Ormanın Derinliklerinde
Dünyanın bilinmeyen bir köşesinde, ağaçların arasına gizlenmiş, şirin ve küçük bir ahşap kulübe yükseliyordu. Burası, bir zamanlar Karanlık Ordu’nun Cehennem Dörtlüsü üyelerinden biri olan, doppeladler adıyla bilinen iki başlı canavar kuş Hugi-Mugi’nin yuvasından başkası değildi. İnsan formuna büründüklerinde burada kalıyorlardı.
"Hım hım hııım!" Cartha, Hugi-Mugi’nin mutfağında tencereyi karıştırırken neşeyle mırıldanıyordu. Mutfak, Cartha’nın en sevdiği malzemelerle ve mükemmel bir ziyafet hazırlamak için ihtiyaç duyabileceği her şeyle tepeleme doluydu. Gözle görülür bir beceriyle harıl harıl yemek pişirdiği sırada, kulübenin kapısı büyük bir gürültüyle ardına kadar açıldı.
"B-Bayan Cartha! Neler oluyor burada?!" Bir kadın, nefes nefese kalmış bir halde koşarak Cartha’nın yanına geldi.
"Aman Tanrım!" dedi Cartha. "Gelen Şino Hanımefendi değil miymiş? Ne olsun, Hugi ve sevgili dostları için yemek hazırlamaya yardım ediyordum! Ohohohoho!" Parmak uçlarıyla kibarca ağzını kapatarak, tiz ve kibirli bir kahkaha attı.
"Hırr..." diye homurdandı Şino. "Yemek konusunda eline su dökemeyeceğimi kabul ediyorum ama bu yaptığın düpedüz kalleşlik! Hugi-Mugi ile evlenebilmek için dürüstçe rekabet edeceğimize dair birbirimize söz vermiştik, arkadan iş çevirmeyecektik! Öyleyse neden... Ben daha aşkımı itiraf bile etmemişken neden onun evinde yaşayıp ona yemekler hazırlıyorsun?!"
"Eee, ne yapmalıydım yani?" dedi Cartha. "Hugi bu fikri bana doğrudan teklif etti!"
"Teklif kelimesini kullanma!" diye itiraz etti Şino. "Sadece herkes için yemek hazırlamanı istedi, hepsi bu..."
"Öyle mi? Ama bir düşün! Hugi’nin o sevimli büyü canavarı dostları çok yemek yiyor, biliyorsun değil mi? Eğer Hugi hepsine yemek yapmamı istiyorsa, bu onlarla birlikte yaşamam gerektiği anlamına gelir. Yani evi çekip çevirmemi istiyor! Bu da beni neredeyse onun gelini yapar. Üstelik bu evin bahçesi de berbat durumda. Hugi’ye yardım etmeyi nasıl reddedebilirim ki?"
"S-Seni gidi! Bunu asla kabul etmeyeceğim!" Şino homurdanarak Cartha’nın üzerine yürüdü ve alnını diğer kadının alnına dayayıp, onun gülümseyen yüzüne öfkeyle baka kaldı.
"Aaa?" dedi Cartha aniden. "Dışarıdan güzel bir koku mu geliyor, yoksa bana mı öyle geliyor?"
"Aslında, şimdi sen söyleyince benim de burnuma geldi..." Meraklarına yenik düşen ikili, kapıyı açıp dışarıya baktı.
"Ne?!" İki kadın da gözleri fal taşı gibi açılarak aynı anda çığlığı bastı. Hugi-Mugi ve büyü canavarı dostları kulübenin önünde toplanmış, tabaklar dolusu leziz yemeği iştahla mideye indiriyorlardı. Canavarların memnuniyet dolu sesleri her taraftan duyulabiliyordu.
"Bu harika!"
"Evet! Çok lezzetli!"
"Bir tabak daha lütfen!"
"Elbette!" dedi Hugi-Mugi’nin evinin yanına park edilmiş bir arabanın içinden gelen bir ses. "Hemen geliyor!"
Cartha ve Şino neler olduğunu görmek için arabaya doğru koştular. İçeride önlüğü ve saç bandıyla harıl harıl yemek pişiren genç bir kadın vardı. Bu araba, tekerlekli bir yemek tezgahı gibi görünüyordu.
