Paramparça Maskeler

Kamijou, yolda boylu boyunca uzanan Mitsuki Unabara’ya tepeden baktı.

Cam kırılmasına benzer bir sesle birlikte, yüzünün darbe alan kısmındaki deri dökülüp gitti. Altından çıkan büyücünün çehresi Unabara’dan bile genç duruyordu, teni ise daha esmerdi. Sanki güneş yanığı olmuş bir deri zorla soyulmuş gibi, yüzünün bazı parçaları hâlâ yerinde duruyordu. Sıra dışı ve tekinsiz bir görüntüydü.

“Pekâlâ, şimdi bana cevap ver,” dedi Kamijou, soluk soluğa. “Neden o kadar insan arasından özellikle Mitsuki Unabara’nın kılığına girmeyi seçtin?”

“Hah. Anlaman için illa her şeyi açık açık söylemem mi gerekiyor?”

“Tabii ki gerekiyor, kahretsin! Unabara’nın bana saldırmasından hiçbir çıkarın olamazdı, öyleyse neden onun peşine düştün? Misaka’ya yakınlaşmak için mi? Sırf beni tanıyor diye mi?”

Sessizlik

“Cevap ver bana. Unabara’nın derisinden bir parça koparıp onun kılığına girdin. Aynı şeyi Misaka’ya da mı yapacaktın? Onun bu büyü dünyasıyla en ufak bir alakası yok! Neden onu da bu işe alet etmeye çalışıyorsun?”

Kamijou’nun gazabı, Unabara’nın sakin tınısıyla çarpıştı.

Kelimeleri, ağzından damlıyormuşçasına duygudan arınmış ve düzdü.

“Aslına bakarsan, Unabara’yı çoktan öldürmüş olmalıydım.”

Sesi buz gibi soğuk değildi; aksine, ne yükselen ne de alçalan, ılık bir su gibiydi.

“Görünüşe göre ölümün eşiğindeyken gücünü kullanmış. Telekinezi miydi neydi? Kendi bedeninin hareketlerini atomik seviyede dondurmuş. Kendini bir nevi kış uykusuna yatırmış yani. Kalbine bıçak saplamayı denedim ama donmuş ete bıçak saplamaktan farksızdı. Mızraklarım da onu parçalara ayıramadı. Benim de elimden bir şey gelmedi, ellerini ve ayaklarını bağlayıp o odaya fırlattım ama...”

Anlaşılan bu büyücü, Akademi Şehri’ne gelmeden önce dersine iyi çalışmıştı. Telekinezi ve kış uykusu gibi bilimsel terimleri havada uçuruyordu.

Fakat Kamijou’nun canını en çok sıkan şey, Unabara’nın o kısık, heyecansız sesiydi. Sanki eski, bandı aşınmış bir kaseti zorla dinletiyor gibiydi.

Unabara onun yüz ifadesini görünce hafifçe tatmin olmuş gibi göründü. Sesine yeniden bir duygu kırıntısı sızdı.

“Buraya neden mi geldim? Bunca şeyden sonra bana sormayı akıl ettiğin ilk soru gerçekten bu mu?” diyerek alay etti. “Nasıl tehlikeli bir işe kalkıştığının gerçekten farkında değilsin, değil mi?”

“Ne?”

“Hepsini geçtim, içinde yüz üç bin büyü kitabı barındıran Yasak Kitaplar Dizini’ni tek başına elinde tutuyorsun. Yetmezmiş gibi İngiliz Püriten Kilisesi’nden büyücüleri, Tokiwadai’den bir beşinci seviyeyi ve vampirlere karşı gizli bir kozu yanına çektin, öyle değil mi?”

Ardından, ses tonu kendine yönelik bir alaya bürünerek devam etti: “Büyü dünyası ile bilim dünyası normalde birbirine karışamaz. Ama sen her iki tarafla da fazlasıyla içli dışlı oldun. Esasında kendi başına yepyeni bir güç odağı yaratıyorsun; Kamijou grubu. Benim bağlı olduğum gibi yapılar, bu yeni grubun dünyadaki güç dengesini bozmasından ölesiye korkuyor.”

Onun grubu.

