Aile Ziyareti ve Tedirgin Bir Bekleyiş

Dördüncü Bölüm: Baba Evini Ziyaret

"Nasıl, birlikte yaşama alışabildiniz mi? İşler yolunda mı?"

"Sorduğun için sağ ol, beklediğimden daha dolu dolu geçiyor."

Ben böyle cevap verince babam keyifli bir kahkahaya boğuldu.

"Hahaha! Öyle mi, öyle mi! Anlaşılan aranız iyi. Senin keyfinin yerinde olması beni mutlu etti."

İlk defa başıma geldiği için kafa karıştırıcı pek çok şey olsa da, şimdilik birlikte yaşama işi iyi gidiyordu.

Gerçekten de en başta işlerin nereye varacağını merak ediyordum ama...

"Düz bir karakterin olduğu için kız arkadaşınla yapabilir misin diye endişelenmiştim fakat görünen o ki tüm bu endişelerim yersizmiş."

"Öyle de denilebilir. O yüzden senin endişeleneceğin bir şey yok baba. Neyse, görüşürüz."

"Hop, bekle bekle. Henüz asıl meseleyi konuşmadık."

Angarya bir iş kitlemeden önce telefonu kapatmaya çalıştım ama beklendiği üzere durduruldum.

İç çeker Yine mi ya...

Babamın sadece oğlunun halini hatırını sormak için arayacak hali yoktu.

Tam telefonu öylece kapatmayı düşünüyordum ki, sanki aklımı okumuş gibi hemen asıl meseleye girdi.

"Yarın annen dönüyor, baba evine gel. Tabii Nanase Hanım'ı da yanına al."

"Olmaz."

"Kesinlikle gelsinler dedi ama."

Sessizlik

Annemden beklendiği gibi, ne düşündüğümü şimdiden kestirmişti. İşte bu yüzden o kadına pek diş geçiremiyorum...

Yine de... Nanase'yi annemle tanıştırmak konusunda içimde büyük bir çekince var.

"O zaman sana emanet, Minato."

"Tamam, anladım..."

Gönülsüzce kabul ettim.

"Ne oldu? Neden öyle başını ellerinin arasına aldın?"

Görüşmeyi bitirip oturma odasına döndüğümde Nanase merakla sordu.

Ah, bunu ona nasıl söylesem acaba...

"Kayınpederimle konuşuyordun, değil mi?"

"Aslında... Yarın annem dönüyormuş. Yarın seninle beraber baba evine gitmemiz istendi."

"Kayınvalidem mi?"

"Evet, annem diplomat olduğu için çok yoğun, nadiren eve döner."

Annem Ichijou Kasumi, Japonya'nın diplomatı olarak her gün dünyanın dört bir yanında mekik dokuyor.

Annemin sülalesi nesiller boyu siyasetle ilgili işler yürütmüştü. Annem ise onların arasında bile oldukça yetenekli biriydi; ezici müzakere teknikleri ve yedi dili ana dili gibi konuşabilme becerisi sayesinde diplomat olarak el üstünde tutuluyordu.

Böyle bir kadının bu dönemde dönmesinin altında yatan tek bir amaç olabilirdi.

Muhtemelen hedef Nanase'ydi.

"Şimdi bir kez daha fark ettim de... Senin ailen gerçekten inanılmazmış."

"Annem biraz istisna sayılır. Neyse, yarın senin için uygun mu? Çok ani oldu, eğer olmaz dersen başka bir güne ayarlamalarını söylerim."

"Yok, yarın özel bir işim yok, o yüzden tabii ki gelirim."

"Kusura bakma, sağ ol."

O kadın, görmezden gelindiğinde hemen hırslanıyor... Ah... Çok zahmetli...

"Uuu... Nedense biraz gerildim..."

"Nanase'nin gerilmesi de nadir görülen bir şeymiş."

"Ş-Şey, nişanlımın annesiyle tanışacağım sonuçta... Tabii ki gerilirim..."

Bayağı heyecan yapmış olacak ki, Nanase özgüvensiz bir şekilde bakışlarını yere indirdi.

Muhtemelen annem tarafından bir nişanlı olarak kabul görmemekten korkuyordu.

Annemi iyi tanıyan biri olarak, Nanase'nin bu yersiz endişesini pek anlayamıyordum.

Gergin bir şekilde oturan Nanase'nin yanına çöktüm ve nazikçe elini tuttum.

"Korkma. Ben yanındayım. Annem biraz tuhaf biridir ama aslında iyi bir insandır."

Elimden gelen tek şey, kelimelerimle onu biraz olsun rahatlatmaya çalışmaktı.

"Fufut, teşekkürler. Gerçekten çok güvenilirsin."

"Öyleyimdir."

Anlaşılan gerginliği biraz dağılmıştı.

"O zaman yarın dönüşte hediye olarak götürmek için bir tatlı almamız lazım."

"Gerek yok bence—"

"Olmaz, böyle şeylerin usulüne uygun yapılması gerekir. Ne demişler, 'yakınlık nezaketi bozmaz', değil mi?"

"Emredersiniz..."

Benim de daha öğrenecek çok şeyim vardı.

Ertesi gün okul çıkışında, aileme götürmek üzere Japon tatlıları satın aldık. Her zamanki eve dönüş yolumuzdan farklı bir yöne saparak benim baba evime doğru yürümeye başladık.

Baba evi şimdiki evimize çok uzak olmadığı için okuldan yürüyerek bile gidilebiliyordu.

"Hâlâ gergin misin yoksa?"

Normalden daha kaskatı bir halde yürüyen Nanase'ye seslendiğimde, yüzünde hâlâ biraz endişe kırıntısı vardı.

"A-Anlaşılıyor mu?"

"Evet. Deminden beri aklın bir karış havada gibi. Kafanda prova mı yapıyordun yoksa?"

"O-O kadarını bile anladın demek..."

Sonuncusunu öylesine söylemiştim ama tam isabet çıkacağı aklıma gelmezdi... Ne kadar gerilmiş bu kız böyle... Neyse, tam da mükemmeliyetçi Nanase'den beklenecek bir hareket.

Nanase saçlarını parmağına dolarken utangaç bir tavırla mırıldandı.

"Emin misin? Bir araç çağırabilirdim aslında."

"Sorun değil, arada böyle yürümek de güzel."

Babam aslında bir araç göndermeyi teklif etmişti ama Nanase'nin isteği üzerine yürümeye karar vermiştik.

