Öğle aralarında altımızdan herhangi birini, gününe göre okulun bambaşka bir köşesinde bulabilirdiniz.
Tatsuya ve Reita yemekhanede yemeyi seviyorlardı, son zamanlarda ben de onlara takılmaya başlamıştım. Annem ara sıra bento hazırlasa da bu tamamen keyfine bağlıydı. Kantinden bir şeyler alıp sınıfta kızlarla birlikte de yiyebilirdim ama koca kız grubunun içindeki tek erkek olmak epey tuhaf kaçardı. Bu yüzden erkeklerle yemekhanede takılmak kesinlikle bana daha uygundu.
Gelgelelim bugün nadir anlardan biri yaşanıyordu; kızlar da yemekhanede bize katılmıştı ve altımız birden aynı masadaydık.
Hoshimiya neşeyle, “Bir kereliğine de olsa yemekhanede yemenin eğlenceli olacağını düşündüm,” diyerek durumu açıkladı.
Nanase de ona katıldı. “Hikari önerince ben de bugün bento hazırlamadım.”
“Ha? Nanase, sen her gün kendi bentonu kendin mi hazırlıyorsun?” diye sordum şaşkınlıkla.
Başını salladı. “Evet, pek matah bir şey değil ama. Sadece dondurulmuş gıdaları ısıtıp gelişigüzel kutuya dolduruyorum işte.”
Uta araya girerek, “Öyle diyorsun Yui-Yui ama beslenme çantan her zaman çok havalı görünüyor,” dedi.
Nanase gülümseyerek, “Şey, belki biraz süslüyor olabilirim,” diye itiraf etti.
Hoshimiya, “Bana genelde annem hazırlar ama arada bir yemekhanede yemek de fena fikir değilmiş,” dedi.
“Hem her gün bento yemek çok sıkıcı!” dedi Uta pat diye. “Tabii hazırladığı için anneme minnettarım o ayrı!”
Hoshimiya sesli söylemese de Uta’nın bu fikrine katılıyor gibiydi. Duygularını dışa vurma konusunda o kadar şeffaftı ki ne düşündüğünü okumak çocuk oyuncağıydı. Ama onu sevimli kılan da buydu zaten, o yüzden şikayetçi değildim.
Uta bize dönüp, “Siz genelde ne yiyorsunuz?” diye sordu.
“Hmm, genelde ucuz olduğu için günün menüsünü alıyorum,” dedim.
“İyi de günün menüsü kuş kadar,” diye lafa atladı Tatsuya. “Şöyle büyük porsiyon seçeneği olsa güzel olurdu.” Tabii, onun gibi her gün deli gibi kalori yakan bir sporcunun benim yediğim miktarla doyması imkansızdı. O her zaman kocaman bir kase donburi gömüyordu.
Reita kendi önerisini onaylarcasına başını sallayarak, “Ben yakitori don tavsiye ederim. Kulağa çok heyecan verici gelmiyor belki ama tadı harikadır,” dedi.
Seni anlıyorum, diye geçirdim içimden. Tıpkı shoyu ramen gibi; riskten uzak ve her zaman lezzetli bir seçim.
“Ben katsu körili alacağım!” diye ilan etti Uta ve yemek fişi makinesine doğru koştu. Bunun üzerine hepimiz kendi yemeklerimizi almak için dağıldık ve sonra tekrar masada toplandık.
Hepimiz oturduğumuzda Nanase, “Şey... Bu porsiyon beklediğimden çok daha büyükmüş,” dedi. Zencefilli domuz eti menüsü sipariş etmişti ve porsiyonu gerçekten de hatırı sayılır derecede boldu.
Hoshimiya, “Yuino-chan, sen zaten hiçbir şey yemiyorsun ki!” dedi.
“Bana bakma sen. Seninle kıyaslanınca öyle iştahsız falan sayılmam,” diye karşılık verdi Nanase.
Uta ikisinin arasına girdi. “Kesin şunu! Sizin yanınızdayken kendimi çok fazla yiyormuş gibi hissediyorum!”