Acaba kastettiği şey Akademi Şehri miydi, kilise dünyası mı, bir büyücü topluluğu mu, yoksa büyük bir ekonomik güç mü?

“Buraya gönderilme sebebim buydu işte. Gerçi en başta amacım Mitsuki Unabara’nın kılığına girmek ya da birine zarar vermek değildi. Buraya geleli sadece bir ay oldu, bedenimi değiştireli ise henüz bir hafta. Sadece gözlem yapıyordum. Eğer senin bu Kamijou grubunun güç dengesine bir tehdit oluşturmadığına karar verseydik, üstlerime hiçbir sorun olmadığını rapor edip gidecektim.”

Büyücü dişlerini gıcırdattı.

Öfkeyle bakarak gözlerini doğrudan Kamijou’nun yüzüne dikti.

“Ama sen fazla tehlikeliydin! Bana ulaşan sınırlı bilgilerden yola çıkarak yaptığım tahminlere göre, sadece bu yaz tatili boyunca sayısız örgütü tek başına çökerttin! Üstelik gücün ne paraya ne de nüfuza dayanıyor; bu yüzden seni kontrol edemiyor, sınırlayamıyor veya seninle pazarlık yapamıyoruz. Sadece kendi duygularınla hareket eden, keyfî, başına buyruk ve bencil bir güçsüzün tekisin! Üst kademedekilerin böylesine istikrarsız bir gücü tehlikeli bulmayacağını mı sanıyordun gerçekten?”

“Dur bir dakika... Yani sen...”

“Evet. Benim hedefim sadece Touma Kamijou değil, tüm Kamijou grubu. Sen tek başına ölsen bile, bu grubun üyeleri birbirine çok bağlı, öylece dağılıp gitmezler.”

Bu yüzden tanıdığı kişilerin kılığına bürünüyordu.

Kamijou’nun yakından tanıdığı birinin yüzünü alacak, ona olabildiğince kötü davranacak ve aralarındaki güveni yerle bir edecekti. İş bittikten sonra bir başka tanıdığının kılığına geçecekti. Bu grubu içeriden yavaş yavaş çürütecekti.

Planı yarı yolda fark edilse bile büyücü için sorun olmazdı. Bu kez de hangisi sahte oyununu oynayarak arkadaş çevresini birbirine düşürür, şüphe tohumları ekerek herkesi birbirine düşman ederdi.

İçten içe çürüme.

Tarih boyunca sayısız hanedanlık tam da bu siyasi manevra yüzünden yıkılıp gitmişti. Sapa sağlam görünen devletlerin bir anda un ufak olmasının, bilge kralların bir günde zalim tiranlara dönüşmesinin arkasında hep bu gizli ajanların görünmez elleri vardı. Bu derece sinsi ve acımasız beceriler, zamana ve ülkesine göre efsanelerdeki şeytanlar veya tilki ruhlarıyla bağdaştırılırdı.

“Seni en sona bırakmak için çok uğraştım ama başka çarem kalmadı. Gerçeği çoktan açığa çıkardın. Sanırım bir sonraki sefer senin yüzünü almak zorunda kalacağım!” diyerek yerde duran obsidyen bıçağa doğru atıldı. Aynayı andıran yüzeyindeki çamuru silkeledi, ardından yerdeyken çevik bir hareketle dönüp ona doğru bir mızrak daha savurdu.

Ne var ki, aceleyle ve ters bir pozisyonda saldırdığı için mızrak tamamen alakasız bir yöne doğru uçtu. Büyücü dişlerinin arasından küfretti, doğruldu ve bıçağı tekrar doğrultmaya çalıştı.

Kamijou, o daha hamlesini yapamadan aradaki mesafeyi kapattı.

“Bok!”

Büyücü bir mızrak daha fırlatmak istedi ama Kamijou’nun yumruğu çok daha hızlıydı. Sağ eli obsidyen bıçağa indi. Cam kırılma sesiyle birlikte, sağ elindeki güç obsidyen bıçağı tuzla buz etti.

“Seni bekleyecek halim yok, aptal—”

Sözleri aniden yarıda kesildi.

Tam üzerlerinden gelen metalik, gürültülü bir çatırtı sesi etrafta yankılandı. Kamijou başını kaldırdığında, inşaat halindeki binanın iskeletinin üzerlerine çökmek üzere olduğunu gördü.