Kendi açımdan, ikimizi beraber okulun öğrencilerinin görmesini pek istemiyordum. Ayrıca genellikle her yere arabayla giden Nanase'ye yük olmak istemediğim için aracı önermiştim ama yürümek konusunda diretince mecburen kabul etmiştim.

"İyi misin? Ayakların ağrımıyor ya?"

"İyiyim. Öyle görünmesem de can puanım yüksektir."

"Öyleyse sorun yok..."

"~♪"

Yanımda yürüyen Nanase nedense çok keyifli görünüyordu.

Belki de hep araçla bir yerlere götürülmeye alışkın olduğu için, böyle yürüyerek gitmek ona nadir ve eğlenceli geliyordu.

"Keyfin yerinde gibi."

"Evet. Çünkü seninle böyle beraber yürümek pek kısmet olmuyor."

"Ha? Yarı zamanlı iş çıkışında hep beraberiz ya zaten?"

Bunun üzerine Nanase, 'hiçbir şeyden anlamıyorsun' der gibi bir gülümseme takındı.

"O başka, bu başka."

"Öyle miymiş?"

"Öyleymiş."

Nanase gülümsedi ve aramızdaki mesafeyi kısalttı.

Anlık bir rüzgarla birlikte, burnuma çok hoş bir koku geldi.

"Ş-Şey, hey..."

"Ne oldu?"

Büyüleyici bir gülümsemeyle, gözlerini dikmiş alttan alttan bana bakıyordu.

"...Yok... Bir şey yok..."

Son zamanlarda fark ettim ki, kendi sandığımdan çok daha fazla Nanase'ye karşı savunmasızmışım.

Şu an olduğu gibi bana alttan bir bakış fırlatması bile gözlerimi kaçırmama yetmişti.

Bunu geliştirmenin pek bir yolu da yoktu herhalde... Elimden geleni yapmaktan başka çarem yoktu.

"Fufut♪"

Benim bu tepkimi gören Nanase daha da keyiflendi.

Ardından, daha fazla tepki almak istediğinden olacak ki, bu sefer kolunu benim koluma doladı ve vücutlarımız birbirine değdi.

"...Nanase."

"Efendim?"

"Kol kola girmek biraz tehlikeli değil mi? Hâlâ okuldan öğrencilerin olabileceği bir bölgedeyiz."

Eğer diğer öğrenciler bizi görüp de okulda dedikodu yayılacak olursa, Nanase'ye hayran olan öğrencilerin nefretini kazanacağım gün gibi ortadaydı.

Ayrıca yanlış anlaşılmalara da sebep olabilirdi. Ben şahsen bu nişanlılık mevzusunun lise boyunca sır olarak kalmasını tercih ederdim.

Fakat bu isteğim Nanase'ye ulaşmamış olacak ki, vücudunu bana daha da sıkıca yasladı.

"Aaa, neden? Yakalansak bile ne önemi var ki? Ben şahsen bunun bir an önce herkes tarafından bilinen bir gerçek haline gelmesini isterdim."

"Yalvarırım yapma..."

"Fufut, şaka yapıyorum. Ben de başımın ağrımasını istemem."

Gerçekten... Nanase ile başa çıkmak imkansızdı.

Tüm bunları içtenlikle hissederken Nanase’nin elini nazikçe tuttum.

— Vay canına... Ne kadar güzel bir ev böyle...

Baba ocağına vardığımızda, Nanase evin büyüklüğü karşısında şaşkınlığa uğramıştı.

Aslında şaşırması çok doğaldı.

Benim aile evim eski tarz bir Japon eviydi; binanın kendisi oldukça büyük olsa da bahçeyi de işin içine katınca artık küçük bir kaleyi andıran bir genişliğe sahipti.

— Bayağı uzun bir geçmişi var, bahçenin bakımı da hiç aksatılmaz. Hadi, daha fazla beklemeden girelim. Belki annem de gelmiştir.

— Şey, evet, anladım.

Hâlâ üzerinde biraz gerginlik taşıyan Nanase'yi sevimli bulup hafifçe gülünce, Nanase darılmış gibi yaparak yanaklarını şişirdi.

— Az önce güldün, değil mi?

— Yok, sadece çok tatlı olduğunu düşündüm.

— Bu bir iltifat mı?

— Evet, elbette iltifat.

— Madem öyle, peki o zaman...

Hoşuna gitmiş olacak ki saç uçlarını parmağıyla oynamaya başladı.

Gerçekten de tıpkı bir kedi gibi...

Bunu söylersem kesin darılacağı gün gibi ortada olduğundan, bu düşüncemi sadece içimde tutmaya karar verdim.

— Abi?

Giriş kapısını açmak üzereyken arkamdan bir ses yükseldi.

Bu ses...

— ...Uzun zaman oldu, Kana.

— Evet. Görüşmeyeli uzun zaman oldu abi. Yaklaşık altı ay kadar.

Omuzlarına kadar uzanan siyah saçlarını arkadan at kuyruğu yapmış bir genç kız. Benim, yani Ichijou Minato’nun kız kardeşi olan Ichijou Kana, ifadesiz bir gülümseme takınmıştı.

Kendi kız kardeşim olsa da, gülümsemesi her zamanki gibi yapmacık geliyordu...

Kana; derslerinde başarılı, dış görünüşü kusursuz ve spor dallarında üstün yetenekli biri olarak Ichijou ailesinin hanımefendisine yaraşır bir dahiydi. Fakat bundan daha büyük bir sorun vardı.

O da haddinden fazla soğukkanlı olmasıydı.

İnsanlara karşı mesafesi, okuldaki Nanase ile yarışır düzeydeydi... Hatta belki de ondan daha soğuktu.

Kötü oldu... Bu iki soğuk güzeli pek karşılaştırmak istemiyordum ama tam da bu anda burun buruna gelecekleri hiç aklıma gelmezdi...

— Bu arada, yanındaki hanımefendi yoksa...

— Ah, tanıştırayım. Nanase ailesinin kızı, Nanase Rei. Kendisi benim nişanlım.

— Demek bu hanımefendi...

Kana, sanki değer biçiyormuş gibi Nanase’yi dik dik süzdü.

Buna karşılık verircesine Nanase de az önceki halinden sıyrılıp okuldaki "Buz Prensesi" moduna geçerek savunmaya geçti.

Ah... İşte korktuğum başıma geliyordu...

Endişelendiğim gibi, Kana ve Nanase’nin kimyası pek uyuşmuyor gibiydi.