Tatsuya, Uta’nın katsu körisini işaret ederek, “Onlarla bir alakası yok, sen düpedüz obursun,” dedi.
Haklıydı, normal bir katsu körili bile oldukça doyurucuyken Uta’nın iştahı karşısında devede kulak kalıyordu. O kadar yemeğin o küçücük bedende nereye gittiği tam bir gizemdi.
Tatsuya, “Bizim yemekhane porsiyonları muhtemelen erkekleri düşünerek ayarlıyor, o yüzden normal menüler bile epey büyük geliyor,” diye yorum yaptı.
Doğru bir noktaya parmak basmıştı. Okul mevcudunun yüzde sekseni erkek olduğu için durum normaldi. Tabii bu sonuçtan şikayetçi de değildim.
Uta ters ters, “Bunu senden duymak istemezdim Tatsu!” dedi.
Tatsuya kendini savunarak, “Ben çok yediğimi inkar etmiyorum ki,” dedi. “Ama benim gibi kalıplı bir adamın doyabilmesi için böyle koca bir öğün yemesi şart.”
Uta hiddetle, “Yani ben küçük olduğum için çok yememe gerek olmadığını mı ima ediyorsun?!” diye bağırdı.
Tatsuya onunla dalga geçerek, “Valla tam üstüne bastın! Bu kadar çabuk anlamana şaşırdım doğrusu,” dedi.
Kız öfkeyle kükredi: “Ne demek istiyorsun sen?!”
Kendi yemeğimi yerken her zamanki didişmelerini izliyordum ki aniden omzumda bir dokunuş hissettim. Nanase suçlu bir ifadeyle bana bakıyordu. Çekingen bir tavırla söze başladı. “Şey... Acaba bunu yer misin? Tabii istersen.” Gözleri yanındaki ıspanak haşlamasına kaymıştı.
“Sevmiyor musun?” diye sordum.
Başını salladı; bu hali biraz sevimli gelmişti gözüme. “Evet. Çöpe atmaya da gönlüm elvermiyor,” dedi mahcup bir edayla.
Genişçe sırıtarak, “Tabii, seve seve yerim. Ama senin gibi birinin yemek seçmesine şaşırdım doğrusu,” dedim.
Dudak büküp homurdandı: “Beni tam olarak ne sanıyorsun acaba?”
Okul kütüphanesi spor salonuna ve kulüp odalarına sınıflardan daha yakın olduğu için oraya pek öğrenci uğramazdı. Ne zaman gitsem sadece bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar insan olurdu. Ama kütüphaneyi sevme sebebim de tam olarak buydu. Gürültülü kütüphanelerden nefret ederim. Neyse, konuyu dağıtmayayım. Kütüphanemiz geniştir, bir sürü kitabı vardır ve hiçbir zaman ana baba günü olmaz.
Bir gün Reita ve Tatsuya ile yemek yedikten sonra, biraz boş vaktim olduğu için kendimi yine kütüphanede buldum. Yapım gereği içine kapanık biri olduğum için kütüphane gibi sessiz yerler beni hep sakinleştirir...
Tam raflardaki mangalara göz atarken arkamdan bir ses yükseldi: “Selam, Natsuki-kun.”
Arkamı döndüğümde Hoshimiya’nın bana el salladığını gördüm. Pencere kenarında oturmuş, elinde bir romanla takılıyordu. “Selam Hoshimiya. Sen de mi buradaydın?”
“Öğle yemeklerinden sonra genelde buraya gelirim,” diye açıkladı. “Bir de kulüp toplantım olmadığı günlerde okul çıkışı uğrarım.”
Bunu öğrendiğim iyi oldu! Onu rahatsız etmeyecek kadar sık buralara gelmeye başlasam iyi olur, diye düşündüm. “Ne okuyorsun?”
Elindeki kitabın kapağını gösterdi. “Şu aralar çok popüler bir kitap! Hiç duydun mu?”
Başımı salladım. “Evet, biliyorum.” Bu kitap gelecekte film uyarlaması alacak ve peynir ekmek gibi satacaktı. Henüz yeni popülerleşmeye başlasa da gerçekten kaliteli bir eserdi.
