Okulun müzik festivali günü gelip çatmıştı; etkinlik spor salonlarından birinde yapılıyordu. Tüm öğrenciler orada toplanmış, önceden hazırlanan sıralara yerleşmişti.
Program bando ve hafif müzik kulübü gibi müzikle ilgili kulüplerin performanslarıyla başlayacak, ardından ikinci sınıflar koro yarışmasının açılışını yapacaktı. Bu arada, üçüncü sınıflar üniversite sınavlarına hazırlandıkları için yarışmaya katılmıyordu. Zamanlama açısından, mezuniyete az kaldığı için koro yarışması aynı zamanda üçüncü sınıflar için bir uğurlama töreni niteliğindeydi.
Bugüne hazırlık sürecinde bizim sınıf, yani bir iki oldukça sıkı çalışmıştı. Sadece müzik derslerinde değil, okul çıkışlarında da provalar yapmıştık. Tabii ki kulüp faaliyetleri olan pek çok arkadaş vardı, bu yüzden sadece gelebilenler katılmıştı. İsteğe bağlı olmasına rağmen, birçok öğrenci dün kendi kulüplerinden izin alıp provaya gelmişti.
Sanırım bu yarışma için en çok gaza gelen sınıf bizimkiydi. Başlarda erkeklerin çoğunun hiç hevesi yoktu. Kendime pay çıkarmak gibi olmasın ama tenor lideri olup onlara talimatlar vermemin bunda biraz payı olduğunu düşünüyorum. Fakat en büyük etken kesinlikle Nanaseydi. Zaman zaman titrek görünse de piyanoyu tüm varlığıyla çalıyordu. Onun bu halini görmek herkesi etkiledi sanırım. Bu yüzden tavırları yavaş yavaş değişti.
“Madem bu işe kalkıştık, kazanmak istiyorum.”
“Birinciye altın madalya veriliyormuş, değil mi? İkinciye gümüş, üçüncüye de bronz.”
“Sadece bu kadar mı? O kadar kıçımızı yırtıyoruz, elle tutulur bir ödül bile kazanmayacak mıyız? İnsanın hevesi kaçıyor.”
Sabah saatlerinde spor salonunda durum böyleydi. Festivalin başlamasına daha biraz vakit vardı. Sınıf arkadaşlarımın etrafımdaki fısıldaşmalarını duyabiliyordum. Havada huzursuz bir heyecan vardı.
Böyle etkinliklerin yarattığı o tatlı telaş aslında işin eğlencesidir. Yine de yalan söyleyemeyeceğim, benim keyif çatacak halim yoktu. Her şeyden çok gergindim. Umarım kazasız belasız atlatırız.
“Natsu, rengin solmuş sanki,” dedi Uta.
“Karın ağrısı başladı bende,” diye mırıldandım.
“Şimdiden mi?! Daha sahneye çıkmamıza çok var, biliyorsun değil mi?”
Etkinliğin ne kadar akıcı ilerleyeceğine bağlıydı ama büyük ihtimalle öğleden sonra sıra bize gelecekti. Bütün gün bu heyecanla durursam vücudum dayanmazdı. Bunu biliyordum ama...
“B-Benim de karnım ağrıyor,” diye inledi Hikari halsizce.
“H-Hikarin! Sen de mi?!”
Bizim bu halimize kıyasla Nanase, gözlerini dikmiş boş boş sahneye bakıyordu.
“Ah, başlıyor galiba.”
Bir öğretmen sahneye çıktı ve salonu dolduran gürültü tamamen kesilip yerini derin bir sessizliğe bırakana dek dindi. Öğretmen mikrofondan, “Evet, sevgili öğrenciler. Yetmiş altıncı Ryomei Lisesi Müzik Festivali başlamak üzeredir,” diye anons etti.
Yaklaşık bir saatin ardından on beş dakikalık bir ara verildi. Bando ve hafif müzik kulübünün performansları henüz bitmişti. Hafif müzik kulübünü sadece simaen tanıdığım ikinci sınıflardan oluşan bir grup temsil etmişti ama oldukça yeteneklilerdi ve salonu coşturmayı başarmışlardı. En azından benden iki kat daha iyi oldukları kesindi. Gerçi tüm kulübü temsil ettiklerine göre bu çok doğaldı.
“Sürekli oturmaktan omuzlarım tutuldu,” dedi Reita omuzlarını esneterek.
“Aynen. Benim de uykum geldi.” Tatsuya esnedi. “Natsuki, karın ağrısı geçti mi biraz?”
“Geçti. Az önce lavaboya gittim, şimdi daha iyiyim.”
Laf lafı açarken koridorda ilerliyor, sebilde susuzluğumuzu gideriyorduk. Tüm okul spor salonunda toplandığı için teneffüste yakındaki bütün koridorlar hıncahınç doluydu. Bu kargaşanın ortasında birinin sırtıma dokunduğunu hissettim.