— Tanıştığımıza memnun oldum Kana-san. Ben sevgilin... Yani Minato'nun nişanlısı Nanase Rei.

— Ben de memnun oldum. Ben kız kardeşi Ichijou Kana.

Her ikisi de nazikçe birbirlerini selamlayıp gülümseyerek bakıştılar. İlk bakışta hemen kaynaşmışlar gibi görünse de durum farklıydı.

Aslında her ikisi de birbirinin açığını kolluyor, aralarında üst düzey bir psikolojik savaş dönüyordu.

— ...Her neyse, kapı önünde ayakta kalmayalım, içeri geçelim. Babamlar da henüz gelmemiş zaten.

— Haklısın. Ben de Rei-san ile bol bol sohbet etmek istiyordum.

— Evet, ben de aynı fikirdeyim.

Pekâlâ, umarım bir şekilde araları iyi olur...

— O halde ben içecek bir şeyler getireyim.

Kana bunu söyleyerek odadan çıktı.

Odada sadece ben ve Nanase kalmıştık.

— ...Neden aniden hava böyle gerginleşti?

— Ş-şey, elimde değil ki. Bir anda üzerimde bir baskı hissedince gayriihtiyari öyle oldu...

Nanase de az önce o baskıcı aurasını sonuna kadar açmıştı ama aslında Kana ile iyi geçinmek istiyor olacak ki omuzlarını çökerterek boynunu büktü.

Daha önce de düşünmüştüm, Kana ve Nanase gerçekten birbirine benziyor. Özellikle tavırlarıyla gerçek düşüncelerinin uyuşmaması tıpatıp aynı.

Muhtemelen şu an Kana da—

— Her neyse, seni zorlamıyorum ama eğer yapabilirsen aranızın iyi olması beni mutlu eder.

— Elbette, ben de iyi geçinmek istiyorum zaten. Yine de... Gerçekten kardeşsiniz. Sen ve Kana-san birbirinize çok benziyorsunuz.

Benziyor muyuz? Ben ve Kana...?

— ...O kadar benziyor muyuz gerçekten?

— Evet. Daha çok seninle ilk konuştuğumuz zamanki haline tıpatıp benziyor.

— O... Pek benzemememiz gereken bir kısmım ama.

İlk konuştuğumuz zaman, yani Nanase'nin tuhaf bir adama yakalandığı ana denk geldiğimde, sanırım oldukça soğuk bir tavır sergilemiştim.

Bunun üzerine Nanase, hayır anlamında kafasını salladı ve o günleri hatırlarcasına mutlu bir şekilde anlatmaya başladı:

— Sadece o değil. O zamanki sendeki o soğuk ama nazik havayı onda da hissettim. Aslında tıpkı senin gibi ilk bakışta soğuk görünüyor ama özünde çok nazik bir kız, değil mi?

— ...Öyle mi dersin.

Dolaylı yoldan ben de övülünce biraz utandım ve çaktırmadan bakışlarımı kaçırdım.

Fakat Nanase bunu çoktan fark etmiş gibiydi; yanıma yaklaştı ve kulağıma büyüleyici bir sesle fısıldadı.

'Utandın mı sen? Ne kadar da tatlıymışsın♪'

Ona itiraz dolu bakışlarla dik dik baktım ama Nanase bunu hiç umursamadan, keyfi yerinde bir şekilde gülümsedi.

Bu şekilde atışırken Kana geri döndü.

— Beklettiğim için özür dilerim.

— Zahmet oldu, teşekkürler.

— Teşekkürler Kana-san.

Önüme konulan çaydan harika bir koku yayılıyordu.

Evet, gerçekten güzel olmuş... Tam da Kana’dan bekleneceği gibi.

— Leziz... Hayatımda hiç bu kadar lezzetli bir çay içmemiştim...

— Beğenmenize sevindim. Çay yaprakları koleksiyonu yapmak hobimdir, bu da favori yapraklarımdan biridir.

— Anlıyorum... Çok hoş bir hobi. Eğer sonra vaktin olursa bana başka tavsiyeler de verebilir misin?

— Elbette. Size en iyi çay yapraklarını öğreteceğim.

Az önceki gergin atmosferden eser yoktu; soylu ailelerin hanımefendilerine yaraşır bu sakin konuşma aksine korkutucuydu.

Yine de aralarındaki mesafenin yavaş yavaş kapandığını hissediyordum, umarım böyle devam eder.

— Bu arada—

Ben içimden bunu dilerken, Kana çay kupasını masaya "tık" diye bıraktı.

Ardından adeta bir bomba patlattı.

— Siz ikiniz ne kadar ileri gittiniz?

Kız kardeşimin bu bomba sorusuyla bir an çayı püskürtecek gibi olsam da sakinliğimi koruyup kupayı masaya bıraktım.

Göz ucuyla Nanase’ye baktığımda, her ne kadar sakin görünmeye çalışsa da kupayı tutan eli hafifçe titriyordu.

— Bu... ne demek şimdi?

— Basbayağı, sevgili sayılacak bir nişanlı çift olarak aradaki sınırı ne kadar aştınız diye merak ettim. Hâlâ açıklama yapmam gerekiyor mu?

— ...Hayır, yeterli.

Kana’nın bu kadar mahrem bir konuya gireceği... Hiç aklıma gelmezdi... Bu tür konularda daha çok annemden çekiniyordum ama tamamen gafil avlandım.

— Ee? Nedir durum?

— Aşmak falan ne demek, biz nişanlanalı daha çok kısa bir süre oldu. İlişkimizin henüz o kadar derin olduğu söylenemez.

— Hımm... Demek öyle... Henüz ilişkiniz derinleşmedi...

Niyeyse Kana şüphe dolu gözlerle bana dik dik bakmaya başladı.

Fakat asıl niyetini ifadesinden anlamak imkansızdı.

— Az önce... Giriş kapısının önünde bayağı samimi bir şekilde konuşuyordunuz sanki... Yoksa ben mi yanlış gördüm?

...Olamaz... Demek onu görmüştü... O yüzden böyle tam zamanında ortaya çıkıp seslendi demek...

Tamam, önce sakin ol. Özellikle görülmesinden rahatsız olacağım bir şey yapmadık. O kadarcık bir şeyden hiçbir sorun çıkmaz.

"O sadece iletişimin bir parçasıydı. Nişanlılar arasında o kadarı gayet normaldir."

"Öyle mi? O zaman az önce ben çay demlerken Rei-san'ın ağabeyimin kulağına tatlı sözler fısıldaması da mı normaldi?"