Büyücünün hedefi ıskalayan mızrağı, hemen yanlarındaki binaya isabet etmişti.

Yapı henüz beton dökülme aşamasına gelmediği için, çelik kirişlerden yapılmış devasa bir tırmanma oyuncağını andırıyordu. Mızraklar, çarptığı nesnelerin yapı taşlarını çözüyordu. Artık vida veya cıvatalarla birbirine bağlı olmayan kalın kirişler, yağmur gibi kafalarına yağıyordu.

“?!”

Kamijou ve büyücü, yıkıntıdan kaçmak için geriye doğru fırladılar. Yüzlerce kilo ağırlığındaki bir çelik kiriş, az önce durdukları yere kutsal bir kılıç gibi saplandı.

Çok geçmeden binanın kendisi de bir çığ gibi üzerlerine devrilmeye başladı. Sağduyulu bir insan hemen oradan kaçardı. Ama Kamijou bu fırsatı kaçırırsa büyücü elinden kurtulacaktı. Bu da onun yine bir başkasının kılığına girip sevdiklerine zarar vermesi demekti.

Göz göze geldiler.

Büyücü sırıtarak ona bakıyordu.

Kahretsin! Hayatım boyunca başıma gelen en şanssız boktan durum bu...

Kamijou, kaçmaya hiç de niyeti olmayan büyücüye öfkeyle bakarak içinden küfretti.

“Klişe bir laf olacak ama... Belki de arkadaş olabilirdik.”

İnşaat işçilerinin kaçışırken attığı çığlıklar duyuluyordu. Hepsi dışarıda olduğu için binanın içinde kimse olmamalıydı. Zaten bu saatten sonra içeride kalacak kadar deli biri olamazdı.

“Böyle boş bir düşünce aklımın ucundan bile geçmedi!”

Cevabı anında yapıştırdı. Hemen yanına bir çelik kiriş daha çakıldı ama kılını bile kıpırdatmadı.

“Gerçekten yazık oldu,” diyerek içini çekti Kamijou. “Misaka hakkında söylediğin o şeyler de yalandı, değil mi? En çok da buna üzülüyorum... Çünkü artık senin o suratını dağıtmak için çok iyi bir nedenim var.”

Bu sözlerle birlikte aralarındaki hava adeta buz kesti.

Karanlıktan da soğuk bir sessizlik tüm alana hükmetti.

“...Sahte olmak mı?” diye fısıldadı büyücü kendi kendine.

Kamijou daha kaşlarını çatamadan, lafı tekrarladı.

“Sahte olmanın... nesi yanlış?” diye gürledi kendi kendine. “Bir sahte, barış isteyemez mi? Bir sahtenin Misaka’yı korumak istemesine bile izin yok mu?”

“Ne...?”

Binanın kulak tırmalayan çatırtılarını unutup büyücüye dikkatle baktı.

“Doğru, bunların hiçbirini yapmak istememiştim,” diye haykırdı büyücü, tepesine çökmek üzere olan yıkıntıya zerre aldırış etmeden.

“Unabara’ya zarar vermek bile istemiyordum. En iyi çözüm bu olurdu. Herkes mutlu olacak, kimsenin canı yanmayacaktı. Bu şehri sevmiştim. Bir ay önce buraya geldiğimden beri. Burada hiçbir zaman normal bir vatandaş olarak yaşayamayacak olsam bile, Misaka’nın yaşadığı bu dünyayı sevmiştim.”

Büyücü devam etti:

“Ama başka yol yoktu. Karar verilmişti bir kere. Üsttekiler Kamijou grubunu tehlikeli buldu. Unabara’nın kılığına girdiğimde neler hissettiğimi biliyor musun? Onun yaşadığı bu dünyaya zarar verdiğimi bildiğimde içimin nasıl acıdığını biliyor musun?”

Yüzü, uç noktalardaki duyguların karmaşasıyla kasılıp çarpıldı.

“Asla anlayamazsın! Hepsini sen mahvettin! Birazcık daha uzlaşmacı olsaydın, onlara hiçbir sorun olmadığını söylememe izin verseydin, burayı sessizce terk edip gidecektim! Ne Unabara’ya saldırmak ne de Misaka’ya yalan söylemek zorunda kalacaktım! Evet, şimdi düşmanız ama bu kimin suçu?!”

