan daha fazlasını isteseydi, hem kendine hem de karşı tarafa büyük zorluklar yaşatmak zorunda kalacaktı.
Shizuku-san, o sınırı kendi başına aşamazdı.
…Bu yüzden.
Eğer, buna rağmen Shizuku-san ile bundan sonra aynı yolda yürümeyi güçlü bir şekilde arzu ediyorsa.
"—Shizuku, bir saniye gelir misin?"
Kahvaltımızı masaya bırakıp Shizuku-san kendi yerine dönecekken, aniden girişten Riku-san'ın onu durduran sesi duyuldu.
Anlaşılan, Riku-san kendi kararına varmıştı.
"Nihayet geldi... Aptal abim."
"Neyse neyse... Kararını vermiş gibi, biz de onları izleyelim."
Uykusuzluğun da etkisiyle, Riku-san'ın yüzüne yorgunluk sinmişti. Saçları yarı ıslak, göz kapaklarında hafifçe morluklar oluşmuştu... Sanki geçmişteki kendimi görüyormuş gibi hissettim ama Shizuku-san ile yüzleştiği şu anki hali, şimdiye kadarki en havalı ve güven veren haliydi.
Tam da düşündüğüm gibi bir 'abi' duruyordu karşımda.
"Rikkun... Aah, sahi Rikkun da kahvaltı yapar, değil mi? Hemen getiriyorum, Umi-chan'larla birlikte bekleyin—"
"Hayır, kahvaltıya gerek yok. Ondan ziyade, seninle konuşmak istiyorum. ...Önemli bir konu."
"Höh…!"
Riku-san'ın böyle üstüne gittiği anlık, o zamana dek bir şekilde donuk olan Shizuku-san'ın gözleri birden kocaman açıldı ve içlerinde pırıl pırıl bir ışık parladı.
Bu sahneye tam da denk gelen ben ve Umi, birbirimize bakıp acı acı gülümsedik.
…Ne yani. İkisi de bir sürü bahane uyduruyordu sadece, ama sonuçta en başından beri böyleymiş her şey.
Bir kez ayrılıp farklı yollarda yürüseler de, en sonunda yine birbirlerine çekilmişlerdi.
Yetişkinler, gerçekten de zahmetli.
Her neyse, geriye kalan tek şey Shizuku-san'ın kalbini nasıl kazanacağıydı.
Riku-san ise, eminim başaracaktır.
Başka gözler de olduğu için, kahvaltı bitene kadar bekledikten sonra, ikisi için acilen ayrı bir konuşma ortamı ayarlamaya karar verdiler.
İki gün geçirdiğimiz odaya veda edip, birinci kattaki lobiden çıkan biz, Asanagi ailesinin arabasının park edildiği otoparka doğru ilerledik.
Derken, arabanın önünde iki 'çocukluk arkadaşı' çoktan karşı karşıya duruyordu.
"…Bak Reiji, annenin şimdi bu kişiyle konuşması gereken bir şey var, Maehara-kun... Maki Abiciğim'in yanında bekler misin? Servis otobüsü yakında gelecek ama o zamana kadar işimi bitirmiş olurum."
"Tamam."
Reiji-kun, Shizuku-san'ın elini kolayca bıraktığında, olduğu gibi bana doğru seke seke gelip hemen sarıldı.
Bu bir iki günde bana iyice alışmış olsa da, Reiji-kun'la bundan sonra da uzun bir ilişkimiz olacak gibi görünüyor, bu yüzden iyi geçinmeye devam edelim.
Mizore-san, Shizuku-san, Reiji-kun ve Riku-san.
Sadece üç gün olmasına rağmen, benim için değerli insanlar yine çoğaldı.
"Hey, Maki Abiciğim."
"Hım? Ne var, Reiji-kun?"
"...Annem, o kişiyi seviyor mu?"
"Hehe, kim bilir. Reiji-kun, eğer annen o kişiyi sevdiğini söylerse, ne yaparsın?"
"...Bilmiyorum."
"Anladım. ...Öyle, değil mi?"
Reiji-kun'un ne hissedeceği, henüz gelecekteki bir konu. Shizuku-san da er ya da geç Reiji-kun'a her şeyi anlatacağı bir zaman gelecektir ve duruma göre Riku-san'ı hoş karşılamayabilir de.
