Karanlığın Eşiğinde

Sundurma girişinin ve kapı zilinin hemen yanında, beton duvarın ucuna iliştirilmiş levhada Kamijou yazıyordu.

Kamijou ve yanındakiler, caddenin karşısındaki evin ağaçları arasına gizlenmiş, Kamijou hanesini gözlüyordu.

Nereden bakılırsa bakılsın, ahşaptan inşa edilmiş, iki katlı, sıradan bir hazır yapıydı.

Fakat kavurucu yaz ortasının güpegündüzünde, pencerelerdeki bütün panjurlar kapalıydı ya da kalın perdeler sıkıca çekilmişti. Bu manzara tek başına bile fazlasıyla tuhaftı. Hiçbir anısı olmamasına rağmen Kamijou bu yere karşı biraz olsun nostalji hissetmeyi dert etmezdi. Ne yazık ki baktığı bina, aile içi şiddet veya küçük bir kızın kaçırılması vakalarını andıran, buram buram tekinsizlik kokan karanlık bir kötülük yayıyordu.

Üstelik hissettiği bu tuhaflık, gerçeklerden hiç de uzak sayılmazdı.

Güneş ışığına meydan okurcasına kapatılmış o evin içinde, sadece yirmi sekiz kişiyi katledip şeytani bir tapınma uğruna kurban etmekle kalmamış, aynı zamanda Melek Düşüşü'ne yol açarak bütün dünyayı buna alet etmiş kaçak bir mahkûm vardı.

Ağacın gölgesinden ikinci katın perdeli pencerelerini süzen Kanzaki usulca konuştu. “Hmm. Hino'nun nerede olduğunu buradan kestiremiyorum. Stiyl burada olsaydı, belki ısı kaynağı tespitiyle yerini saptayabilirdi.” Sesinde hafif bir hayıflanma vardı. “Yine de evin bu kadar sıkı kapatılmış olması, Hino'nun da bizim yaklaştığımızdan habersiz olduğunu gösteriyor. Bir akın başlatacaksak bunu hızla yapmalıyız. Evin anahtarı nerede?”

“Tam burada, nya.”

Her nedense cebinden gümüş bir anahtar çıkaran Tsuchimikado olmuştu. Kamijou şaşkınlıkla ceplerini yokladı. Yoktu. Nasıl ya da ne zaman yaptığını bilmiyordu ama anahtarı çalınmıştı.

Kanzaki de Tsuchimikado'nun bu lüzumsuz el çabukluğu gösterisi karşısında bıkkınlıkla içini çekti.

“Pekala. Tsuchimikado, sen yem olacaksın. Ön kapıdan dal ve koparabildiğin kadar gürültü kopar. Sesini duyar duymaz Kreutzev ile ben başka bir rota üzerinden gizlice sızacağız.”

“Emredersiniz efendim. Küçük Mişa'nın bir itirazı var mı?”

Tsuchimikado'nun sorusuna Mişa kısa bir karşılık verdi. “Birinci yanıt, olumlu.”

Kemerindeki testereyi çıkardı ve hiç hız almadan, tek bir sıçrayışla birinci katın çatısına kondu. İkinci kattaki küçük bir pencerenin yanına bedenini yapıştırdı.

Kamijou'nun afallamaya vakti bile kalmamıştı çünkü hemen ardından Kanzaki havalandı. Yine hiç hız almadan dosdoğru yukarı fırladı, birinci katın çatısındaki Mişa'nın başının üzerinden aşıp çıt çıkarmadan ikinci katın çatısına indi. Ardından çatının diğer tarafına, arka bahçeye bakan sundurmaya doğru koşmaya devam etti.

Bu kadarı akıl almazdı. Mantıksızdı bile. Sanki bir çocuk, nasıl çok hızlı koşabilirim diye sormuş, karşılığında da gayet ciddi bir tavırla, vücuduna bir motor monte et cevabını almış gibiydi. İşin en temel mantığı bile tamamen rayından çıkmıştı.

Bitkilerin gölgesinden çıkan Tsuchimikado, ikisinin yaptıklarını son derece doğal bir şeymiş gibi izledi. Geride kalan Kamijou aceleyle ona seslendi. “H-hey. Ben ne yapacağım?”