...Onu da mı... görmüştü... Beklendiği gibi, benim kız kardeşim; bilgi toplama yeteneği korkutucu derecede yüksek.

Ben bir şekilde dayanabiliyordum ama Nanase, az önceki fısıldaşmanın Kana tarafından görülmesinden o kadar utanmış olmalı ki, yüzü kıpkırmızı kesilmiş, başını önüne eğmişti.

"Öhöm... Kana, böyle konuları bu kadar deşelememelisin. Şu an aile içindeyiz diye sorun yok ama dışarıda yaparsan Ichijo ailesinin itibarını sarsarsın."

Burada son kozumu oynayıp Ichijo ailesinin adını vererek konuyu zorla kapatıyorum. Ne kadar Kana olsa da, işin içine ailenin adı girince daha fazla devam etmeyecektir.

"Özür dilerim, bundan sonra daha dikkatli olacağım."

Kana hafifçe başını eğerek pişman olduğunu gösterdi.

Gerçi Kana'dan bahsediyoruz, muhtemelen en başından beri her şeyi hesaplayarak yapıyordu.

"Ah, neredeyse vakit gelmiş. Benim ders çalışmam gerekiyor, bu yüzden izninizi isteyeyim. Rei-san, az önceki nezaketsizliğim için kusura bakmayın lütfen. Lütfen rahatınıza bakın."

"E-evet... Teşekkürler..."

Ve Kana odadan çıktı.

Hemen ardından kapı hafifçe aralandı.

"Bu sefer rahatsız etmeyeceğim, o yüzden istediğiniz kadar vıcık vıcık olabilirsiniz."

Sadece bunu söyleyip tekrar gözden kayboldu.

"Nanase...? İyi misin...?"

'Yer yarılsa da içine girsem...'

Ondan sonra Nanase'yi canlandırmak için hayli uğraşmam gerekti.

"...Ahhh... Ne yaptım ben..."

Kendi odasına dönen Kana, yatağın üzerinde az önceki davranışlarından dolayı müthiş bir pişmanlık duyuyordu.

Daha müstakbel yengem olacak kişiyken... Neden böyle davrandım ki...

Ben, Ichijo Kana; ortaokulda "Soğuk Prenses" gibi lakaplarla anılır, diğer öğrenciler tarafından dışlanırdım.

İnsanlara karşı mesafeli ve soğuk göründüğüm için böyle bir lakap takmışlar herhalde.

Soğuk demek bence biraz abartı. O kadar da soğuk biri değilim ki.

Evet, benim durumumda karakterim soğuk falan değil, sadece iletişim yeteneğim felaket derecede düşük.

Ağzım, kalbimden geçen gerçekleri hiçbir zaman söyleyemiyor.

İç dünyamın aksine, ağzımı açtığımda sadece karşıdakini kıracak sözler dökülüyor.

Bugün bile aslında ağabeyimin nişanlısıyla tanışmayı dört gözle beklediğim için özellikle aceleyle eve dönmüştüm.

Sırf bu heyecanımı gizlemek istediğim için, ilk karşılaşmada elimde olmadan o baskıcı aurayı yayıverdim.

"Arkadaş olmak istiyorum..."

Az önce ilk kez tanıştığım Nanase ailesinin hanımefendisi Nanase Rei, tam anlamıyla "hem akıllı hem güzel" tabirine uyan mükemmel bir insandı. Güzelliği, bir kadın olarak beni bile büyüleyecek kadar muazzamdı.

Her şeyi yapabilen ağabeyime denk bir kadının bu dünyada olup olmadığını eskiden beri hep sorgulardım ama bugün emin oldum. Ağabeyime layık tek kadın Nanase Rei'dir.

Hayır, ondan başkasına asla izin vermem.

"Yine de... O ikisi gerçekten birbirine çok aşıktı... Nişanlılar... de-demek öyle şeyler yapıyorlarmış..."

Çayı tazeleyip dönecekken böyle bir şeyin yaşanacağı aklımın ucundan geçmezdi... Yapmamam gerektiğini bilsem de, kendimi bir anda kapı aralığından onları dikizlerken bulmuştum.

Ağabeyimin ifadesinin o kadar bozulduğunu ilk kez gördüm... Sanırım Nanase Rei'nin etkisiyle ağabeyim de yavaş yavaş değişiyor.

Benim tanıdığım Ichijo ailesinin gelecek varisi Ichijo Minato; mükemmeliyetçi, amaçları uğruna her yolu mübah gören soğuk biridir.

Böyle bir ağabey, Nanase Rei'nin önünde normalde pek göstermediği o yumuşak gülümsemeyi doğal bir şekilde sergiliyordu.

Bu artık her şeyi açıklıyor olmalı.

"Ağabeyim aslında özünde çok iyi biri... Biraz el çabukluğu yok, yani duygularını ifade etmekte beceriksiz ama... Gerçi bu konuda benim de başkasına laf söylemeye hakkım yok..."

İstemeden acı acı gülümseyerek yataktan kalktım ve aynanın karşısına geçtim.

"Pekala, Nanase Rei-san ile yakınlaşmak için önce cana yakın bir gülümseme pratiği yapmalıyım. Bakalım... Şöyle mi?"

Ve tüm gücümle gülümsemeye çalıştım ama aynada yansıyan; sinsi bir gülüşe sahip, kötü kalpli bir kadını andıran kendi görüntümdü.

"..."

Bu... oldukça zor görünüyor...

İçimde pes etme isteği ağır bassa da, yine de Nanase Rei ile arkadaş olmak istediğim için defalarca gülümseme pratiği yapmaya devam ettim.

Ondan sonra babamı aradığımda, annemin uçağının rötar yapması nedeniyle eve varmalarının biraz daha süreceğini öğrendim. Bu yüzden şimdilik aile evindeki odamda babamların dönmesini beklemeye karar verdik.

Uzun zamandır kullanmıyor olmama rağmen eski odam tozlanmamış, gayet temiz tutulmuştu; burayı terk ettiğim günkü haliyle duruyordu.

"Burası senin odan mı?"

"Evet, pek ilginç bir şey yok ama."

Şu anki odam biraz daha lise öğrencisi odasına benziyor olsa da, ortaokuldayken kullandığım bu oda sadece asgari mobilyaların olduğu oldukça kasvetli bir yerdi.

O zamanlar şimdikinden çok daha sivri dilli ve serttim... Eski halimi hatırlayınca şimdi biraz utanıyorum.