Bedeninin etrafını görünmez, ölümcül bir aura sardı.

Onun bu gazabıyla eş zamanlı olarak, binanın çatısı büyük bir gürültüyle aşağı doğru çökmeye başladı.

Kamijou büyücünün gözlerinin içine baktı.

Ardından, başının üzerine çöken binaya bakmadan sordu: “Misaka’yı gerçekten seviyor musun?”

Bir ajan olmasına rağmen... Onu kullanmaya çalışmış olmasına rağmen...

...cevabı evetti.

Binanın tepesi sayısız çelik kiriş ve levhaya dönüşerek üzerlerine doğru hızla yağmaya başladı.

“Misaka’nın yaşadığı bu dünyayı gerçekten korumak istiyor muydun?”

Çünkü o bir ajandı. Onu kullanmak zorunda kalmış olsa bile.

Cevabı evetti.

Metal iskelet, binanın alt kısımlarına büyük bir gürültüyle çarparak daha fazla parçanın kopup yıkılmasına yol açtı.

“Ama artık onları koruyamam. Ben senin düşmanım artık. Onun da düşmanıyım. Böyle olsun istemezdim ama mecbur kaldım. Başka ne yapmamı bekliyordun? Elimden ne gelirdi ki? Filmlerdeki o kahramanlar gibi tek başıma koca bir örgüte savaş açıp geberecek miydim yani? Yapamam. Ben sen değilim. Senin gibi bir kahraman olamam,” dedi büyücü, yüzünde garip bir şekilde geçici ve zayıf bir tebessümle.

Evet. Kamijou Touma onu anlıyordu.

Bunlar adamın gerçek hisleriydi. Hiç istemediği halde düşman olmaya zorlanan birinin içindekilerdi. Dünyada her şeyden çok korumak istediği şeye el uzatmak zorunda bırakılmıştı. Kalbi paramparça olmuş, ruhu çarpıtılmış bir adamın dökülen kelimeleriydi bunlar.

Tsuchimikado Motoharu adında biri vardı.

O adam kendisinin bir ajan olduğunu söylediğinde, Kamijou bunun kulağa oldukça rahat bir pozisyon gibi geldiğini düşünmüştü. Oysa bu gerçeklerden fersah fersah uzaktı. Aldığı emirlerin dışına çıkmanın getirdiği o devasa riski göze alarak özgürlüğünü kazanmıştı.

Karşısındaki büyücü ise böyle bir riski omuzlayabilecek biri değildi.

Kendi zayıflığının o da farkındaydı. Muhtemelen bu yüzden ne hayallerini paramparça ettiği için Kamijou’yu affedebiliyordu... ne de o hayalleri korumaktan aciz kaldığı için kendisini.

Bunlar onun gerçek hisleriydi.

Yüreğindeki o zehirli, çarpık sözlerin hepsini kusarak tüm gücüyle onun önüne dikildi.

Kamijou da artık yumruklarını sakınmayacaktı.

Özgürlükten uzak bir hayat yaşayan, eylemleri kimse tarafından kontrol edilmeyen ve korumak istediklerinin yanında kalabilen birinin gerçek hisleriydi bunlar. Bir büyücü için bundan daha acı verici bir gerçeklik olamazdı herhalde. Gözlerini kamaştıracak kadar parlak bir ışık gibiydi karşısındaki.

“Ha. Yani bundan sonra ona el uzatmaktan başka çaren yok, öyle mi?”

Yine de tüm gücüyle savaşmaya karar verdi.

Kamijou, tüm niyetini ve duygularını önüne seren birini öylece görmezden gelemezdi.

“O zaman başka çarem kalmadı. O senin hayalini... o yanılsamanı yok edeceğim!”

Binanın tepesi çökerken, koca yapı sanki onları ezmeye çalışan devasa bir el gibi üzerlerine doğru yıkılmaya başladı.

Çelik kirişler sağanak gibi art arda yağarken, ne o ne de büyücü kafasını kaldırıp yukarı bakmadı. Arkaya dönüp kaçmadılar da. Sadece yumruklarını sıkıp ileri atıldılar; her ikisi de aralarındaki mesafeyi sıfırlamak için can havliyle koşuyordu.

