Okul çıkışı Nanase ile birlikte iş yerimiz Cafe Mares'e gittik. Yolda pek konuşmadık ama neyse ki onunla yalnızken sessizlik bana garip gelmiyordu. İş sırasında da pek sohbet etmediğimiz için sanırım buna alışmıştım.
Vardiyamız başladığında tamamen işe odaklanmıştım ve başka hiçbir şeyi düşünecek vaktim olmuyordu.
Sonunda "Oh be... Yorgunluktan bitmiştim," diye mırıldandım. İki saat nasıl geçtiğini anlamadan uçup gitmişti. Havluyla terimi silip soluklandım. Güneş batmış, rüzgar artık çok soğuk geliyordu, bu yüzden pencereyi kapattım.
"Haibara-kun, al," dedi Nanase ve bana bir tepsi uzattı.
"Peki, patron." Tepsiyi ondan alıp yıkamaya başladım. Saat akşam sekizdi ve müşteri akını azalmış, tek tük gelmeye başlamıştı. Nanase ise mola verirken su içiyordu.
Kalan tek müşteri kahvesini yudumlarken bir roman okuyordu. Ben bulaşıkları bitirince akşamın geri kalanında muhtemelen pek işimiz kalmayacaktı.
"Haibara-kun, keyfin yerinde gibi," dedi Nanase.
Başımı salladım. Bu kadar belli mi oluyordu? Keyfim yerindeydi! Cafe Mares'te en sevdiğim zaman, müşteri sayısının az olduğu şu anlardı. Zamanın keyifli bir yavaşlıkta aktığını hissettiriyordu ve dükkanın caz müziğini tam da bu ayarda, doğru ses seviyesinde dinlemek harikaydı. Rahatlatıcı, yumuşak fon müziğinin tadını çıkardım. Nanase, patronumuzun bir caz hayranı olduğunu söylemişti.
Nanase, "Waltz For Debby," diye mırıldandı.
"Ha?" Başımı yana eğdim.
"Ünlü bir caz piyano parçası," diye yanıtladı, tavanın yakınındaki hoparlörleri işaret ederken.
Ah, şu an çalan şarkıymış. "Caz hakkında çok şey biliyor musun?" diye sordum.
"Patron kadar değil. Benim uzmanlık alanım klasik müzik."
Ah doğru, Nanase piyano eğitimi alıyordu. Altımızın birlikte kulüp fuarında dolaşırken bundan bahsettiğini hatırladım. "Piyano çalmaya ne zaman başladın?"
"Üç yaşındayken başladım. Kendimi bildim bileli çalıyorum. Annemle babam ikisi de müziği sever ve sektörde çalışırlar. Evimizde kocaman bir kuyruklu piyano bile var," dedi Nanase. İfadesi her zamankinden daha nazik görünüyordu.
"Bir ara çalarken dinlemek isterim," dedim.
Kıkırdadı. "Özellikle yetenekli sayılmam," dedi Nanase alçakgönüllülükle ama özgüvenle dolup taşıyor gibiydi.
Muhtemelen aşırı yeteneklidir diye düşündüm. Nanase zaten her şeyi yapabiliyordu, bir de üç yaşından beri müzik dersleri mi alıyordu? Ve bu kadar uzun süre devam etmişti? Kötü olması imkansızdı!
"Haibara-kun, müzik sever misin?" diye sordu.
"Elbette. Ama sadece rock dinlerim." Hikayeler ve müzik, gençliğimin o gri, kasvetli günlerinde bana destek olan iki şeydi.
Hikayeler okumak beni gerçekliğin umutsuzluğundan kurtarmıştı; müzik ise yalnız kaldığımda empati ve teselli sağlamıştı. İkisi de olmasaydı, var olmaktan zevk almazdım. Gençliğime pişman olmak yerine, tüm hayatıma pişman olarak ölürdüm.
"Rock, öyle mi? ...Doğru ya, karaokede bir sürü rock şarkısı söylemiştin."
Nanase'nin sözleri beni anılar denizine sürükledi. Ara sınavlarımızdan sonra olanları düşündüm. Hep birlikte karaokeye gitmiş, Uta ile ben de birçok farklı gruptan rock şarkıları söylemiştik.
"Evet, Uta durmadan şarkı girmişti," dedim. Müzik zevkimizin ne kadar benzer olduğuna şaşırmıştım. İkimiz de bir başka rock severle tanıştığımız için o kadar heyecanlanmıştık ki kendimizi kaptırmış, aşırı coşkulu olmuştuk.
"İkinizin de çok ortak noktası var," dedi Nanase.
Şimdi sakin kafayla düşününce, Uta ile benim karaokede âşıklar gibi göründüğümüze şaşırmazdım. Ah be, ne kadar utanç verici! Ama bunu şimdi fark etmek için çok geçti.
Nanase kıkırdadı. "Uta o zamanlar çok tatlıydı. Sana bakarken gözleri parlıyordu." Dirseklerini tezgaha dayadı.
"Doğru değil," diye inkar ettim.
"Öyle mi? Artık farkında olmalısın?" Saldırısını sürdürdü.
Belki birlikte çalıştığımız için aramızdaki samimiyet artmıştı ya da geçmişte sınıfın en kasvetli kişisi olduğum zayıf noktamı biliyordu ama Nanase son zamanlarda tüm kozlarını oynuyordu. Bana acımasızca takılıyordu.
"Aaaah! Sus artık!" Ne diyeceğimi bilemediğim için konuyu değiştirmeye çalıştım.
Nanase, açmış bir çiçek gibi gülümsedi. Bu, her zamanki sakin karakteriyle tezat oluşturan çocuksu bir gülümsemeydi. O tezat! Kahretsin, bu yıkıcı bir etki! Sadece sevimli olduğun için seni affedeceğimi mi sanıyorsun?! Ama bu kıza gerçekten hayranım.
Tam bir idol otaku'su olma eşiğindeyken kapı çaldı. Nanase ile ben hemen sohbeti kestik ve iş moduna geri döndük.
"Hoş gel—" Otomatik selamlamam yarıda kesildi. Dükkana az önce üniformalı bir lise öğrencisi girmişti. Onu çok iyi tanıyordum.
"Heyyy! Uğradım sadece!" dedi neşeyle.
Gelen, ilkokuldan beri bir şekilde benimle aynı okula giden çocukluk arkadaşım Motomiya Miori'ydi. "İş yerinde beni ziyaret eden kız arkadaşım gibi konuşma!" diye düşündüm. Ancak Miori, sözlerimi çarpıtıp ömür boyu başıma kakan türden biri olduğu için hiçbir şey söylemekten kaçındım.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.