“Daha önce okudun mu? Ben henüz yarısındayım ama harika gidiyor! Özellikle başkarakterlerin arasındaki ilişkiye bayıldım! Birbirlerini hiç konuşmadan bile anlayabildikleri o bağa hayranım...” Hoshimiya kitap hakkında büyük bir tutkuyla anlatmaya devam etti.
Parmağımı dudağıma götürüp onu düşünceli bir şekilde dinledim. Bir an sonra, bana dalgın bir ifadeyle bakıp kıpkırmızı kesildi ve iki eliyle ağzını kapattı. Kütüphanedeki herkes bize dik dik bakıyordu.
Hoshimiya fısıldayarak, “Ü-üzgünüm! Kitaplardan bahsederken kendimi kaybediyorum bazen...” dedi.
“Tam sana göre bir hareket,” diyerek omuz silktim. İletişim becerileri bu kadar yüksek ve popüler bir kız için tam bir otaku özelliğiydi bu. Ama onu tatlı kılan detaylardan biri de buydu. Gerçekten harika biriydi!
Utancını örtbas etmeye çalışarak, “Şey! Madem buradasın, bana önerebileceğin bir kitap var mı?” diye sordu.
Hmm. Genelde sadece hafif roman okuduğum için öyle pek ağır edebi eser bilmezdim. Ama bazı ünlü isimleri duyduğum için onlardan yürümeye karar verdim. “Hangi türlerden hoşlanırsın?” diye sordum.
“Hmmm. Ne olsa okurum ama polisiye gizem türlerine daha çok bayılıyorum. Bir de dokunaklı hikayeleri seviyorum. Bakalım başka ne vardı?” diye sesli düşündü. “Gençlik hikayelerini de seviyorum, hani şu bir sürü ana karakterin olduğu cinsten.”
“Sevdiğimiz şeyler bayağı benziyormuş! Ben pek tür ayırmam, genelde trend olanları takip etmeye çalışıyorum.”
Hoshimiya yumuşak bir gülümsemeyle, “Gerçek mi? Heh heh, bu beni biraz mutlu etti,” dedi.
Kafamı hafifçe yana eğip sordum: “Neden?”
“Tabii ki mutlu olurum; yakın olduğum biriyle aynı şeylerden hoşlanmak harika! Bir düşünsene, artık sadece keyif için kitap okuyan pek kimse kalmadı. Herkes boş vaktini YouTube’da falan video izleyerek geçiriyor.”
Heh heh, yakınız demek... Hoshimiya ve ben yakınız! Heh heh heh! Bu sözlerin tadını çıkardım, zihnimde yankılanmalarına izin verdim.
“Natsuki-kun?” diye seslendi Hoshimiya.
Eyvah, yine dalgın halime bürünmüştüm. Yüzümdeki o tuhaf sırıtışı silip boğazımı temizledim. “Evet, haklısın,” dedim. “Günümüzde eğlenmek için bir sürü farklı seçenek var.” Ama aynı zamanda içimden, bu kadar seçenek varken keyif için kitap kapağı açanların sayısının azaldığına eminim, diye geçirdim. Has bir otaku olarak ben bile bazen kitap yerine mangayı tercih ediyorum; okuması daha kolay geliyor.
Hoshimiya biraz kederli bir sesle, “Anlıyorum aslında. Bazen bir kitaba başlamak gerçekten zor olabiliyor,” dedi.
Bu konuyu daha fazla deşersek Hoshimiya’nın o neşesinin söneceğini hissettim, o yüzden konuyu hemen asıl noktaya geri çektim. “Neyse, sana birkaç kitap önereyim o zaman.”
“Gerçekten mi?” Yüzü anında aydınlandı.
İleride popüler olacağını bildiğim birkaç kitap vardı, henüz Hoshimiya’nın okumamış olacağı kadar yenilerdi. Onlardan ilerlemeye karar verdim. “Şu taraftaki rafta sevdiğim bir polisiye kitabı görmüştüm sanırım.”