“Natsuki-kun.”
Arkamı döndüğümde Hikariyi gördüm. Endişeli bir hali vardı.
“Seninle biraz konuşabilir miyiz?” Beni, Nanasenin pencereden dışarıyı seyrettiği boş bir sınıfa götürdü.
“Haibara-kun’u da çağırmışsın,” dedi Nanase durumu fark ederek.
“Önce bir durum kontrolü yapalım istedim.” Hikari, gözlerini Nanaseninkilere dikti ve devam etti. “Yuino-chan, bugün tüm okulun önünde çalacaksın. İzleyici sayısı şimdiye kadar çaldıklarımızla kıyaslanamaz bile. Belki de katıldığın piyano yarışmalarından ya da daha önce sahne aldığın okul dinletilerinden bile daha kalabalık bir kitle olacak. Sormak için belki biraz geç ama... Gerçekten iyi misin? Kendinde bir değişiklik hissediyor musun?”
“Evet, gayet iyiyim. Sağlık durumuna bakılırsa ikiniz benden çok daha kötü durumdasınız sanki.” Nanase kıkırdadı.
“K-Kes sesini. Heyecanlıyım işte!”
“Bunun kimin suçu olduğunu sanıyorsun acaba?” diye söylendim.
“Özür dilerim,” dedi Nanase gülümseyerek. “Şey, çocuklar...” Bugün oldukça neşeli ve hayat doluydu. Son zamanlarda yüzünden eksik olmayan o huzursuz ve kaybolmuş ifadeden eser kalmamıştı. “Beni biraz dinler misiniz?” diye sordu.
On beş dakikalık kısa aranın bitmesine az kalmıştı. Hemen yola koyulmazsak zamanında yetişemezdik. Koridordaki gürültü şimdiden azalmaya başlamıştı.
Yine de Nanaseyi dinlemeyi seçtik. “Başlarda, duygularımı şarkılarıma aktarmak çok eğlenceliydi. Piyano çalmak için özel bir sebebe ihtiyacım yoktu. Sadece kendimi ifade etmekten keyif alıyordum. Annem beni övdüğünde çok mutlu olurdum ve o küçük mutluluklar beni çalışmaya devam etmek için kamçılardı.”
Nanase sanki çok eski günleri yad eder gibi konuşuyordu.
“Annemin yönlendirmesiyle dinletilere ve yarışmalara katıldım. Dürüst olmak gerekirse, o gergin ortamda çalmaktansa evde kendi kafama göre çalmaktan çok daha fazla keyif alıyordum.”
Bakışlarını Hikariye çevirdi.
“Bunu ne kadar çok deneyimlersem deneyimleyeyim, yarışma fikrini bir türlü sevemedim. Ama senin sayende bu durum birden değişti ve güzel bir anıya dönüştü, Hikari. Bir keresinde piyano dinletime gelip beni övdüğün o gün gerçekleşti bu.”
“Ha? Gerçekten mi?” Hikari kafasını yana eğdi.
“Çok uzun zaman önceydi, hatırlamaman çok normal.” Nanase burukça gülümsedi. “‘Harikaydı!’ diye heyecanlanmıştın. ‘Çok etkilendim, seni tekrar çalarken duymak istiyorum,’ demiştin. O sözleri senden yeniden duyabilmek için o büyük sahnede tekrar çalmanın o kadar da kötü olmayacağını düşünmüştüm.”
“Yuino-chan... Bunu bana daha önce hiç söylememiştin.”
“Söylemedim tabii. İlk kez şimdi itiraf ediyorum.” Nanase, şaşkınlığını gizlemek ister gibi uzun saçlarıyla oynamaya başladı. “Çünkü... Utanç verici.”
Hikari ona sevgiyle gülümsedi.
“O gün yüzünden... Büyük bir piyano yarışmasında çalamayıp batırdığım o gün yüzünden, piyano çalmak benim için kötü bir anı haline geldi. Ben de bunu düşünmemeye çalıştım... Ama geçenlerde bu durumumu aşabilmek için geçmişe dönüp baktım. Ve o an bir şeyi fark ettim. Dinleyicileri hayal kırıklığına uğratmaktan korkmuyordum... Yani, aslında bundan da korkuyordum.” Nanasenin sesi, o anları hatırlarken titredi. “Ama beni en çok korkutan şey, annemin özür dilediğini görmekti.”
Nanasenin artık geçmişiyle yüzleştiğinden emindim. Hatırlamak istemediği, arkasını döndüğü o anılarla hesaplaşıyordu.
“Kime özür dilediğini bilmiyorum; belki de müzik sektörünün önemli isimleriydi. Annem bana bunu kafaya takmamamı söyledi ama onun özür dilediğini görmek beni çok korkuttu. Eğer başarısız olursam ona yük olacağımı, iş açacağımı düşündüm. Daha önce bunu hiç akıl edememiştim.”