"Şey... S-Sen de kimsin?" Cartha’nın sesinde tedirgin bir ton vardı.
"Ah, affedersiniz!" dedi kadın, önünde dikilen Cartha ve Şino’yu ancak fark ederek. "Benim adım Mato. Yakındaki yolda haydutların saldırısına uğramışken Lord Hugi-Mugi imdadıma yetişti. Ben de teşekkür etmek için ona ücretsiz bir yemek hazırlamak istedim!" Mato neşeyle gülümserken, Hugi-Mugi de yanlarına geldi.
Hugi-Mugi’nin asıl bedeni iki başlı bir kuştu ancak insan formundayken tek bir başları oluyordu. Genç bir insan olmadıklarının tek kanıtı, ağızlarını her açtıklarında iki sesin birden aynı anda çıkmasıydı. "Mato gezgin bir aşçı, evet! Evet, seyahat eden bir aşçı! Şehirden şehre gider, evet, farklı yemekler pişirir! Evet, onları da bu tezgahta satar!"
Mato, Hugi-Mugi’ye ikinci tabağını uzattıktan sonra Cartha ve Şino’ya da birer tabak ikram etti. "Buyurun! Herkese yetecek kadar var," dedi.
İkili, yemekten birer ısırık alırken yüzlerinde tuhaf, acı dolu bir ifade belirdi.
"Olamaz..." dedi Cartha. "Çok lezzetli!"
"Haklısın..." diye onayladı Şino. "Senin yemeklerin de güzel Cartha ama bu çok daha ustaca hazırlanmış..."
"Çok teşekkür ederim!" dedi Mato, ikisinin tepkisine sevinçle gülümseyerek. "Bunu duymak beni çok mutlu etti!"
"Şey..." dedi Cartha. "Sanırım Mato, Hugi’ye teşekkür borcunu ödedikten sonra başka bir şehre gidecektir..." Şino da başıyla onayladı.
"Ah!" dedi Mato. "Aslında o konuda! Böyle kurtarılmamın arkasında kaderin bir cilvesi olduğunu hissediyorum. Lord Hugi-Mugi’nin yemek işlerine yardımcı olmak için burada kalmayı düşünüyordum..."
"Ne?!"
"S-Sen ne dedin?!" Cartha ve Şino oldukları yerde kalakaldılar.
Mato’nun yüzü kulaklarına kadar kıpkırmızı kesildi. Ellerini yüzüne kapattı. "Ş-Şey, Lord Hugi-Mugi, tüm dostlarına yemek hazırlaması için bu tanıdığına yük olmaktan ne kadar rahatsız olduğunu anlatmıştı... Ama benim tek becerim yemek yapmak! Bunun bir kader karşılaşması olduğunu düşünmeden edemiyorum..."
Bu sözler üzerine Cartha, Hugi-Mugi’nin yanına koştu. "Hugi!" dedi. "Senin için yemek yapmak beni hiç rahatsız etmiyor, biliyorsun değil mi? En ufak bir yük bile değil!"
"Ama Cartha!" diye itiraz etti Hugi-Mugi. "Böyle büyük porsiyonlar hazırlamanın ne kadar zor olduğunu her zaman söylüyorsun, evet! Evet, geçen gün de bana senden başka hiç kimsenin bu eziyete katlanmayacağını söylemiştin..."
"Hayır Hugi, öyle demek istemedim! İnsanların her söylediğini olduğu gibi kabul edemezsin!"
"Hugi-Mugi’nin ne kadar düz bir mantığı olduğunu biliyorsun, Cartha!" dedi Şino. "Ona karşı tsundere gibi davranamazsın!"
"Ş-Şey deme öyle!" diye karşı çıktı Cartha. "Zaten çok utanmıştım..."
"Şimdi bir de başımıza başka bir kadın çıktı!" diye devam etti Şino. "Hepsi senin yüzünden!"
Hugi-Mugi ikilinin hararetle tartışmasını izledi. "Yorminyt haklıydı, evet..." dedi yemekten bir lokma daha alırken. "Evet, kadınlar gerçekten çok karmaşık..."
Houghtow Şehri - Houghtow Büyü Akademisi
"Hmm..." diye iç çekti Nyt ders programına bakarken. "Yine yoğun bir gün..."