Hoshimiya büyük bir hevesle peşimden gelirken, bahsettiğim kitabı bulmak için raflara doğru ilerledim.
Bugün sınıf nöbetçisiydim, bu yüzden tahtayı silmek ve sınıf defterini doldurmak gibi işleri bitirmek için okulda kalmam gerekmişti. Bu yüzden okuldan normalden geç çıkıyordum ama bugün işim olmadığı için pek sorun teşkil etmiyordu.
Tam okuldan çıkarken, spor salonunun önündeki merdivenlerde boynuna bir havlu asmış oturan Uta’yı gördüm. Beni geçerken görür görmez terliklerini ayağına geçirip yanıma koştu. Onu daha önce hiç basketbol kıyafetleriyle görmemiştim, bu benim için tazeleyici bir değişiklikti.
Neşeyle, “Selam! Eve mi gidiyorsun?” diye sordu.
“Hı-hı. Sen mola mı verdin?”
“Evet. Koç pestilimiz çıkana kadar üçlü hücum çalıştırdı. Bittim ben...” dedi Uta, endişe verecek kadar bitkin bir sesle.
B-bana mı öyle geliyor yoksa gözlerindeki fer mi sönmüş...? “Senin o bitmek bilmeyen enerjini bile tüketebildiyse, koçuna şapka çıkarmak lazım Uta.”
Havlusuyla terini silerken cılız bir sesle şikayet etti: “Ben de her zaman enerji küpü değilim herhalde. Özellikle antrenmanlarda hiç çekilmiyor. Kondisyonum da pek sayılmaz zaten, hemen pilim bitiyor. Ahh, öldüm bittim!”
Uta’yı ne zaman görsem neşe saçan bir enerji yumağı gibiydi; bu yüzden onu böyle bitkin görmek benim için taze ve farklı bir deneyim oluyordu. Gerçi, deli gibi antrenman yaptıktan sonra kimin feri sönmez ki?
“Natsu, yerime geçmek ister misin?”
“Senin yerine geçmeye çalışsam kimsenin yiyeceğini sanmıyorum. Aramızda ciddi bir boy farkı var.”
“Öğğ, doğru. Hiç adil değiiil!” diye feryat etti Uta. Boyum bu kadar uzun olduğu için bana sitem dolu bakışlar fırlatıyordu.
Onu anlayabiliyordum. Basketbolda boy en büyük silahtı. Uta kadar minyon birinin bunu kıskanması son derece doğaldı.
“Boyundan biraz bana da versene!” diye üsteledi.
“Pek mümkün olduğunu sanmıyorum,” diye karşılık verdim istifimi bozmadan.
“O zaman bana biraz gücünden ver!”
“Ben pek kullanmıyorum, elimde olsa verirdim.” Onun bu derdine çare olamayacağımı belli ederek omuz silktim.
Uta dudak bükerken yanaklarını şişirdi. “Ben bittim, tükendim ama Miorin hâlâ çok soğukkanlı! Nerede kaldı adalet?!”
“O kızın kondisyonu çocukluğumuzdan beri dipsiz bir kuyu gibidir. Ona boşuna velet komutanı demezlerdi,” diyerek ona hak verdim.
“Velet komutanı mı? O da ne?” Uta, merakla başını yana eğdi.
Miori şimdi o kadar farklı davranıyordu ki, açıklamaya çalışsam bile kimsenin bunu anlayamayacağını düşündüm. Tam o sırada Miori, spor salonunun içinden Uta’ya el salladı.
“Hey, Uta! Antrenman yeniden başlıyor!” diye bağırdı.
“Geliyoruuum. Neyse, yarın görüşürüz Natsu!” diyen Uta, koşarak salona geri döndü.
Yeni çıkan kitaplardan haberdar olmak için J-Novel Club e-posta listemize kayıt olun!
Haber Bülteni
J-Novel Club Üyesi olarak bu ve benzeri serilerin en güncel bölümlerini okuyabilirsiniz:
J-Novel Club Üyeliği
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.