Kulübeye dönüp yemek hazırlıklarına başladığımızda gece çoktan çökmüştü. Geniş terasın ortasında sandalyeler ve tam barbekü yapmaya uygun ızgaralı bir masa duruyordu. Telin üzerine birkaç dilim et atmıştık bile.
Cızırdayan etlerin sesi Tatsuya’nın sabrını taşırmıştı. “Pişmedi mi daha? ...Şimdi pişti mi?”
Gece konaklamalı gezilerin şanındandı barbekü yapmak. Biz de ev sahibinden bir takım ödünç almıştık. Doğrusunu söylemek gerekirse, ilanları gezerken sırf terasta barbekü imkânı var diye burayı gözüme kestirmiştim.
“Tamamdır! Et pişirme işi bende!” diye bağırdı Tatsuya.
Uta neşeyle duyurdu: “Pilav hazır! Başlangıçta herkese birer kâse veriyorum!”
“Pekala, kâğıt bardaklarla tabakları ben dağıtayım,” dedi Hoshimiya. “Ayrıca birkaç çeşit yakiniku sosumuz da var.”
Kalınacak bir sürü yer seçeneğim vardı ama herkesin böyle koşturduğunu görünce doğru kararı verdiğimi anladım. Güneş batmış, dışarısı iyice kararmıştı; cırcır böceklerinin sesi duyuluyordu. Tek ışık kaynağımız kulübenin içinden sızan aydınlıktı. Terasta içeriye uzak duranların yüzü gölgede kalıyor, detayları seçilmiyordu.
Kırsalda olduğumuz için etraf zifiri karanlıktı. Miori ile yaşadığımız yere benziyordu aslında ama Uta ve diğerleri şehre yakın oturdukları için bu durum onlar için yeni bir deneyim olmalıydı.
Serika terasın girişine oturmuş, yanında getirdiği hoparlörden müzik açmıştı. Çalan ilk şarkı One Ok Rock’tan “Kimishidai Ressha”ydı. Uta ile Tatsuya bir yandan etleri ızgaraya dizerken bir yandan neşeyle şarkıya eşlik ediyorlardı. Şehirde olsaydık komşular kapıya dayanırdı ama binalar birbirinden hayli uzak olduğu için avaz avaz bağırmalarında sakınca yoktu. Hey, ağzındaki etleri sıçratma!
Terasın arka tarafındaki ahşap çitlere yaslanmış dururken Hoshimiya ansızın yanımda bitti. “Yemeğin bitti mi?” diye sordu.
“Doydum bile. Sen yedin mi?”
“Ben de. Çok kaçırdım galiba.” Hafifçe gülümseyip elini karnına götürdü.
Barbekü gibisi yoktu gerçekten. Yediğim etler, sebzeler ve pilavla midem bayram etmişti.
Diğer altısı hâlâ gürültü patırtı içinde et pişirmeye devam ediyordu. Bu gece sadece gazoz içmiştik ama herkes o kadar neşeliydi ki sanki sarhoş gibilerdi; Reita bile kahkahalar atıyordu. Serika’nın yüzü pek değişmese de coşkusu hareketlerine yansıyor, bu da ortaya ilginç bir tezat çıkarıyordu. Miori ile Uta ne konuşuyordu da bu kadar komikti bilmem ama ikisinden biri her ağzını açtığında kahkaha tufanı kopuyordu. Nanase ne zaman bir et pişirse ızgaranın kenarına koyuyor, Tatsuya da anında mideye indiriyordu. Daha ne kadar yiyecekti bu çocuk?
Hoshimiya ile önümüzde süzülen bu manzarayı izledik. Derken, sağ avcumda sıcak bir ten hissettim. Ne olduğuna bakmama gerek yoktu, bir eldi bu. Parmakları karanlıkta avcumun şeklini kavramak istercesine elime kenetlendi.
Ona baktım. Gözlerini bana çevirmedi, bakışlarını diğerlerinden ayırmıyordu. Terasın en loş köşesinde oturuyorduk. Kulübeye yakın oldukları için biz onları net görebiliyorduk ama dışarıdan bakıldığında muhtemelen sadece siluetlerimiz seçiliyordu. İyice yaklaşmadıkları sürece el ele tutuştuğumuzu anlamaları imkânsızdı.