Yine de ikisi, hayır, Riku-san ne yapmayı düşünüyor?
Kuş cıvıltıları uzaktan yankılanırken, Riku-san ağzını açtı.
"Shizuku, o... konuşma meselesi var ya."
"Ş-şey, evet. Önemli konuşma dediğin... ne?"
"Evet... Önemli bir konuşma demekten ziyade, bir ricada bulunacağım da—"
"? Rica mı?"
"Evet. Şey— Beni 'Shimizu'da çalıştırır mısın? Ayak işi de olsa, ne olursa olsun, babanın yanında çırak olarak bile olsa, fark etmez."
"...Hım?"
Beklediği cevaptan biraz farklı olduğu için Shizuku-san bir an başını yana eğdi. Biz de benzer bir tepki vermiş olsak da, bu noktaya gelmişken, şimdiki Riku-san'ın bunu mahvetmesi imkansız.
Bundan sonraki kısım kesinlikle Riku-san'ın kendi tarzında bulduğu cevaptı.
"Bak, dün de konuşmuştuk ama benim de artık adam akıllı çalışmam gerekiyor diye düşündüm... Gerçi, 'Shimizu'nun zaten iş ilanı verip vermediği de ayrı bir mesele."
"Bizimkilerde genelde eleman eksiği var, bu yüzden resepsiyonda da olsa, aşçı çırağı da olsa, bir kişi bile gelse çok işimize yarar ama... Önemli konuşma dediğin sadece bu mu?"
"Evet. Ne yapıp edip çalışmak istiyorum. ...Seninle birlikte."
"...!"
Riku-san'ın gerçek niyetini anlamış olacak ki Shizuku-san'ın gözleri hafifçe doldu.
Riku-san, dayan! Az kaldı.
"Shizuku... hayır, Shii-chan. Defalarca söylüyorum ama, o zamanki olay için gerçekten, gerçekten üzgünüm. Öyle bir şey içimden gelmemişti oysa, çocukluk arkadaşı olarak kalmak istemiyordum oysa, Shii-chan'ın duygularını çiğneyip... Ben, Shii-chan'a en adi şeyi yaptım."
"…Evet, öyle. Rikku-kun aptalı. Aptal, aptal! O zaman ne kadar incindiğimi sanıyorsun sen? Bir haftadan fazla en sevdiğim yemeği bile doğru düzgün yiyemedim, hiçbir uyarı olmadan aniden ağlayıp, bir sürü arkadaşımı da endişelendirdim. …Neden, neden kabul etmedin ki? Eğer o zaman sevgili olsaydık, Rikku-kun'un dertlerini ben uçururdum. …Üniversiteye bile birlikte gidebilirdik oysa. Neden, neden… Rikku-kun aptalı. Salak. Adi. Sen de yok ol git!"
"Shii-chan, affedersin. ...Affedersin."
Gözlerinde yaşlarla Shizuku-san, güçsüzce Riku-san'ın göğsüne pıt pıt vurdu.
Küçücük gururunu bir kenara bırakıp duygularına dürüst olsaydı, kesinlikle bu kadar karmaşık hale gelmezdi.
Sadece bir düğmeyi yanlış iliklemek gibi.
Sadece bu yüzden, bebekliklerinden beri tanışan ikisi bile bu hale gelmişti.
"…Ama ben, öyleyken daha da aptalım. Kalbi kırıkken, birazcık nazik davranıldı diye, başka birine hemen kapılıp, sonunda... ben,"
"Daha fazlasını söylemene gerek yok. ...Boş ver."
"Affedersin. Rikku-kun, affedersin..."
İki üç yıl sonra otuzlarına merdiven dayamış iki yetişkin, kimseye aldırış etmeden ağlıyordu.
On yıldan fazla bir süredir iletişimleri kesilmiş ve araları açılmış olsa bile, ikisi de birbirlerini hiç unutamamış olmalıydı.
Zaman geçti, ikisi de yetişkin oldu. Shizuku-san'ın ise kendi çocuğu gibi korunması gereken bir varlığı bile vardı. Şimdi artık geçmişe dönüp yeniden başlayamazlardı.