Nyt, bir zamanlar dünya tarafından Cehennem Dörtlüsü üyesi Yorminyt olarak biliniyordu. Ancak Karanlık Ordu’dan ayrıldıktan sonra yarı insan kılığına girmiş ve Houghtow Büyü Akademisi’nde öğretmen olarak çalışmaya başlamıştı. Şu anda sonraki dersine hazırlanmakla meşguldü, bir yandan çalışırken bir yandan da uzun mavi saçlarını atkuyruğu yapıyordu.
"Hanımefendi Nyt," dedi hizmetçi üniforması giymiş bir kadın, gözlüklerini düzelterek Nyt’e seslenirken.
"Tünaydın, Zarmasss," dedi Nyt. "Bir sssorun mu var?"
"Yönetici Lord Taclyde adına bazı evraklar getirdim," dedi Zarmas. "Her şeyin yolunda olduğundan emin olmak için lütfen göz atın."
"Hmm..." Yorminyt, eski yardımcısından mühürlü zarfı kabul ederken tekrar içini çekti. "Evet, elbette."
Şimdi bakalım bu sefer ne istiyor... diye düşündü. Eski bir iblis komutanı olarak Nyt, akılalmaz çeşitlilikte büyü yapma yeteneğine sahipti. Bu yüzden okulun sunduğu pek çok farklı sınıfta ders vermesi için sık sık çağrılıyordu. Kesin yine başka bir dersss vermemi isteyecek. Eh, çocuklara büyü yapmayı öğretmekten rahatsız değilim, Büyü Akademisi de yeterince huzurlu bir yer. En azından işşe yarayabilirim...
Nyt hafifçe gülümseyerek zarfı açtı ve içindeki kağıdı çıkardı. Başlıkta şöyle yazıyordu: "Houghtow Büyü Akademisi Müdürü Ataması Hakkında."
"Affedersssiniz...?" Nyt gözlerini kırpıştırdı ve kelimeleri tekrar okudu. "Müdür mü? Ben mi? Büyü Akademisi’nin mi?!" Gözleri büyüyerek, yanlış anlamadığından emin olmak için üçüncü ve dördüncü kez tekrar okudu.
Bu sırada Nyt’in meslektaşı Oryou yanına geldi. Şık ama hafifçe darmadağınık resmi kıyafetler giymişti. "Aman Tanrım, Bayan Nyt! Nihayet müdürlük makamı için sizinle iletişime geçtiler mi?"
"Ö-Öyle görünüyor..." dedi Nyt.
Oryou gülümsedi ve Nyt’in omzuna dostça bir şaplak attı. "Geçen gün tüm öğretmenlere bir anket dağıtmışlardı, hatırladınız mı? Sorulardan biri, Büyü Akademisi müdürü olarak önereceğimiz biri olup olmadığıydı! Ve neredeyse herkes sizin adınızı yazdı!"
Ne? Nyt elindeki kağıda boş gözlerle baka kaldı. Nasıl? Ankette böyle bir sssoru mu vardı? Pek okumamışştım... Uğraşşmaya değmez gibi görünmüşştü.
Nyt başını kaldırdığında etrafının kendisini tebrik eden öğretmenlerle çevrili olduğunu gördü.
"Sizinle çalışmayı dört gözle bekliyorum, Müdür Nyt!"
"Bu iş için sizden daha uygun birini düşünemiyorum!"
"B-Bir dakika bekleyin..." diye itiraz etti Nyt. "Houghtow Büyü Akademisi’nin zaten bir müdürü yok mu?"
"Şey, aslında," diye açıkladı biri, "önceki müdür yönetim kurulu başkanlığına terfi etti, böylece koltuğu boş kaldı!"
"Anlıyorum..." Nyt duyduklarına inanmakta güçlük çekiyordu. Dersss vermekten rahatsız değilim... ama müdürlük mü? Bu biraz fazla kaçar. Üsstelik asslında kılık değişştirmişş bir iblisssen... Ancak öğretmenler odasındaki diğer meslektaşları, onun atamasını çoktan kesinleşmiş bir karar gibi kutluyorlardı. Ama... diye düşündü, bu kadar insanın beklenti dolu bakışları altında ezilerek. Reddetmem imkansız...