Ancak Nanase odayı büyük bir ilgiyle süzüyordu.

"Bakacak kadar bir şey olduğunu sanmıyorum."

"Eskiden nasıl biri olduğun çok iyi anlaşılıyor, o yüzden ilginç. Benim ailemdeki odama çok benziyor."

"...Senin odan da mı böyleydi?"

"Evet, ablam hep daha kız gibi bir oda yapmam gerektiğini söylerdi."

Geçmişini hatırlamış olacak ki, kendi kendine acı acı gülümsedi.

Geçmişinin nasıl olduğunu bilmiyorum ama bu tavırlarına bakılırsa muhtemelen o da şimdikinden çok daha yalnız ve ulaşılmaz bir tipti.

Ne cevap vereceğimi bilemeyip sustuğumda, az öncekinin aksine bu kez bana biraz mutlu bir gülümseme yöneltti.

"Gerçekten de birbirimize çok benziyoruz."

"Öyle görünüyor."

"Birbirimize çok yakışıyoruz demek mi bu acaba?"

"...Belki de."

"Hehe, sevindim."

Nanase mutlu bir şekilde mahcupça gülümsedi ve ardından odadaki yatağa oturdu.

Sonra elini yanına hafifçe vurdu.

"Yanım müsait."

"Şey, o benim yatağım ama..."

Hafif bir kafa karışıklığıyla yanına oturduğumda, her zamanki gibi omuzlarımızı birleştirerek kendini bana bıraktı. Aynı zamanda Nanase'nin vücut ısısı ve teninin yumuşaklığı kıyafetlerinin üzerinden bana ulaşıyordu.

"...Hey, biraz enerji toplamama yardım eder misin?"

Bir süre geçtikten sonra Nanase böyle bir şey söyledi. Sesi normalden daha yorgun geliyordu.

Kana ile konuşurken sürekli tetikteydi sonuçta. Yorulması doğaldı.

Üstelik birazdan babam ve annemle de tanışmak zorunda. Burada ona seve seve yardım etmeliyim.

"Tabii, sorun değil."

"Teşekkürler, o zaman—"

Nanase dudaklarını kulağıma yaklaştırıp isteğini fısıldadı.

"Lütfen, kocacığım."

"...Bu seferlik özel bir durum olsun."

Dediği gibi, Nanase'yi omuzlarından nazikçe kendime doğru çektim. Mesafenin kısalmasıyla vücutlarımız daha çok birbirine değdi. Nanase de rahatlamış olacak ki, tüm ağırlığını bana verdi.

"Nasıl?"

"Hımm... Çok iyi..."

"Buna sevindim."

"Fufu, yine de bana ilk sarılanın sen olması beni çok mutlu ediyor... Bunu tekrar yapar mısın?"

"...Kim bilir."

Dürüst olmak gerekirse, birine ilk adımı atıp sarılmak mental enerjimi epey tüketen bir şey, bu yüzden mümkünse pek yapmak istemiyorum.

Bunun üzerine Nanase, küsmüş gibi yanaklarını şişirdi ve gözlerini dikip bana baktı.

"Kötüsün..."

"...Tamam, bir düşüneceğim."

"Söz ver."

"Tamam, söz."

"Fufu, böyle diyeceğini biliyordum zaten."

Nanase bir süre daha bu durumun tadını çıkarmaya devam etti.

"N-nihayet vakti geldi, değil mi?.."

"Evet."

Yanımda oturan Nanase sırtını dikleştirmişti; gerginlikten olsa gerek, yüz hatları kaskatı kesilmişti.

Babamdan birazdan varacaklarına dair bir mesaj almıştık, biz de oturma odasında onların gelişini bekliyorduk.

"Sen hiç gergin görünmüyorsun."

"Ben de gerginim, biliyor musun? Ne de olsa anneme nişanlımı tanıtacağım."

"Öyle mi?"

"Evet, dürüst olmak gerekirse bizimkilerin tuhaf bir şey yapıp yapmayacağı konusunda endişelenmeden edemiyorum."

Ebeveynlerimin ikisi de ilk bakışta kusursuz insanlar gibi görünseler de aslında oldukça nev-i şahsına münhasır kişilerdir. Bu yüzden, onların ne yapacağını kestirmek benim için bile imkansız.

Gerçi ikisi de genel görgü kurallarına sahip oldukları için bir sorun çıkmayacağını umuyorum.

"Fufu."

Ben kara kara düşünürken Nanase halime bakıp kıkırdadı.

"Ne oldu?"

"Mutlu oldum. Benimle aynı hisleri paylaştığın için."

Nanase nazikçe gülümsedi ve elini yavaşça elimin üzerine koydu.

"Sen yanımda olduğun sürece ben iyiyim."

"...Anlıyorum."

İfadesizliğimi koruyarak önüme baktım.

"Utandın mı?"

"Utanmadım."

Biz böyle konuşurken odanın kapısı açıldı ve içeri iki kişi girdi.

Gelenler, her zamanki gibi siyah takım elbisesi içindeki babam Ichijou Shinya ve siyah saçlarını yanda toplamış, şık takımıyla göz dolduran annem Ichijou Kasumi'ydi.

İçeri girmeleriyle birlikte biz de ayağa kalktık.

"Kusura bakmayın, sizi beklettik çocuklar. Nanase-jou, görüşmeyeli uzun zaman oldu. Beni hatırlıyor musun?"

"Elbette, babacığım."

"Hah hah hah! İşte benim gelinim!"

Babam, Nanase'nin ona "baba" demesinden fazlasıyla memnun kalmış olacak ki keyifle güldü.

Bu adam ciddi olduğu zamanlarda gerçekten güvenilirdir ama iş dışındaki zamanlarda o kadar saf ve kandırılması kolay olur ki bazen endişeleniyorum.

"Bey..."

Annem, babamın bu halini görmeye daha fazla dayanamamış olacak ki iç çekip ona uyarıcı bir bakış fırlattı.

Az önce keyfi yerinde olan babamın yüzü bir anda kireç gibi oldu. "Öhöm" diyerek boğazını temizledi ve ciddiyet moduna geçti.

"Tanıştırmakta geciktim. O benim eşim, Ichijou Kasumi."

Babam onu Nanase'ye takdim edince, annem bir adım öne çıktı.

"Memnun oldum, ben Ichijou Kasumi. Ichijou Minato'nun annesiyim. Oğlumla ilgilendiğin için teşekkürler."