Ancak, ikisinin hala birbirlerine karşı hisleri varsa.
Shizuku-san sakinleşince, Riku-san ağzını açtı.
"Şimdi kalkıp 'eskisi gibi geri dönüp yeniden başlayalım' ya da 'çıkalım' diyecek değilim. Öyle bir şey çok bencilce olur ve hem sana hem de Reiji-kun'a saygısızlık olur diye düşünüyorum... Bu yüzden, Shizuku'dan bundan sonraki beni izlemesini istiyorum. Çocukluk arkadaşın olarak değil, aynı iş yerinde çalışan bir meslektaş olarak, Shizuku ve Reiji-kun'un beğenisini kazanıp kazanamayacağımı."
"...Rikku-kun, bu sana uyar mı? İlanımız var ama bizimkilerin maaşı diğerlerine göre düşük ve babamın çırağı olursan, neredeyse hiç tatilin olmaz, biliyor musun? Sabahları tedarik ve hazırlıklarla meşgulüz, yoğun dönemlerde ise işler gece yarısına kadar bitmeyebilir... Kızı olarak benim söylemem garip ama, dürüst olmak gerekirse tavsiye etmem."
Shizuku-san bile bu kadar meşgul olduğuna göre, yeni başlayan Riku-san için oldukça zor bir iş olacaktır. Önceki işiyle tamamen farklı bir alan olduğu için kesin bir şey söylenemez ama yoğunluk açısından burası daha üstün olabilir.
Ancak, çoktan kararını vermiş olan Riku-san, hiç tereddüt etmeden başını salladı.
"Sorun değil. Tam da İş ve İşçi Bulma Kurumu'nda 'şimdilik önerebileceğimiz bir iş yok' dendi bana. Gevşemiş ruhumu ve bedenimi düzeltmek için de tam isabet olur... Ben, Shizuku'nun düşündüğünden daha beceriksiz, yakışıksız ve acınası bir adamım da. Muhtemelen, ilk başlarda çok başını ağrıtacağım."
"Hehe, öyle olur herhalde. Bundan sonra destek olacak ben, çok zorlanacağım. Özel hayatımda Reiji'ye de iyi bakıp, iş yerinde de beceriksiz yeni gelenle ilgilenip... Belki de bir süre sonra gerçekten bıkıp usanırım. ...Buna gerçekten razı mısın?"
"O zaman da sorun değil. Bu zaten en başından beri böyle bir mesele. 'Geçmişe dönüp yeniden başlamak' değil, yeni bir 'şimdi'den başlamak... Başlamak için artık oldukça geç bir yaş olabilirim ama, bu benim bulduğum cevap."
Şimdiye kadarki ilişkilerini bir kenara bırakıp, yeni baştan, sıfırdan 'Asanagi Riku'yu görmelerini istemek.
İşte bu, son ana kadar düşünüp taşınarak vardığı, Riku-san'ın kendi tarzındaki sonucuydu.
Geçmişteki kendisi ve Shizuku-san'ın durumu, şimdiki kendisi ve Shizuku-san'ın durumu, ve son olarak kendi dürüst duygularını da hesaba katarak.
Kişisel olarak bunun çok dolambaçlı bir seçim olduğunu düşünüyorum. Eskiden tanıdık bir yer olsa da, iş olarak deneyimsiz olduğu bir alana atlıyor, bu yüzden işe alışması kaç yıl sürer bilinmez ve Reiji-kun'la iyi geçinip geçinemeyeceği sorunu da var.
Kesinlikle daha iyi bir yolu vardır. Ancak ben, o zahmetli Riku-san'dan nefret etmiyorum.
Nazik, yetişkin Riku-san'a yakışan, samimi ve dürüst bir cevaptı.
"…Hah, aptal abi."
Evet, yanımda duran Umi fısıldıyordu. Sözleri küfrediyormuş gibi gelse de, gözleri hafifçe nemlenmiş, gülümseyen ifadesi, ailesini düşünen nazik kişiliğini yansıtıyordu.
"Şimdi tam da bu yerde böyle bir şey söylemek garip ama... ama böyle kalırsam eskisi gibi pısırık kalırım, bu yüzden yine de Shizuku'ya duygularımı düzgünce ileteyim."