Sonunda, tüm çabalarına rağmen Nyt müdür olmaktan kaçamadı. Öğretmenler Müdür Nyt onuruna bir kutlama yapmaya karar verdiğinde, kaderini kabul etmekten başka çaresi kalmadığını hissetti.
Houghtow Şehri - Flio’nun Evi
Flio, pencereden içeri süzülen sabahın ilk ışıklarıyla gözlerini kırpıştırarak uyandı. "Mnnnh..." diye mırıldandı. "Sabah olmuş..." Hala yatakta uzanırken başını ışığa doğru çevirdi. Rys, başını Flio’nun omzuna dayamış, hemen yanında derin bir uykudaydı. İkisi de örtünün altında çıplaktı. Flio, uyuyan karısına sevgi dolu bir gülümsemeyle baktı. Rys her zamanki gibi çok güzel... Onun uyuyan yüzünü izlerken, kendisini bu noktaya getiren her şeyi zihninde canlandırdı.
Şöyle bir düşününce, bu dünyaya bir kahraman adayı olarak çağrılmasaydım onunla asla tanışamayacaktım diye geçirdi içinden. Başka bir dünyaya geçenlere tanrıçaların bir tür kutsama vermesi gerekirdi ama kendisinde böyle bir şeye dair en ufak bir işaret bile yoktu. Kahraman olarak reddedilmiş, onların bir ihmali yüzünden geldiği dünyaya geri de dönememişti. Ama bu sayede Rys ile tanışabilmişti. Şimdi ise çocukları ve dostlarıyla birlikte şahane bir hayat sürüyorlardı. Gerçek mutluluk bu olmalıydı.
Flio, kollarında huzurla uyuyan karısının saçlarını nazikçe okşadı. Dudaklarını yaklaştırıp yanağına sıcak bir buse kondurdu. "Beni öyle mutlu ediyorsun ki," diye fısıldadı ona şefkatle sarılarak. "Seni seviyorum, Rys."
Bir an sonra, pencereden gelen bir hareketlilik Flio’nun dikkatini çekti. Hmm? O da ne? Çiftlik tarafında bir şeyler oluyor gibiydi.
Rys’i uyandırmamaya dikkat ederek sağ elinin tek parmağını hafifçe salladı. Kıyafetleri bir anda üzerinde beliriverdi ve hızla süzülerek pencereden bir ok gibi dışarı fırladı.
Yatak odasında, Flio’nun gidişiyle Rys’in saçları hafifçe dalgalandı. Az önce mışıl mışıl uyuyan Rys, bir anda yatakta doğrulup gözlerini açtı. "Kim cüret eder buna..." diye söylendi. "Kocam beni kollarına almıştı! Kulağıma o tatlı sözleri fısıldıyordu! Bir iki dakika daha geçse onu neler yapmaya ikna ederdim kim bilir! Kim bizim aramıza girmeye cüret eder?!" Yüzü kıpkırmızı kesilmiş, dudak bükerken öfkeden soluyordu.
Aslında Rys, kocası saçlarını okşadığı andan beri uyanıktı. Flio’nun öpücüklerinin ve şefkatinin tadını çıkarıyor, geçen gecenin devamını sabırsızlıkla bekliyordu. Fakat ne yazık ki planları suya düşmüştü. Yatak başucunda katlı duran elbisesini alıp hızla üzerine geçirdi. Dişleri bir anda bir kurt iblisinin keskin dişlerine dönüştü. "Onlara acımayacağım!" diye tıslayarak Flio’nun peşinden pencereden aşağı atladı.
◇ ◇ ◇
"Ahhh..." Blossom, Flio’nun evinden ayrılan yolda yürürken kollarını iki yana açıp gerindi, yüzünde kocaman bir gülümseme vardı. "Bugün hava ne kadar da güzel!" dedi kendi kendine. "Vallahi her gün tepemde güneşle bu çiftlikte çalışmak, bana o şövalyelik günlerimde aldığımdan çok daha büyük bir keyif veriyor."