"Ben de memnun oldum, anneciğim. Minato-san'ın nişanlısı Nanase Rei. Asıl ben, Minato-san bana her zaman destek olduğu için ona minnettarım."

Karşılıklı tanışma faslı bittikten sonra annem, Nanase'ye sessizce ve dik dik bakmaya başladı. Nanase'nin yüzünden ne kadar gerildiği açıkça okunabiliyordu.

Sessizlik

Ve odaya bir sessizlik çöktü.

Babama "bir şeyler yap" dercesine bir bakış attım ama o, camdan dışarıyı seyrederek görmezden gelmeyi tercih etti.

İç çeker... Gerçekten bu adam...

"Anne, baba, isterseniz önce bir oturalım da öyle konuşalım?"

"...Haklısın, ayaküstü konuşacak değiliz ya."

"Ah, evet, haklısın."

Sözüme itaat edip futonların üzerine oturdular.

İç çeker... Gerçekten bir sorun çıkmayacak mı acaba?..

Biraz endişeli de olsam Nanase'nin yanına oturdum.

"Bugün bizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederim. Bu küçük hediyeyi lütfen kabul buyurun."

Nanase, yolda aldığımız hediyeyi babama uzattı.

"Ooo, bu ne nazik bir davranış. Madem öyle, hemen birlikte tadına bakalım. Ben çay demleyip geliyorum."

Babam, bunu bir bahane ederek sanki oradan kaçıyormuşçasına uzaklaştı.

Geriye ben, Nanase ve annem kaldık.

Peki, bu havayı ne yapmalı?..

Nanase gerginlikten tamamen taş kesilmişti, annem ise sadece dik dik Nanase'ye bakıyordu. Dışarıdan birisi baksa burayı bir hesaplaşma sahnesi sanabilirdi.

Ben ne yapacağımı düşünürken annem söze başladı.

"Minato, son zamanlarda okul nasıl gidiyor?"

"Her zamanki gibi, her şey yolunda."

Bu beklenmedik derecedeki sıradan soru karşısında şaşırsam da cevap verdim.

"Öyle mi, sevindim."

Ve yine sessizlik.

Aman Tanrım, ben bir hamle yapmazsam bu durum değişmeyecek gibi...

Hafif bir bıkkınlıkla konuştum.

"Anne, buna daha ne kadar devam edeceksin?"

Sözlerimle birlikte annemin kaşı seğirdi, Nanase ise "Neler diyorsun sen?!" der gibi bana baktı.

"Neye devam edecekmişim?"

"Bu rol yapma işine işte. Çabuk normal haline dön yoksa benim dengem bozulacak."

Sessizlik

Kısa bir sessizliğin ardından annemin atmosferi tamamen değişti.

"Aman be! Neden söylüyorsun ki! Tam da gelinimin karşısında havalı anne rolünü sonuna kadar götürecektim!"

"Hayır yani, o kadar yapmacık duruyordu ki biraz ürkütücüydü."

"Üühü... O kadar da uğraşmıştım..."

Tamamen eski haline dönen annem, çocuk gibi ağlıyormuş numarası yapmaya başladı.

Gerçekten çok zahmetli bir kadın...

Bu ani değişim karşısında Nanase'nin ağzı bir karış açık kaldı, kafa karışıklığı yaşıyordu.

"Zaten neden sabahtan beri sadece Nanase'ye bakıp duruyordun?"

"Ne yapayım elimde değil ki! Methini duymuştum ama beklediğimden kat kat daha tatlıymış!"

Bu aşırı dürüst övgü karşısında Nanase utancından başını öne eğdi.

"Tam olarak neresi mesela?"

Nanase'nin gerginliğini dağıtmak için sormaya devam ettim.

"İpek gibi siyah saçları, safir gibi mavi gözleri, kusursuz yüz hatları, nazik tavırları, yumuşacık huyu... Her şey o kadar mükemmel ki böyle harika bir kızın gerçekten Minato'nun nişanlısı olup olmadığını sorguladım bir an."

Annemin tavrından bu sözlerin yalan olmadığını, gerçekten kalbinin derinliklerinden geldiğini anladım.

Biliyordum zaten. Annemin Nanase'yi beğenmemesi imkansızdı.

"Bak Nanase. Annem hiç de korkunç biri değilmiş, değil mi?"

"E-evet..."

Nanase, bu açık yürekli övgüler karşısında epey kızarmıştı.

"Kusura bakma canım, galiba seni korkuttum... Ama seninle gerçekten iyi anlaşmak istiyorum, Rei-chan."

"Ben de sizinle iyi anlaşmayı çok isterim, anneciğim!"

"G-gerçekten mi!"

Annemin gözleri bir çocuk gibi ışıldamaya başladı.

"O zaman hadi konuşalım. Evdeki Minato'nun hallerini bana uzun uzun anlatmanı istiyorum."

"Tabii, ben de Minato-san'ın çocukluk hallerini öğrenmeyi çok isterim."

Ha? Bir dakika.

İyi anlaşmalarına lafım yok da konuşma sanki sakat bir yöne mi gidiyor ne?

"Ah, sanırım bir albüm olacaktı... Rei-chan, bakmak ister misin?"

"Evet, lütfen!"

"Hey, durun bir dakika, rica ediyorum!"

Sonuçta annem ve Nanase, beni çekiştirmeye iyice kaptırmışlardı kendilerini.

"Ne! Minato nazik mi davranıyor?!"

"Evet, evde bana karşı çok nazik. Ev işlerine de aktif olarak katılıyor."

"O bizim Minato ha... Demek ki bir yuva kurmak gerçekten de çok iyi bir şeymiş!"

BAŞLIK: Bir Başka Kaybeden

Sonuçta birbirlerine iyice ısınan annem ve Nanase, beni tamamen dışlayıp hakkımda konuşmaya daldılar.

Arlarının düzelmesi iyi bir şeydi ama... Özel hayatımın bu kadar aniden ifşa edileceğini hiç düşünmemişti.

Annem çocukluğumdan ve aile evindeki hallerimden, Nanase ise birlikte yaşadığımız anlardan bahsediyordu. Benim için ikisi de bu ikilinin bilmesini istemediğim türden konulardı, bu yüzden yerin dibine giriyordum.

İç çeker... Lütfen, çabuk bitsin artık...

İkisinin neşeyle sohbet edişini karmaşık bir ifadeyle izleyip içimden dua ederken odanın kapısı açıldı.

"Ooo? Siz ne ara bu kadar yakınlaştınız?"