"A—"
Shizuku-san'ı nazikçe kendine çeken Riku-san, o kış gecesi bir türlü söyleyemediği duygularını dile getirdi.
"Şii-chan, küçüklüğümden beri hep seni sevdim. ...Seni seviyorum."
"...Hüaağğn!"
Riku'nun o son sözüyle, Shizuku'nun o zamana kadar bir şekilde tutmaya çalıştığı duyguları patladı.
Güzel gözlerinden şarıl şarıl dökülen iri gözyaşları karşısında, orada bulunan ben ve Umi de farkında olmadan burnumuzu çekiyorduk.
"Affedersin, Shizuku. Bu tek sözü bile söyleseydim, bunlar yaşanmazdı."
"Evet, Rikkun, kocaman aptal... Ama gerçekten ben miyim? Artık genç değilim, boşanmışım, üstelik çocuğum da var... Geri döneceksen şimdi tam zamanı. Bundan sonraki hayatını tamamen bize adayacaksın, biliyor musun? Yine de olur mu?"
"Olur. Zaten kararımı verdim, hem başından beri bunu istiyordum. Derslerimde de, işimde de... Shizuku'nun bir yerlerden beni izlediğini düşündüğüm için dayanabildim. Önceki işimde kendimi zorlayıp sağlığımı bozmuştum ama... Ama bundan sonra kesinlikle iyi olacak."
"...Bu, ben olduğum için mi?"
"Evet. Ve Reiji-kun da. İkinizin önünde, eskisi gibi tembellik edemem."
Yani, ikisini de tamamen kabul etmeye kararlıydı.
Şimdiki Riku, Daichi'den hiç de aşağı kalmayacak kadar güvenilir görünüyordu.
Odasında gece yarılarına kadar oyun oynayan Riku, acaba nereye gitmişti?
Sevdiği birinin önünde olsa bile bu kadar değişmek de neyin nesiydi... diye düşündüm ama sonra benim de benzer durumda olduğumu fark ettim.
Umi'nin önünde, ben bile her zamankinden daha fazla çabalayabiliyorum.
Riku da ben de, şaşırtıcı derecede basit insanlardık.
Buraya geldiğimizden beri çok fazla inişli çıkışlı olay yaşanmıştı ama her şeyin barışçıl bir şekilde bitecek olması iyiydi. Tam bunları düşünürken, ayaklarımın dibinde olan biteni izleyen Reiji-kun, kolumu çekiştirmeye başladı.
"...Abiciğim, otobüs geldi."
"Ha? Ah—"
Hafifçe çalınan "Püt" sesiyle kornaya doğru baktığımda, farkında olmadan Reiji-kun'u almaya gelen anaokulu otobüsünün hanın ana girişine geldiğini gördüm.
Tam zamanında, süre de dolmuş gibiydi.
"Vay canına, hemen Reiji'yi götürmeliyim—"
"Ah, Reiji-kun'u ben ve Maki götürürüz, Shizuku da o aptal abinin biraz daha derdiyle ilgilensin."
"Ha? A-ama—"
"Shizuku, şu an yüzünüz gözyaşlarından perişan halde. Makyajınız akmış, gözleriniz de kıpkırmızı... Böyle insan içine çıkarsanız, tam tersine herkesi meraklandırır, endişelendirirsiniz."
"Ah... Şey, ne kadar da utanç verici bir durumdayım... Rikkun, şey, yanında mendil ya da cep mendili var mı? Aceleyle giyindiğim için odada unutmuşum."
"Ah, evet. Al, mendil."
"Teşekkürler. ...Ehehe."
Kendine gelip telaşla gözyaşlarını silen Shizuku'yu ve onu acı acı gülümseyerek izleyen Riku'yu gördüm.
Sanki eski "çocukluk arkadaşları" hallerine geri dönmüşlerdi.
O halleriyle, bundan sonra da kesinlikle iyi olacaklardır.
İkisinin arasında artık ne bir kırgınlık ne de başka bir şey vardı.
"Reiji-kun, durum böyle, o yüzden bizimle gel."
"Haydi, Reiji-kun."
"...Hımm."