“Zaky seni tamamen görmezden geldiğine göre, sanırım senin için en iyisi olduğun yerde kalmak, nya?” Arkasını döndü. “Gördün değil mi Kammy? İnsanlıktan çıkmış üç büyücü aynı yerde toplandık. Endişelenmeni gerektirecek hiçbir şey yok.”

“A-ama... İkisi de sadece birer kız çocuğu değil mi?”

Tsuchimikado mavi güneş gözlüklerinin ardından şaşkınlıkla gözlerini ona dikti. “Beni iyi dinle. Zaky bir stigmata kullanıcısı, anladın mı? Kendisi canlı bir silah, hayır, silahlaştırılmış bir azize. Onu gerçekten sadece bir kız çocuğu olarak sınıflandırabilir misin?”

“...Ne dedin sen? Silahlaştırılmış azize mi?”

“Tam olarak duyduğun gibi. Kammy, dün sana idol tapımı dinlerinden bahsetmiştim, hatırladın mı? Bir kilise çatısındaki haç sahte olsa bile, şekli ve rolü aynı kaldığı sürece belli bir güce sahip olacağı meselesi.”

Tsuchimikado, önden giden Kanzaki ve Mişa'yı düşünerek hızlı hızlı konuştu. “Aynı şey Tanrı'nın suretleri için de geçerli. İnsanlar Tanrı'nın suretinde yaratılmıştır, bu yüzden bir insan suretinin orijinal Tanrı'nın gücüne sahip olması mümkündür. Elbette bu sadece Tanrı'ya benzeyen seçilmiş birkaç kişi için geçerlidir. Doğumunda içinde tanrısal bir gücün barınacağı ilan edilen ve bir azize sayılan o kız gibi. Azizliğinin kanıtı olan stigmata mühürleri serbest kaldığında, geçici olarak insanüstü bir güce hükmedebilir. Sence de şu haliyle tek başına koskoca bir kaleyi yerle bir edemez mi?”

Tsuchimikado onu başından savarcasına bir hoşça kal patlatıp ön kapıya doğru süzüldü. Elindeki gümüş anahtarı sessizce anahtar deliğine soktu.

Yaprakların gölgesinde tek başına kalan Kamijou, durumu kendi içinde tarttı.

Her şeyi onlara bırakmak doğru muydu? Büyücüler kesinlikle dövüş konusunda uzmandı. Mişa dün gece adamı köşeye sıkıştırmıştı ve ortada bir mücadele bile dönmemişti. Yani belki de büyütülecek bir şey yoktu.

Fakat...

Böyle bir karanlıkta dövüşmenin ne kadar zor olduğunu gerçekten anlıyorlar mıydı?

Zifiri karanlıktaki kapalı alan çatışmalarında en tehlikeli şey düşmanın saldırıları değil, dost ateşidir. Zifiri karanlıkta boğuşan iki karaltı belirir ve aniden gölgelerin arasından bir başkası çıkar. En korkuncu, birinin diğerini görünmez bir düşman sanıp vurmasıdır. Kamijou gece dövüşlerinde asla bir profesyonel sayılmazdı ama şehirdeki sürtüşmelerde kaçmak yerine dövüşmeye karar verdiğinde, her zaman açık bir alan seçmeye gayret ederdi. Pusuya düşmekten daima sakınırdı.

Büyük ihtimalle Hino Jinsaku da bunu biliyordu.

Karanlıkta nasıl dövüşüleceğini biliyordu. Müttefikleri birbirine düşürmek için ne yapılması gerektiğinin farkındaydı. Dün geceki saldırı yüzünden Hino'yu gözünde fazla büyütüyor olabilirdi ama adam perdeleri ve panjurları kapatıp karanlık bir alan yaratmak için onca zahmete girmişti. Amacının dostları birbirine kırdırmak olmadığını düşünmezse, muhtemelen sonradan pişman olurdu.

Kahretsin, bu da müttefik ne kadar güçlüyse durumun o kadar tehlikeli hale geldiği anlamına geliyordu.

Kamijou, Tsuchimikado'nun peşinden atılıp evin önündeki verandaya koştu, bu sırada ön kapının yanındaki ağacın alçak dalında duran kuş yuvasına neredeyse kafasını çarpıyordu. Yetişip yanına vardı.

“Bekle, Tsuchimikado.”