Babam, herkese yetecek kadar fincan ve çaydanlığın olduğu bir tepsiyle geri döndüğünde şaşırmış gibi yaptı.

Onun bu yapmacık tavrına ters ters baksam da babam istifini bozmadan tepsiyi masaya bıraktı.

"Hayatım, dinle bak! Bizim o mesafeli Minato, Rei-chan'ın yanında pek bir nazikmiş."

"Hee... Öyle mi, Minato?"

"Alakası yok... Sadece normal davranıyorum..."

Sadece annem ve nişanlım değil, babamın önünde bile deşifre olmak tam bir ceza oyununa döndü.

"Gördüğün gibi pek dürüst biri değildir ama aslında özünde iyi bir çocuktur."

"Evet, bunu çok iyi biliyorum."

"He-hey, Nanase!"

Ona seslensem de annemlerle sohbete dalan Nanase beni duymadı bile.

Aman... Ne haliniz varsa görün...

Artık ailemle Nanase'nin konuşmasını durdurmamın imkansız olduğunu anlayıp vazgeçtim ve zihnimi boşalttım. O sırada annem, nadir görülen o rahatlamış ifadesini takındı.

"Yine de gerçekten çok iyi oldu. Bu adam aniden arayıp Minato'ya nişanlı bulduğunu söylediğinde başta çok şaşırmıştım ama senin gibi tatlı bir kızı görünce ben bile anında kararımı verirdim."

"Şey... Özür dilerim... Babamdan rica edip görücü usulü tanışma işini ayarlatan bendim."

"Sorun değil canım. Aksine, bir genç kız dediğin bu kadar girişken olmalı. Ben de bu adama kendim yanaşıp evlenmiştim. Değil mi hayatım?"

Annem öyle diyerek babama yaslandığında, babam da durumdan hoşnut bir ifadeyle onu nazikçe kendine çekti.

Bu ikisinin arasının iyi olması güzel bir şeydi ama insanların önünde çekinmeden flörtleşme huylarını artık bıraksalar keşke. Bunu izlemek zorunda kalan oğullarının ne hissettiğini bir düşünseler ya... En azından Nanase'nin önünde yapmasalar bari.

Nanase de nasıl tepki vereceğini bilemeyip arada bana bakıyordu.

Birkaç saniye sonra babam, oğlu ve müstakbel nişanlısının önünde olduğunu hatırlamış olacak ki hafifçe öksürerek ciddi tavrına geri döndü.

"Kasumi, devamını sonraya saklayalım mı? Minato ve Nanase Hanım'ın önündeyiz sonuçta."

"Haklısın, sonra uzun uzun konuşuruz."

Mümkünse o konuşmayı da yapmasanız harika olurdu ama şimdilik cilveleşmeyi kestikleri için buna da şükür.

"A, bu arada artık yemek hazırlığına başlamalıyım. Siz de yersiniz değil mi?"

"Evet, niyetimiz o."

"Biraz bekleyin o zaman. Hemen hazırlıyorum."

"Şey, ben de yardım edeyim lütfen!"

"Aman, gerçekten mi? O zaman gel beraber yapalım."

Annem neşeyle gülümseyerek Nanase ile birlikte mutfağa yöneldi.

Annem eskiden beri kızıyla beraber yemek yapmanın hayalini kurduğunu söylerdi. Kana yemek yapmadığı için bu hayali gerçek olduğu için çok mutlu olmuş olmalıydı.

"Rei-chan, yemeklerin ne kadar lezzetliymiş böyle... Annen sana hayran kaldı..."

Nanase'nin elinden çıkan yemekleri yiyen annem, o kadar etkilenmişti ki duygulanıp gözyaşlarına boğuldu.

Annemin tuhaflıkları Nanase tarafından bir bir öğrenildiği için bir şeyler yapmamasını tercih ederdim ama Nanase'nin yemeklerinin aşırı lezzetli olduğu konusunda ona tamamen katıldığım için sessizce yemeğimi yedim.

Nanase'nin el lezzeti gerçekten bir başkaydı.

"Gerçekten çok güzel olmuş. Bu kadar iyi yemek yapmayı nasıl öğrendin?"

Yemeklerin kalitesi gurme olan babamı bile etkilemişti ki dayanamayıp sordu.

"Yemek yapma konusunda usta olan ablam, gelecekte kesinlikle ihtiyacım olacağını söyleyerek bana öğretti. Onun sayesinde artık yemek yapmakta iyiyim."

Bunu ilk defa duyuyordum.

Nanase'ye yemek yapmayı öğretenin ablası olacağı hiç aklıma gelmezdi... Şimdiye kadar ablası hakkında hiç konuşmamıştı ama araları bayağı iyi görünüyor.

"Anlıyorum, çok nazik bir ablan varmış."

"Evet, ona çok minnettarım."

İlk başlardaki endişeli ifadesinden eser kalmamıştı; Nanase, annemlerle kalpten bir eğlenceyle sohbet ediyordu.

Görünen o ki annem ve babamla tamamen kaynaşmıştı. Geriye ise...

Göz ucuyla Kana'ya baktığımda yemeğini bitirmek üzereydi.

"Elinize sağlık, ders çalışmam gerektiği için müsaadenizle."

Bunu söyleyip odasına geri döndü.

"Rei-chan, kusura bakma lütfen. O kız biraz fazla utangaçtır da..."

"Hayır, sorun değil."

Nanase muhtemelen pek öyle düşünmüyordur ama Kana'nın aşırı derecede utangaç olduğu bir gerçekti. O ifadesiz tavrı, içindeki heyecanı saklamak için taktığı bir maskeydi sadece.

Aslında herkesten çok Rei ile konuşmak istiyor ama bunu beceremediği için kendine kızıyordur muhtemelen.

Ahhh... Yine konuşma fırsatını kaçırdım...

Yemeği bitirip ders çalışmak için odama döndüğümde, masanın başında soruları çözerken bir yandan da yine kendimi sorguluyordum.

Onunla ilk ben tanışmıştım ama annem ve babam Rei-san ile benden daha yakın oldular... Bu evde onunla hâlâ samimi olmayan tek kişi benim... Bu durum bayağı kötü değil mi?

Hayır, kötüden de öte... Bu gidişle soğuk nevale görümce imajım kalıcı olacak... Bunu kesinlikle istemiyorum!

O zaman hemen aşağı inip onunla konuşmalıydım ama benim gibi biri için bu, seviyesi çok yüksek bir eylemdi.