Flio’nun evinin önünde bir otlak, onun da ötesinde ise gözün alabildiğine uzanan bir yeşillik vardı. Bu uçsuz bucaksız yeşil tarlalar, Blossom’ın çekip çevirdiği çiftlikten başkası değildi. Başlarda burası Flio’nun evinin arkasındaki küçük bir bostandan ibaretti. Blossom burayla ilgilenmeye başlamış —ne de olsa küçük yaşlardan beri ailesinin çiftliğinde çalışmıştı— ve onun becerikli ellerinde bu bostan büyüyerek sadece Houghtow şehrinin değil, çevre kasabaların da gıda ihtiyacını karşılayan devasa bir çiftliğe dönüşmüştü.
"Pekala! Bugün de işimiz başımızdan aşkın! Hadi o zaman... hmm?" Blossom yürürken, tarlaların arasından bir grup goblinin koşarak çıktığını gördü. Ellerinde sopa niyetine kullandıkları odunlarla sağa sola bakınıyor, hararetle bir şeyler arıyorlardı.
Diğerlerinden bir baş boyu uzun olan öndeki iki goblin hararetle konuşuyordu. Küçük goblinler de arkalarından onları takip ediyordu. "Lanet hırsızlar! Nereye kayboldular acaba...?"
"Merak etme! Onları bulacağız ve doğduklarına pişman edeceğiz!"
"Hokh’hokton! Maunty!" diye seslendi Blossom, neler olduğunu anlamak için yanlarına koşarak. "Herkes burada mı? Bir şey mi oldu?"
Maunty bir zamanlar Kara Ordu’da sıradan bir piyadeydi ama Flio canını bağışladıktan sonra Blossom Çiftliği’nde kalıp tarlalarda çalışmaya karar vermişti. Evliydi ve her geçen gün sayısı artan çocukların gururlu babasıydı. Bir diğer piyade olan Hokh’hokton da onun yoldaşıydı. O da Maunty ile birlikte buraya gelip yerleşmişti. Ne var ki kendisi hâlâ bekardı.
"H-Hanımefendi Blossom!" diye bağırdı goblinler ona doğru koşarken.
"Felaket bir şey oldu!" dedi Hokh’hokton. "Çiftliğe hırsızlar dadandı!"
"Hırsızlar mı?!" diye şaşırdı Blossom. "Bir dakika ya! Efendi Flio buranın etrafına bariyer kurmamış mıydı? Nasıl oldu da o hırsızlar içeri sızabildi?"
"Şey..." diye lafa girdi Maunty. "Görünüşe göre toprağın altından tünel kazarak girmişler..."
"Kazarak mı?" Blossom şaşkınlıkla baka kaldı.
Maunty’nin çocuklarından birkaçı onu yönlendirip yerde kazılmış olan devasa bir deliği gösterdi. "İşte, bakın!"
"B-Bir saniye..." Blossom deliğe doğru eğilip baktı, tünel gözün göremeyeceği kadar derinlere uzanıyordu. "İyi de, kim bu kadar büyük bir deliği bu kadar hızlı kazabilir ki?"
"Blossom? Bir sorun mu var?" diye bir ses duyuldu. Blossom arkasını döndüğünde Flio’nun orada dikildiğini gördü.
"Ah, Efendi Flio! Bu sabah ne kadar da erkencisiniz?"
"Goblinler biraz huzursuz görünüyordu," dedi Flio. "Ben de bir bakayım dedim..."
Gözleri hemen yakındaki meyve bahçesine kaydı. Sıra sıra dizilmiş ağaçların dalları, sarı sarı meyvelerin ağırlığıyla bükülmüştü.
"Çok ama çok özür dileriz..." dedi Hokh’hokton. "Korkarım o kadar emek verip yetiştirdiğiniz limonları çaldılar..."
"Anlıyorum..." dedi Flio. "Limon bahçesini yeni kurmuştuk. Sanırım bariyeri buraya kadar genişletmeyi unuttum. Böyle basit bir şeyin aklımdan çıkmış olmasına inanamıyorum..." Mahcup bir ifadeyle kolunu uzattı ve üç katmanlı bir büyü çemberi oluşturdu. Çember yavaşça dönerken limon ağaçlarının etrafı parlak bir ışıkla kaplandı. "Tamamdır. Bariyer kuruldu. Artık güvende olmalı." Her zamanki gibi gülümsedi.
"B-Başarısızlığımız için ne kadar özür dilesek az..." dedi Maunty, alışılmadık bir mahcubiyetle başını eğerek. "Hırsızların çiftliğe sızmasına nasıl izin verdik...?"
