İş hayatına atılalı beş yıl olmuştu. Artık yirmi sekiz yaşındaydım, işlerimde de gayet iyiydim; hatta terfi dedikoduları bile dönmeye başlamıştı. Belki de her şeyin bu kadar yolunda gitmesinin sebebi, içki davetlerinin hiçbirini geri çevirmeme kuralımdı. Çok eğlenceli bir sohbet arkadaşı olduğumu düşünmüyordum ama patron bir şekilde benden hoşlanmıştı işte.
Gençliğime dair pişmanlıkları içimden söküp atamamıştım ama yine de dolu dolu günler yaşıyordum. İş zorluydu fakat tatmin ediyordu. Büyük bir inşaat firmasında altyapı işlerinden sorumlu şantiye şefi olarak işe girmiştim. Mesai neredeyse her günün sıradan bir parçası haline gelmişti ama zaten evde yapacak bir işim olmadığından bu pozisyon tam bana göreydi. Tuhaf olan ise, benimle aynı dönemde işe girenlerin birer birer şirketten ayrılmasıydı.
"Haibara, nereye gidiyorsun?"
"Az önce konuştuğumuz projenin yapım planı hazırlandı, belediyeye götürüyorum."
"Giderken yolunun üzerindeki Kudo’nun şantiyesine de uğrayabilir misin? Sahadakiler üzerine çok gidiyormuş, çocuk neredeyse ağlayacak duruma gelmiş. Daha ikinci yılı zaten, elimizden geldiğince kollamamız lazım."
"Tamamdır."
Hâlbuki senin işin gücün yok gibi duruyor, kendin gitsene. Fakat nihayetinde altıncı yılındaki orta kıdemli bir çalışandım, bu yüzden patrona karşı gelemezdim. Hem zaten çömeze de yardım etmek istiyordum. Her halükarda, bu gece yine mesaiye kalacağım kesinleşmişti.
Belediyenin altyapı dairesine girdiğimde, projelerden sorumlu olan Maruyama-san beni fark etti. "Ooo, Haibara-kun. Her zamanki gibi arı gibi çalışıyorsun," dedi.
"Merhaba. Yardımlarınız için her zamanki gibi teşekkür ederim. Yapım planını teslim etmeye gelmiştim de—"
"Ha, bir saniye bekle. Dairemize yeni biri katıldı, seni onunla tanıştırayım."
"Doğru ya, tayin dönemi geldi galiba," diye mırıldandım.
Her nisan ayında dairelerdeki memurların yeri değişirdi. Her yıl sıfırdan güven ilişkisi kurmaya çalışmak tam bir baş belasıydı ama kural böyleydi işte. Normalde bu işlerle bizim idari işler biriminin ilgilenmesi gerekiyordu ama bizim şirkette idari işlerle şantiye işleri arasındaki çizgi epey belirsizdi.
"Motomiya! Bir saniye buraya gelebilir misin?"
"Ah, geliyorum efendim!"
Tanıdık bir kadın telaşla bize doğru adımladı. Eskiden arkadan at kuyruğu yaptığı saçlarını şimdi hafif dalgalı bir fönle salıvermişti. Yüz hatları da eskisinden çok daha olgun duruyordu.
"Ben Motomiya. Nisan ayında altyapı yönetim dairesine atandım. Birlikte iyi çalışacağımızı umuyorum." Miori, benim kim olduğumu fark etmeden kartvizitini uzattı.
Kısa bir duraksamadan sonra, "Ben de Tsukida İnşaat'tan Haibara," dedim.
Kartvizitleri tokuşturduktan sonra Miori donakaldı, gözlerini benim kartıma dikmişti. Ardından başını kaldırıp bana ters ters baktı.
"Ha? Natsuki?"
"Selam, epey oldu görüşmeyeli."
Miori şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı.
Fazlasıyla güzel görünüyordu. Makyajdan olsa gerekti.
"Hmm? Siz ikiniz tanışıyor musunuz?" Maruyama-san merakla sordu. Çocukluk arkadaşı olduğumuzu hemen açıkladık. "Bak sen şu işe! Dünya gerçekten çok küçükmüş. Harika! Motomiya, bu kesinlikle kaderin bir cilvesi. Yeni pompa istasyonu projesinden sen sorumlusun. Zaten benim başımı kaşıyacak vaktim yok!"
"Ne?!" diye çığlık attı Miori.
Maruyama-san kahkahalar atarak masasına geri döndü.
Bu adam işini gerçekten çok savsaklıyordu! Kötü biri değildi gerçi ama işi başkasına yıkacaksa en azından kıza detayları anlatması gerekmez miydi? Yok artık, devir teslim işini de mi bana bırakıyordu yani? Olacak iş değildi (ki genelde böyle olurdu).
Miori sessizce bana öfkeyle baktı.
"İstediğin kadar ters ters bak. Ne yapmamı istiyorsun?"
"İş yükümün artması tamamen senin suçun." İçini çekti. "Karşıma böyle çıkacağın hiç aklıma gelmezdi."
"Demek devlet memuru oldun, ha?"