Aklımdan geçen ilk şey “Şimdi ne yapmalıyım?” oldu. Şanslı hissetmek, sevinmek ve diğer güzel duygular sonradan geldi. Neden bu sırayla? Sebebini biliyordum aslında; çünkü hâlâ kafam karışıktı.
Sonsuza dek böyle kalmak istiyordum. Elleri o kadar küçük ve narin görünüyordu ki her an kırılacakmış gibi bir hisse kapılıyordum. İşte bu yüzden onu korumak istiyordum. Her zaman Hoshimiya’nın yanında olmak, el ele tutuşup yürümek istiyordum. Fakat aynı anda içimde birbirini yiyen karmaşık duygular fırtınası kopuyordu.
“Bunu yapmamalıyım. Çok kurnazım, değil mi?” diye fısıldadı. Sesinde hem bir soru hem de kendine yönelik bir hesaplaşma vardı. Elleri ellerimden kayıp gitti.
Sözlerini zihnimde tartmaya çalışırken bize doğru yaklaşan ayak sesleri duydum.
“Ne yapıyorsunuz bakayım burada?” dedi Uta beklenmedik derecede sakin bir sesle. Başımı kaldırdığımda bize sevecen bir ifadeyle baktığını gördüm. Ne diyeceğimi bilemedim ama o tekrar söze girdi. “Barbekü bitti. Tatsu artık kımıldayamıyor.”
“Hadi ya... Bayağı yedi ama,” dedim. Tatsuya sandalyesinde jöle gibi yayılmış, karnını sıvazlıyordu. “A içeri geçsek iyi olacak o zaman. Dışarısı esiyor ama klimasız da durulmuyor.”
“Evet... Haklısın,” diyerek onayladı Hoshimiya.
Uta bizi görmüş müydü acaba? Pek buraya bakıyor gibi durmuyordu oysa.
“Heeey!” diye seslendi Serika bize doğru yürürken.
“Ne oldu?”
Kucağındaki büyük plastik poşeti çıkardı. İçinde çeşit çeşit el havai fişeği vardı. “Demin markete gittiğimizde çaktırmadan aldım. Yapalım mı?”
N-Ne zaman aldı ki bunu? Ben de kucağındaki poşeti niye bu kadar dolu diyordum!
“Ha? Havai fişek mi?! Her zamanki gibi harikasın Seri! Ağzının tadını biliyorsun!” Uta’nın coşkusu tavan yapmıştı.
El havai fişekleri ha? Tam gençlik işi, tuttum bunu. Yani... ben niye düşünemedim ki bunu sanki? Ah, sinir bozucu! Gençlik enerjim hâlâ çok düşük...
Her ihtimale karşı önce ev sahibini arayıp izin istedik, o da otoparkta patlatabileceğimiz söyledi. Arabayla gelmediğimiz için alan oldukça boştu.
“Vay canına, dışarısı zifiri karanlıkmış,” dedim.
Kulübenin kapısından çıktığımızda göz gözü görmüyordu. Tek ışık kaynağı pencereden sızandı. İlk katın ışıkları bulunduğumuz yere anca ulaşıyordu. Tatsuya hâlâ terasta acı içinde yatıyordu. Hâlâ mı kımıldayamıyorsun? Nanase de bıkkın bir ifadeyle başında dikilmiş onu gözlemliyordu. Reita ile Miori ise salondaki koltukta laklak ediyordu.
“Gelmeyecekler mi?” diye sordum.
“Yok. Buradan izlemek daha zevkli dediler,” diye yanıtladı Serika.
Sadece dördümüz müyüz yani? Zaten topu topu kaç tane havai fişek vardı ki. “Ama cidden çok karanlık değil mi ya?”
“Havai fişek patlatıyoruz sonuçta, ne kadar karanlık olursa o kadar iyi görünür,” dedi Serika.
Uta, el feneri niyetine telefonunun ışığını kullanarak kovaya söndürme suyu doldurmakla meşguldü. Güzel akıl. Benim niye aklıma gelmedi ki?
Bir elinde gazlı çakmak, diğerinde havai fişek tutan Serika gizemli bir tavırla mırıldandı: “Ateş büyüsü... aktif.”