Flio, teselli etmek istercesine elini Maunty’nin omzuna koydu. "Hiç alakası yok!" dedi. "Bariyeri kurmayı unutan bendim. Sizin hiçbir suçunuz yok."
"A-Ama!"
"Dert etmeyin!" Flio’nun yüzündeki gülümseme bir an bile solmadı. "Şimdi bunu boş verelim de Blossom’a çiftlik işlerinde yardım etmeye odaklanalım, olur mu?"
"E-Efendi Flio..." Maunty kararlı bir ifadeyle yüzünü buruşturdu ve yumruğunu havaya kaldırdı. "Bize bırakın! Çocuklarımla birlikte canla başla çalışacağız! Her zamankinden çok daha fazla!"
"Evet!" diye bağırdı Maunty’nin çocukları da, babalarının coşkusundan ilham alarak yumruklarını havaya kaldırarak. Flio’nun kendilerine kızacağını sanmışlardı ama o onlara her zamanki gibi nezaketle yaklaşmıştı. Bu kadarı bile herkesin yüzünü güldürmeye yetmişti.
"Pekala, bu mesele tatlıya bağlandığına göre sabah işlerine başlayalım artık!" dedi Blossom. Maunty ve çocukları, işe koyulmak için tarlalara doğru koşmaya başladılar. Yol üstünde kulübelerine uğrayıp ellerindeki sopaları bırakarak çiftlik ekipmanlarını aldılar.
Flio, çocukların arkasından bakarken gülümsedi. "Bana öyle geliyor ki..." diye başladı. "Maunty’nin karısı yine mi çocuk doğurdu?"
"Lafı açılmışken, daha dün gece sekiz tane daha doğurdu..." dedi Hokh’hokton. "Şu an otuzdan fazla çocukları var..." Sonra kollarını kavuşturup kendi kendine mırıldanmaya başladı. "Ben de çocukları büyütmeye yardım ediyorum... Hem o kadar hızlı büyüyorlar ki... Bazen diyorum acaba büyüyünce birini kendime eş mi alsam, ama nedense sadece erkek çocuklar bana sevgi gösteriyor..." Omuzları çöktü.
Flio, Hokh’hokton’a oldukça yapay bir gülümsemeyle baktı. "Ş-Şey... Sanırım kulübenizi biraz daha büyütmem gerekecek..." Tam o sırada Flio, topraktan gelen metalik bir ses duydu. "Ha?" Başını kaldırdı. Toprağın sarsıldığını hissedebiliyordu; yerin altından garip aralıklarla darbeler geliyordu ve kaynağı çiftliğin hemen dışındaki küçük tepelik gibi görünüyordu.
Flio sesin geldiği yöne bakıp gözlerini odakladı, daha yakından görebilmek için görüşünü yakınlaştırdı. Zihninde o tepenin arkasını görebiliyordu. Oradaki Wyne’dı; ölümcül kafa darbeleriyle yeri dövüyordu. Kanatlarını çırpıp göğe yükseldi, keskin bakışlarını toprağa dikti. "Burada! İşte burada!" diye haykırarak yerin altındaki şeye doğru tekrar sert bir kafa vuruşuyla daldı.
Wyne’ın kafası toprağa çarptığında zemin çöktü ve devasa bir tünel açığa çıktı. Sanki bir şey toprağı kazarak ilerliyordu. "Immm..." diye söylendi Wyne. "Bu hırsızlar çok hızlı-hızlı!" Dudaklarını büzerek tekrar havaya süzüldü.
Rys koşarak ejderha kızın yanına geldi. "Wyne!" diye seslendi. "Sen hırsızların izini havadan sür! Ben tünelin nereye çıktığına bakacağım!" Kendini tünele bıraktı. Tünelin içi yetişkin bir insanın rahatça yürüyebileceği kadar genişti. Rys deliler gibi koşmaya başladı.
"Hanımefendi Rys!" dedi Tanya, hemen arkasından atlayarak. "Evin hanımının böyle bir işe bizzat karışmasına hiç gerek yok! Lütfen bu işi hizmetçiniz Tanya’ya bırakın!" Tanya’nın sırtından kanatları fırladı; göksel âlemin meleklerine has o meşhur kanatlar. Elinde tırpanıyla hızla tünelin karanlığına daldı.