...Şu soruyu da çözeyim, sonra aşağı ineceğim.

Buna karar verdikten sonra beş soru daha çözdüm ama hâlâ aşağı inmemiştim.

Ah... Burayı da yanlış hesaplamışım... Haa... Ben gerçekten işe yaramazın tekiyim...

Aşağı inmekten vazgeçip sadece derse odaklanmaya çalıştığım sırada odanın kapısı tıklandı.

Kim acaba? Annem mi?

Öyle düşünerek kapıya döndüğümde, beklemediğim bir ses duydum.

"Kana-san, biraz müsait misin?"

"!?!"

Şaşkınlıktan, elimde çevirdiğim mekanik kalemin sivri ucuna parmağımı bastırdım.

Acıyor... Hayır, şimdi acıyı düşünecek vakit değil!

N-neden Rei-san... Ş-şimdilik içeri girmesini söylemeliyim!

"Buyurun."

Panikleyen kalbimin aksine, sesimin her zamanki gibi çıkmış olması beni rahatlattı. Rei-san odaya girdi.

Obsidyen gibi siyah saçları ve safir benzeri gözleriyle Rei-san'ın güzelliği artık kelimelerle ifade edilemeyecek boyuttaydı.

"Özür dilerim, yoksa dersini mi böldüm?"

"Hayır, zaten hiç odaklanamamıştım, sorun yok. Bir şey mi isteyecektiniz?"

"Özel bir sebebi yok aslında ama... Seninle biraz daha konuşmak istedim. Sakıncası var mı?"

"Hayır, şey... Sakıncası yok ama..."

Ne yapacağım... Ne yapacağım! Ne konuşacağımı bilmiyorum... Kurtar beni... Abi...

İçimden gizlice abime beni kurtarması için yalvarsam da telepati diye bir şey gerçek olmadığı için, doğal olarak bu çığlığım ona ulaşmıyordu.

Az önce abim yanımda olduğu için bir şekilde konuşabilmiştim ama onun yokluğunda sosyal fobi damarlarım sonuna kadar açılmıştı.

A-ama, o kadar yolu gelmişken... düzgünce konuşmalıyım! Bu sefer, yakınlaşmak için büyük bir fırsat!

"Eğer... benim gibi biri sizin için uygunsa."

"Teşekkürler. Hafifçe güler Tahmin ettiğim gibi, gerçekten çok iyi bir kızsın."

Rei-san memnuniyetle gülümseyerek bunu fısıldadı.

Ehehee... Az önce beni övdü!

Sırıtmamak için dudaklarımı birbirine bastırarak yere oturduğumda, Rei-san da bana ayak uydurup masanın diğer tarafına, tam karşıma oturdu.

Derken Rei-san, meraklı gözlerle odamı incelemeye başladı.

Ne? Ne oluyor, ne oluyor!? Odamda tuhaf bir şey mi var... Garip bir şey bırakmadığımı sanıyordum ama...

Odada sadece çaydanlık, fincanlar ve en sevdiğim pelüş oyuncaklar var.

İçten içe titreyerek onun tepkisini beklerken, hiç beklemediğim sözler döküldü dudaklarından.

"Yine de, tam bir kız odası gibi ne kadar da sevimli... Biraz kıskandım doğrusu."

"Öyle mi dersiniz?"

"Evet, sadece temel ihtiyaçların bulunduğu benim odamla arasında dağlar kadar fark var. Demek gerçek bir genç kızın odası böyle oluyormuş..."

Bunu hüzünlü bir hayranlıkla söyleyen Rei-san, biraz yalnız görünüyordu.

Rei-san'ın ailesi Nanase hanedanı da oldukça saygın bir soydur. Bizim ailemiz nispeten esnek olsa da, onun yetiştiği ortam belli ki çok katıydı.

Abimin bu kadını gerçekten mutlu etmesini tüm kalbimle istiyorum.

"Bu arada Kana-san, Minato ile aranız nasıl? Kardeş olarak iyi geçiniyor musunuz?"

"İkimiz de oldukça sessiz tipler olduğumuz için genel anlamda 'çok yakınız' diyemem ama... yani, normal işte... Küçükken benimle çok oyun oynardı."

Küçükken şimdiki halimin aksine duygularımı hiç saklamazdım. Ichijo ailesinin bir ferdi olarak partilere gittiğimizde hep abimin arkasına saklanırdım.

"Hafifçe güler Anlaşılan sen de abini çok seviyorsun, Kana-san."

"...Pek sayılmaz... öyle bir şey... yok... Ayrıca Rei-san, siz benden büyüksünüz, bana '-san' diye hitap etmenize gerek yok. Bana sadece 'Kana' derseniz çok mutlu olurum."

"Öyle mi? O zaman bundan sonra sana böyle sesleneceğim, Kana."

"Evet, lütfen."

Yaşasın! Rei-san bana ismimle hitap etti!

Aslında şu an zıplaya zıplaya sevincimi belli etmek istiyordum ama tam arayı düzeltmişken onu kendimden soğutmamak için kendimi tuttum.

Bir de... şunu da rica etmek istiyorum ama... Yok, bu kadarı fazla mı hızlı olur? Ama bu fırsatı bir daha yakalayamayabilirim... T-tamam! Cesaretimi toplayıp söyleyeceğim!

"...Şey... bir ricada daha bulunabilir miyim?"

"Nedir?"

"Şey... Size 'yenge' diye hitap edebilir miyim?"

O an, Rei-san nedense şaşkınlıktan donup kaldı.

Eyvah! Acaba olmaz mıydı? Düşününce, abimle henüz evlenmediler bile, doğrudan yenge demek mesafeyi çok hızlı kapatmak oldu!

A-ama... artık geri dönüşü yok... Sonuna kadar gitmekten başka çarem kalmadı!

"Şey... Bir kez daha söyleyebilir misin?"

Rei-san kafa karışıklığı içinde sordu.

Evet, normal bir tepki. Ben de aniden böyle bir şey duysam aynı tepkiyi verirdim.

"Size yenge demek istediğimi söyledim."

Sessizlik

Birkaç saniye süren o sessizlikte, uzun zamandır hissetmediğim kadar gerildim.

"Ş-şey... Eğer senin için sorun olmayacaksa... Benim için bir sakıncası yok..."

"Tamam, yenge."

Yaşasın! Sonunda ona yenge diyebildim!

İçimden bayram ederken bir an yengeme baktım. Yüzünde nedense mutlu bir gülümseme vardı.

"Bir şey mi oldu?"

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.