Annesi Shizuku'ya bir anlık bakış attıktan sonra Reiji-kun, ellerimizi tutarak okul otobüsüne doğru yürüdü. Liseli bizleri ve Reiji-kun'u gören rehber öğretmen, bir anlığına şaşkın bir ifade takınsa da, arkalarındaki Shizuku'yu görünce durumu hemen anlamış gibiydi.
"Şey, Maki abiciğim."
"Ne var?"
"Annem ağlıyordu."
"Evet. Ama üzüldüğü ya da yalnız kaldığı için ağlamadı. Çok mutlu olduğu için ağladı."
"Mutlu olunca da ağlanır mı?"
"Evet. Büyüyünce birçok şey için ağlarsın. Ben de bazen öyle olurum."
"Hımm... Yetişkinler ağlak oluyor demek ki."
"Öyle olabilir. Reiji-kun'dan çok daha fazla."
"...Güçlü ol."
"Evet, dayanırım. Teşekkürler, Reiji-kun. Güle güle."
"Güle güle. Bir dahaki sefere ablacığımla da iyi geçinirsen sevinirim, olur mu?"
"...Hımm."
Çekingen bir şekilde başını sallayarak, Reiji-kun otobüse bindi. Umi'yi kesinlikle sevmiyor olmasa gerek ama... nedense benden ve Riku'dan aynı havayı alıyorum.
Bu yüzden, Riku'yla da kesinlikle iyi anlaşacaklardır. Oyun gibi ortak bir hobileri de var sonuçta.
Umi ile birlikte el sallayarak anaokulu otobüsünü uğurladığımızda, ardından Riku'nun kullandığı araba geldi.
"Boşuna mı Shizuku'yla baş başa bıraktık seni? Uzun zaman sonra biraz cilveleşmek istemiyor musun? En azından düzgünce öpüştünüz mü?"
"Sizin gibi aptal aşıklar değilim ki, milletin içinde öyle şeyler yapayım. ...Öyle şeyler, ben daha düzgün bir hale gelince olur."
"Ne zahmetli... Zaten böyle olduğun için Shizuku'yu ağlatmadın mı? Şu beceriksiz abi."
"Her şeye karışıp durma sen. Boş ver bunları, çabuk annemi almaya gidelim. Az önceki olayı o ikisine de düzgünce anlatmamız lazım. ...Sonra da babama."
Şimdilik her şey yoluna girmiş gibiydi ama asıl zorluk şimdi başlıyordu. Aceleyle verilmiş bir karar olsa da, Riku böyle büyük bir karar aldığı için şimdi bunun sorumluluğunu üstlenmeliydi.
Riku için de, Asanagi ailesinin diğer üyeleri için de, bugünden itibaren yeni bir başlangıç olacaktı.
Yaz gelmeden telaşlı günler yaşanacak gibiydi ama yine de bir şekilde hallederlerdi.
Riku artık yalnız değildi. Ailesi vardı, ben vardım ve hepsinden önemlisi Shizuku vardı.
Hep birlikte el ele verip iş birliği yaparlarsa, kesinlikle her şey...
"Şey Maki, aklıma gelmişken."
"? Umi, bir şey mi oldu?"
"O kararsız abinin arkasını kollayanın Maki olduğunu tahmin edebiliyorum ama... o koca kafalı aptalı nasıl da bu kadar heveslendirdin, acaba nasıl bir büyü yaptın diye merak ediyorum."
"Ah, evet, o benim de merakımı çekti. Maebara-kun, gelecekteki hayatım için, biraz da ablana öğretir misin?"
"Shizuku, işe geri dönmemiştiniz demek... Gerçi öyle ahım şahım bir şey de söylemedim, o yüzden sır saklama niyetim de yok."
Riku eşyalarımızı hızlıca arabaya yüklerken, ben de ikisine gizlice, Riku'ya en son verdiğim tavsiyeyi söyledim.
"Benim söylediğim gerçekten tek bir sözdü. Şimdiki halimle söylersem, ikna edici olacağını düşündüm."
Hâlâ liseli bir "çocuk" olan ben, "yetişkin" Riku'ya aşkın ne olduğunu ukalaca öğretecek kadar yüzsüz olamazdım.
Ama yine de, cesaret edip tek bir söz söyleyebilecek olsaydım.
"—Sevdiğin insanla birlikte olunca her gün eğlenceli geçer, dedim."
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.