Rys ve Tanya gözden kayboldular. Bir süre sonra yerin derinliklerinden bir patlama sesi yankılandı. İkisi, yer altından kaçmaya çalışan hırsızlara saldırmaya başlamış olmalıydı.
Flio, tepenin gözlerinin önünde çökmeye başlamasıyla yüzünü buruşturdu. Alt tarafı birkaç limon kaybettik, diye düşündü. Gerçekten bu kadarına gerek yoktu. Ama... herhalde bu durum hırsızlara iyi bir ders olacaktır. Uçma büyüsünü yaparak, toprağa ardı ardına sert kafa darbeleri indiren Wyne’a doğru havalandı.
◇ Bu sırada Altın Saçlı Kahraman’ın Yanında... ◇
"Kahretsin... Neyin nesi o çiftlik öyle...?" Altın Saçlı Kahraman, kazdığı delikten başını çıkarıp etrafa korkuyla bakınırken nefes nefese kalmıştı.
"Sanırım nihayet kaçmayııı başardık..." dedi Tsuya, ters yöne bakarak derin bir rahatlama nefesi alırken.
Anlamıyorum, dedi Kahraman Altın Saçlı. Güvenilir delicili küreğim sayesinde kazdığım deliğe saklanıp kendimi gizlemeyi her zaman becerirdim ama o lanet olası çiftçiler sanki bizi dünyanın öbür ucuna kadar kovalayacak gibiydi! Pek canlı gibi de durmuyorlardı zaten. Kahraman Altın Saçlı'nın kullandığı delicili kürek, Klyrode Kalesi'ndeki bir sandıkta bulduğu efsanevi bir eşya idi. Onun sayesinde toprağı rüzgar gibi hızla kazabiliyordu. Ama sana tek bir şey söyleyebilirim, diye devam etti Altın Saçlı. Etrafta böyle tehlikeli bir çiftlik varken belki de bu bölgeden tamamen uzak dursak çok daha iyi olur!
Eveeet, diyerek onayladı Tsuya. Ama çok yazık oldu. O kadar lezzetli görünen meyve ve sebzeleri vardı ki...
İkili, bir yandan konuşurken bir yandan da kendilerini delikten dışarı çıkardı. Pekala o zaman, dedi Kahraman Altın Saçlı. Gidip Aryun Keats ve diğerleriyle buluşalım mı?
Olur!
Ormanın içinde, gözlerini dört açarak ilerlemeye devam ettiler. Ooo, dedi Tsuya aniden. Biliyor musun Kahraman Altın Saçlı... O çiftlikten birkaç bir şey kapmayı başardım. Göğüs dekoltesinin derinliklerine elini daldırıp parıldayan sarı renkte iki meyve çıkardı.
Dur, bir dakika! diye düşündü Kahraman Altın Saçlı. Onları tam olarak nerede saklıyordu?! Tsuya, kumaşı az, vücudunu açıkta bırakan oldukça dekolteli kıyafetler giymeyi tercih ederdi. Göğüs çatalı epey genişti ve meyveleri çıkarmak için elini üst kıyafetinin içine soktuğunda, Kahraman Altın Saçlı'nın tüm göğsünü net bir şekilde görmesini sağlamıştı.
Kahraman Altın Saçlı bilerek boğazını temizledi ve Tsuya'nın uzattığı sarı meyvelerden birini kabul etti. Demek öyle! O kadar kazı yaptıktan sonra boğazım epey kurumuştu zaten. Susuzluğumu gidermek için bunlardan biri harika olacak!
Eveeet! dedi Tsuya. Hadi deneyelim!
İkisi de birer mendille meyvelerinin kabuğunu silip temizledi ve kocaman birer ısırık aldı.
Ç-Çok ekşiii!!! diye çığlık attılar, acı dolu sesleri dört bir yanda yankılandı.
Bir limonun ekşiliğini asla hafife almamak gerekirdi.
◇Çiçek Açan Topraklar◇
Rys, meyve bahçesinden limon toplarken dudak büktü. İnanamıyorum, diye mırıldandı. Binbir emekle yetiştirdiğimiz meyveleri çalacak kadar alçalan kim olabilir ki...?