“Gah-aaahhhhh!!”

Kamijou’nun yumruğu büyücünün yüzünde patladı. Zaten adamın da sıyrılmak gibi bir niyeti yoktu; iki eliyle birden Kamijou’nun yakasına yapıştı. Kollarını bükerek Kamijou’yu savurdu ve sırtını sertçe duvara çarptı. Tok, boğuk bir ses yükseldi. Akciğerlerindeki bütün hava bir anda boşalmıştı.

O daha duvara yaslanmış haldeyken, büyücü iki eliyle birden boğazına yapıştı. Kamijou, adamın başparmaklarının gırtlağına gömüldüğünü hissederek ürperdi ama hemen ardından dizini büyücünün karnına geçirdi. Büyücü acıyla iki büklüm oldu; muhtemelen sadece o tuhaf tekniğe güvendiğinden, bedenini hiç eğitmemişti.

Kendisini boğan elleri umursamayan Kamijou, neredeyse eğilmiş duran düşmanının sırtına yumruğunu olanca gücüyle indirdi. Büyücünün bacaklarının dermanı kesildi. Kamijou bir darbe daha indirince boğazındaki eller gevşeyip tamamen çözüldü.

Çat!! Tam yanına düşen bir kirişin gürültüsüyle kulakları sağır oldu. Yetmezmiş gibi, bir diğer çelik parça da tam onun üzerine çakıldı. Kulaklarının dibinde devasa bir kilise çanı çalınmış gibi, beynini sarsan, kulak tırmalayıcı bir şok dalgası etrafa yayıldı.

“Gh... uh...?!”

O sırada, benzer şekilde sarsılmış olan büyücü, dengesini kurmaya çalışan Kamijou’nun üzerine doğru atıldı...

“Aaaaaaaaaaaaahhhhhhhhhh!!”

...ve tüm ağırlığıyla onu yere serdi. Kamijou sırtüstü düştü; beynini sarsan o ses yüzünden vücudunu istediği gibi hareket ettiremiyordu. Diğer tarafta ise sarhoş gibi yalpalayan büyücü, hâlâ onun üzerine çıkmaya çalışıyordu.

Kamijou, üzerine kapaklanmak üzere olan büyücüden bir şekilde sıyrılmaya çalışırken...

“Oh.”

...onu gördü.

Gökyüzünden inen devasa bir çelik kiriş sürüsü görüş alanını tamamen kaplamıştı. İçlerinden biri, ikisini birden delip geçecek bir rotada hızla iniyordu. Aralarında en fazla yirmi metre vardı. En çok bir iki saniye içindelerdi. Büyücü altındaki Kamijou’ya öfkeyle baktığından, tepesinde olup bitenlerin farkında bile değildi.

“Çekil yolumdan, gerizekalı!!”

Üzerine çıkmasına fırsat vermeden büyücünün karnına bir tekme bastı, ardından yanağına sert bir şamar indirdi. Adamın bedeni sola doğru savruldu. Sırtüstü yere kapaklandığında nihayet durumun farkına varabilmişti.

Tam o anda göz göze geldiler.

Çelik kiriş yağmuru tepelerindeydi. Kaçmaya yeltenmedi. Gülümsedi. Bu savaşı kazanırsa ne olacağını anlamış gibi, ince, yalnız bir tebessümdü bu.

Kamijou’nun bu büyücüyü kurtarmak gibi bir yükümlülüğü yoktu.

Onu orada ölüme terk etse kimse onu kınamazdı.

Ama...

“Bir sahte, barışı arzulayamaz mı?”

Yine de...

“Bir sahtenin Misaka’yı korumayı istemesine bile izin yok mu?”

Kamijou dişlerini sıktı.

Siktir git ya! Bu yaptığın hiç adil değil, pislik herif!!

Yerde yatan büyücünün kolunu yakalamak için uzandı. Karşısındakinin buna şaşırdığını görünce öfkesi daha da kabardı. Yetişemeyeceğini biliyordu. Dişlerini birbirine bastırdı—

—ve demir ile çeliğin gazabı, yeri göğü beşik gibi sallayarak üzerlerine çöktü.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.