İnce uzun çubuğun ucundan kıvılcımlar saçılmaya başladı. Tipik bir susuki fişeğiydi. Çubuğu havada döndürmeye başladı. Güzel görünüyordu ama bir o kadar da tehlikeliydi!
“Natsu! Buraya bak!” Uta iki elinde de birer çubuk tutuyordu. “Çift kılıç stili!” diye bağırdı neşeyle.
“Doğru mu yapıyorum acaba?” dedi Hoshimiya, topaç fişeği tutuştururken. “Ha... A-A-Aaa?!” Fişek yerde rüzgâr gülü gibi dönmeye başlayınca çığlığı basıp omuzlarıma yapıştı.
“O kadar şaşıracak ne vardı?”
“Ş-Şey... Tahmin ettiğimden çok daha fazla hareket etti.” Nefes nefese kalıp hızla geriledi. Demin elimi kendiliğinden tutan kız gitmiş, yerine benden köşe bucak kaçan biri gelmişti sanki.
Bu ne demekti şimdi? Resmi tam göremiyordum ama sanki biraz anlar gibiydim. Yine de hislerimde yanılıyorsam, boşu boşuna gelin güvey oluyorum demekti... Ama bir düşününce, Hoshimiya hoşlanmadığı bir erkeğin elini durduk yere tutmazdı herhalde.
CZZZZT! Yerde deli gibi dönüp kıvılcım saçan fişek sonunda cızırdayarak söndü.
“Daha çok var,” dedi Serika.
Aldığı pakette roket dahil her türlü fişek vardı; gökyüzüne fırlayıp karanlığı yarması müthiş görünüyordu. Nihayetinde hepsini teker teker deneyip eğlendik, gösterinin sonuna yaklaşmıştık.
“Natsu, gelsene.” Uta elindeki tel fişeğiyle çömelmiş, bana gel işareti yapıyordu.
Yanına çömeldiğimde elindeki fişeği ateşledi. Mütevazı kıvılcımlar çıtırdayarak dökülmeye başladı. Karanlıkta Uta’nın yüzünü seçemiyordum bile; turuncu ışığın keyfine göre bir görünüp bir kayboluyordu.
En sonunda kıvılcımlar dindi, geriye sadece hafifçe tüten kor bir topçuk kaldı.
“Natsu, doğum günün yaklaşıyor, değil mi?”
Küçük ateş topu toprağa düştü.
“Hatırlamana şaşırdım.”
“Tabii ki hatırlayacağım! Hoşlandığım çocuğun doğum günü sonuçta, bilmiyor musun?”
Bu kadar açık sözlü olmasına şaşırarak ona baktım. Kapkaranlık gecede sadece belirsiz bir siluet seçebiliyordum ama bakışlarının sönmüş fişekte takılı kaldığını hissedebiliyordum.
“Natsu, doğum gününde ne istersin?”
“Ha? Bilmem ki. Şu an aklıma bir şey gelmedi.” Ne versen mutlu olurdum zaten.
“İyi o zaman, ben kendim düşünürüm. Seni çoook mutlu edecek bir şey hazırlayacağım!”
“Beklentimi bu kadar yükseltmek istediğine emin misin?” diye takıldım.
Uta, sanki kendi sözlerini tartıyormuş gibi ağır ağır konuştu. “Sana o kadar güzel bir şey seçeceğim ki, günlerce sadece seni düşüneceğim.”
“Çok şanslı adamım.”
“Öylesin. Yeni mi fark ettin?” Hafifçe kıkırdayıp bir tel fişek daha çıkardı. “Bu sonuncusu.”
Ateşlediği anda ortalık bir kez daha çıtırdayan ışıklarla şenlendi. Uta’nın yanında çömelmeye devam ettim, gözlerimi fişekten ayırmadım. Son kor topçuğu da yere düşene kadar ikimiz de tek kelime etmedik.
“Ve bitti,” dedi Uta, isteksizce.
Havai fişekler neden bu kadar kısa sürerdi ki? Oysa ne kadar da güzel parıldıyorlardı...
“Herkes toparlanmaya başladı! Biz de yardım edelim!”
Duygusallığa kapılan benim aksime, Uta yüzünde parlak bir gülümsemeyle ayağa kalktı; etrafı toplamak için Serika ile Hoshimiya’nın yanına koştu.
Havai fişek zamanı sona ermişti.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.