Şimdi bunu düşünme, dedi Flio, Rys ile yan yana limon hasat ederken yüzünü buruşturarak. Bariyeri dışarıya ve yerin altına doğru genişlettim. Bir daha böyle bir şey yaşanmayacaktır.
Büyü kullanarak limonları hasat etmek çok basit bir iş olurdu fakat Blossom'ın bir kuralı vardı: Benim çiftliğimde, hasadı mümkün olduğunca kendi ellerimizle yapmamızı istiyorum. Bu yüzden eski usul meyve toplama işiyle meşgul oluyorlardı.
Bugün çiftlikte Flio ve Rys ile birlikte çalışanlar arasında Tia ve Calsi'im, Belano ve Minilio, Blossom, ayrıca çiftlikte düzenli olarak çalışan Maunty ile diğer goblinler ve Calsi'im'in eski adamları olan iskeletler vardı.
Yine de söylemeden edemeyeceğim, dedi Rys. Blossom gerçekten çok iyi bir çiftçi. Bu iklimde limon yetiştirmek zordur ama o bu kadar çok üretmeyi başardı! Üstelik son derece lezzetliler...
Heh heh heh! Blossom gururla güldü. Çok fazla emek verdik, defalarca deneyip yanıldık, biliyorsun!
Gerçekten de olağanüstü lezzetliler, dedi Blossom'ın yanında hasat yapan Tia. Kasabadan satın aldıklarımız yenmeyecek kadar ekşi oluyor ama Blossom'ın limonları son derece lezzetli.
Belano sessizce başını sallayarak onayladı.
Ah ha ha... Beni övüyorsunuz diye size fazladan bir şey verecek değilim, biliyorsunuz— değil mi?! Blossom, cümlesinin ortasında Rys, Tia ve Belano'nun ne yaptığını görünce gözleri fal taşı gibi açıldı. Üçü de topladıkları çiğ limonları ulu orta atıştırmaya başlamıştı. Ne? L-Limonlar çiğ yenmeyecek kadar ekşi değil midir? Kaşlarını çatarak kendisi de bir limon kaptı ve ısırdı.
Böööğğğ!!! diye feryat etti. Ç-Çok ekşi!!!
Ne oldu, Blossom? diye sordu Flio.
O-Oh! Bir şey yok, Efendi Flio! Sadece Leydi Rys, Belano ve Tia'nın sanki dünyanın en normal şeyiymiş gibi limonları yalayıp yuttuklarını görünce, acaba bunlar çiğ yenebilecek kadar kaliteli mi diye merak ettim de... Blossom, yüzünü ekşiterek üçüne doğru baktı.
Flio hemen bir büyü yaparak Blossom'ın elindeki limonu analiz etti ve Rys ile diğerlerinin yedikleriyle karşılaştırdı. Garip... dedi. Tamamen aynı görünüyorlar... Flio ve Blossom birbirlerine uzun, şaşkın bir bakış attı; derken Flio'nun aklına bir düşünce geldi. Acaba... Bir büyü daha yaptı, bu kez Rys, Belano ve Tia'nın üzerinde uyguladı.
Hmm? dedi Rys, merakla bakarak. Ne oldu, sevgili kocam?
Evet? Bir sorun mu var? diye sordu Tia.
Belano hiçbir şey söylemedi, üzerindeki ilgiden dolayı heyecanla titriyordu.
Tebrikler Rys! Ve siz de, Tia ve Belano! dedi Flio.
Hmm? Rys ne olduğunu anlayamamıştı. T-Tebrikler mi? Ne demek istiyorsun?
Flio karısını kollarına alıp sıkıca sarıldı. Rys, hamilesin.
Ne? Rys'in gözleri şaşkınlıkla açıldı. Sonra, yavaş yavaş yüzüne kocaman bir tebessüm yayıldı, gözleri sevinç gözyaşlarıyla dolarken mutlulukla gülümsedi. Tia ve Calsi'im şaşkınlıkla birbirlerine baktılar, tıpkı Belano ve Minilio gibi.
Bak sen şu işe! dedi Blossom, yüzünde kocaman bir gülümsemeyle. Anlaşılan burası yakında daha da kalabalıklaşacak!
Öğleden sonra güneşinin altında, Blossom'ın çiftliğinde uzun süre sevinç çığlıkları ve kutlama sesleri yankılandı.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.