"Sen de bir inşaat firmasında mı çalışıyorsun? Çok yıpratıcı bir sektöre girmişsin."
"Ama parası iyi, biliyor musun?"
"Tahmin edebiliyorum."
En son ne zaman konuşmuştuk acaba? En az on yıl olmuştur diye düşündüm. Yine de şaşırtıcı bir şekilde, sanki dün ayrılmış gibi şakalaşabiliyorduk. "Anlatacak çok şey birikmiştir kesin ama benim şu çömeze yardıma gitmem lazım."
"Hmm, meşgul görünüyorsun," dedi.
"Evet, son zamanlarda mesai sınırlamaları iyice sıkılaştığı için zor durumda kaldım zaten."
Kısa bir sessizlik oldu. "Bu gece mesaiye kalacak mısın?"
"Henüz bilmiyorum. Çömezin ne kadar başının belada olduğuna bağlı."
"Erken çıkabilirsen, bu gece benimle biraz takıl."
Beni içmeye davet edeceğini hiç tahmin etmezdim. Benimle artık hiçbir şekilde bağ kurmak istemediğini sanıyordum. "Olur."
Ama reddetmek de içimden gelmiyordu. Ne de olsa Miori ile yeniden yollarımızın kesişmesine sevinmiştim.
Çömezin işini jet hızıyla bitirip Miori’nin söylediği meyhaneye gittim. Burası, içeriden neşeli seslerin yükseldiği, gösterişsiz ve samimi bir mekandı.
"Natsuki, buradayım." Miori çoktan masaya kurulmuştu. "Ne içersin?"
"Bira alayım," dedim.
"Bana da aynısından o zaman."
Çok geçmeden buz gibi biralarımız geldi ve bardakları tokuşturmak için kaldırdık.
"Bugün iyi çalıştık," dedim.
"Sana da kolay gelsin. Şerefe." Miori birasından büyük bir yudum aldı. Sadece derin bir fırt çeker sanmıştım ama bardağı tek dikişte bitirdi.
"Üniversite öğrencileri gibi içiyorsun," diye takıldım.
"Kes sesini! Şu an acayip sinirliyim zaten. Senin yüzünden başıma bir sürü iş kaldı." Alkolün etkisiyle hemen gevşeyen Miori, ardı ardına şikayetlerini sıralamaya başladı. "O adamın zaten hiç çalışmaya niyeti yok ki!"
Üçüncü bardağına geldiğinde Miori'nin yüzü kızarmış, kelimeleri ağzında gevelemeye başlamıştı.
"Yahu, senin de hiç bünyen yokmuş..."
"Ne alakası var be! Ben sarhoş falan değilim!"
Zaten her zaman bünyesi zayıf olanlar sarhoş olmadıklarını iddia ederdi.
"Hem zaten en başında, sen Natsuki..."
Geçmişte yaptığım şeylerden şikayet etmeye başladı. Sonrasında eski günlerden konuşmaya başladık. Lise hayatına havalı bir başlangıç yapma girişimimin nasıl fiyaskoyla sonuçlandığını anlattığımda bana kahkahalarla güldü.
Konuştukça, Miori'nin kızlar basketbol takımındakiler tarafından nasıl dışlandığını öğrendim. Bu yüzden pas atarken nasıl elinin ayağının birbirine dolandığını ve nihayetinde bu korkuyu asla aşamadığını anlattı. Ve... Shiratori ile kısa bir süre çıktıklarını öğrendim. Sonrasında Shiratori belalı tiplere bulaşmıştı ve ayrılmışlardı.
"Biliyor musun... Sanırım seni gerçekten sevmiştim," diye mırıldandı Miori. Yüzünün kızarıklığı geçmişti; üçüncü bardaktan sonra oolong çayına dönmüştü zaten.
"Öyle mi? Sanırım ben de seni sevmiştim."
İkimiz de kelimelerimizi o kadar temkinli seçmiştik ki bu halimize gülümsemeden edemedik.
Geçmişi değiştiremezdim ama gelecekle yüzleşebilirdim. Bu, pişmanlıklarımı yok etmeyecekti belki ama en azından yenilerinin eklenmesine engel olmak için bir şeyler yapabilirdim.
"Neden çıkmıyoruz? Şimdilik sadece bir deneme."
Miori’nin gözlerinin içine baktım. Ne kadar dikkatli bakarsam bakayım, gayet ciddi görünüyordu.
"Ve eğer otuz yaşımıza geldiğimizde hâlâ ayrılmamış olursak... evlenelim," diye teklif etti.
Başımı salladım. "Olur."
"Ç-Çok çabuk kabul ettin." Miori'nin gözleri şaşkınlıkla açıldı.
"Çünkü seni yeniden gördüğüm an anladım."
"Neyi?"
"Seni sevdiğimi," dedim dümdüz bir sesle.
Miori’nin yüzüne sıcak bir tebessüm yayıldı. "Ben de seni."
Yirmi sekiz yaşımda, hayatımda ilk kez bir sevgilim olmuştu. Bir daha asla göremeyeceğimi düşündüğüm o insan; ilk aşkım ve çocukluk arkadaşım şimdi yanımdaydı.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.