Nanase kendi çabasıyla bu cevaba ulaşmıştı.
“Onu mutlu etmek istiyordum ama eğer bunun yerine ona yük olacaksam, o zaman hiç çalmamak daha iyi değil miydi?”
Nanase bilinçaltında bir zamanlar buna inanmıştı. Bu endişeler, sahnede fiziksel belirtiler olarak ortaya çıkana kadar onun sahneye adım atmaktan korkmasına yol açmıştı.
“Haibara-kun’un elini tutmak bana kendimi güvende hissettirdi çünkü ona yük olsam bile bunun onun için sorun olmayacağını biliyordum. Çünkü... Arkadaş olduğumuzu söylemişti.”
“Yani, evet, öyleyiz,” dedim.
“Ve Hikari ile bunun işe yaramama sebebi ise...”
İster istemez yutkundum. Bu konuya değineceğini tahmin etmemiştim. Bu soru uzun zamandır kafamı kurcalıyordu. Neden Hikari olmuyordu? Kurcalamaya çekinmiştim. Belki de benim kuruntumdu ama Nanaseye baktığımda, vereceği cevabın Hikari ile olan ilişkisini etkilemesinden korkuyordum.
Ancak Nanasenin cevabı tahminimden çok farklıydı. “Çünkü eğer sana sığınsaydım Hikari, güzel bir performans sergilememin hiçbir anlamı kalmazdı.”
“Anlamı kalmaz mıydı?” diye sordu Hikari şaşkınlıkla.
“Çünkü ben piyanoyu senin için çalmak istiyorum.”
Hikari şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı.
“Ve piyanoyu kendisi için çalmak istediğim birine sığınamam.”
“H-Haa?!” Hikari, Nanasenin sözlerinin arkasındaki anlamı nihayet kavradığında yüzü kıpkırmızı kesilerek çığlık attı.
“Haibara-kun’un grubuna özendiğimi söylediğimi hatırlıyor musun? Piyanoya yeniden başlamak istememin sebebinin bu olduğunu düşünmüştüm... Tabii ki bunda doğruluk payı vardı ama başka bir sebep daha vardı.” Ardından, hiç beklenmedik bir şey söyledi. “Hırslanmıştım.”
Bu o kadar aniden gelmişti ki ne demek istediğini anlayamadım.
“Neye hırslandın ki?” diye sordu Hikari.
“Benim dışımda birinin performansının senin kalbine dokunabilmiş olmasına.”
“Efendim?” dedi Hikari.
İşin garibi, bu cevap Hikarinin bana Nanase hakkında anlattıklarına çok benziyordu.
“O konser günü Hikari yanımda ağladı. Sonra da grubunun ne kadar harika olduğunu övüp durdu; oysa geçmişte bu ayrıcalık sadece bana aitti.”
“Bekle, Yuino-chan... Ağladığım bir sır olarak kalmalıydı!” Hikari panikle onu durdurmaya çalıştı ama Nanase hiç oralı olmayarak devam etti.
Sonra Nanase, üzerindeki tüm o ağırlıklardan arınmış gözlerini bana çevirdi. Beni işaret ederek, “Uzun lafın kısası, sen benim rakibimsin,” dedi.
“Nanase... Yani senin standartlarına göre rakip, sığındığın kişiye mi deniyor?” diye sordum.
“K-Kes sesini! Bir şey olmaz. Ne de olsa karşımda sen varsın.”
Pek de ikna edici bir savunma sayılmazdı... Omuz silktim. “Görünen o ki kendi başına gayet iyi idare edeceksin.”
“Biri bana haddimi bildirdi de,” dedi Nanase. “Ben de duygularımı yeniden gözden geçirdim.”
Kim? Bunu düşünür düşünmez aklıma malum yüz geldi. Dışarıdan nasıl görünürse görünsün, başkalarına yardım etmeyi severdi. Muhtemelen Nanaseye el uzatmıştı.
“Şey, şey... Y-Yuino-chan?”
Nanase, Hikari-chan’ı iyice kendine çekmişti, şimdi gözlerini dikmiş birbirlerine bakıyorlardı. Hikari-chan, yanakları kıpkırmızı, arada bir bana doğru bakışlar fırlatıyordu.
Neredeyse burun buruna geldiklerinde Nanase, “Hikari, artık yeniden çalabileceğimi sana söylemek istedim,” dedi.
Şu an dışlanıyor muydum yani?
“O çok sevdiğin piyano resitalini... Onu sana yeniden en harika sahnede göstermek istiyorum.”
Hikari-chan, “E-Evet... Lütfen...” diye fısıldadı. Kafasını hızla yukarı aşağı sallarken mutluluktan havalara uçuyor gibiydi.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.