Tsuchimikado dişlerinin arasından küfretti fakat tam içeri sızmak üzere olduklarından onunla uzun uzadıya tartışacak vakti yoktu. Kamijou'ya çok ses çıkarmayan ama bir şekilde aklına kazınan bir ses tonuyla fısıldadı. “Ben içeri dalacağım, sen de arkama saklan. Ama sırf bunu yaptın diye güvende olduğunu sanma. Arkana ekstra dikkat et, anlaşıldı mı?”

Kamijou gidecekleri yerde güvenli bölge diye bir şey olmadığını çok iyi biliyordu. Bir çocuk gibi karşılık verecekti ki Tsuchimikado anahtarı deliğe sokup çevirdi.

Hızla tek bir nefes aldı ve ön kapıyı ardına kadar savurdu.

Bam! Çarpan kapının gürültüsü boş mahallede yankılandı.

Kamijou kapının ardına bakarken neredeyse bir şeyler söyleyecekti.

İçeriden, sanki birisi karanlığı oraya boca etmiş gibi ılık bir hava sızıyordu. Tamamen mühürlenmiş bir binanın boğucu sıcağıydı bu. Dahası, havada tuhaf bir koku vardı. Suyu bulanana kadar kendi haline bırakılmış çürük kerevitlerle dolu bir akvaryum gibi burnunu ve gözlerini yakıyordu.

Karanlığın içinden, lastikten hava kaçıyormuş gibi tuhaf bir tıslama sesi yükseldi.

Açılan ön giriş her ne kadar kare şeklinde olsa da daha ziyade devasa, tuhaf bir yaratığın ağzını andırıyordu.

Tsuchimikado bu noktada elbette tek bir dikkatsiz laf bile etmedi. Sessizce öne doğru ilerledi. Kamijou da peşinden giderek yapay karanlığa adımını attı. Arkasından, ön kapı yayları sayesinde kendi kendine kapandı.

Boğucu ve sıcak hava Kamijou'nun etrafını sardı. Tıpkı bir canavarın inine benziyordu.

Işığın girmesini engellemek için perdeler ve panjurlar kapatılmıştı ancak yarattığı karanlık kusursuz değildi. Kalın, ışık geçirmez perdeler ile pencereler arasındaki boşluktan içeri ışık sızıyordu. Hino perdeleri pencere çerçevesine bantlasaydı içeriyi zifiri karanlık yapabilirdi ama anlaşılan bunu yapmamıştı.

Yine de...

Zifiri karanlık olmadığı için, sadece içeri sızan ışıkla loş bir aydınlık oluştuğu için insanın aklına gereksiz yere tatsız düşünceler üşüşüyordu. Eşyaların silüetleri seçilebildiği için son derece normal bir şemsiyelik çömelmiş bir figür gibi görünüyordu. Duvarların gölgelerinde karaltılar belirecek olsa, kim olduğuna bakmaksızın ona el kaldırabilirlerdi. Ayakkabılığın üzerindeki içi doldurulmuş rakun köpeği ve kırmızı posta kutusu süsü de tekinsiz gölgeler düşürüyordu, şemsiyeliğe yaslanmış hatıra tahta kılıç ise kesik bir insan kolunu andırıyordu. Koridordaki döşeme tahtalarını kaldırsalar altından bir ceset çıkacakmış gibiydi, şuradaki duvar kâğıdını yırtsalar kapalı kalsın diye çivilenmiş eski ahşap bir kapı bulacaklarmış gibi hissettiriyordu.

Etrafta Güney Amerika'dan kalma büyük bir maske ve küçük bir moai heykeli gibi dini çağrışımlar yapan pek çok hatıra eşyası vardı. Muhtemelen Touya'nın yurtdışı iş seyahatlerinde satın aldığı şeylerdi.

Ön kapıdan girdikten sonra sağda tek bir cam kapı, karşılarında ikinci kata çıkan merdivenler ve merdivenin yanında iki kapı bulunuyordu. Kapılardan birinde kilit vardı. Banyo muydu acaba?

Peki ya Kanzaki ve Mişa neredeydi?

Kamijou başını kaldırıp yukarı baktı ama hiçbir ses duymadı. Elbette buradan duyulacak olsalardı gizlice sızmalarının hiçbir anlamı kalmazdı.

Tsuchimikado yürümeye başladı.

Banyo kapısına yöneldi, çıt çıkarmadan açıp içeriye göz attı. Kapıyı hemen kapatmasına bakılırsa Hino orada değildi. Yanındaki kapıyı açmaya yeltendiği sırada Kamijou da arkasından yetişti.

Kapıyı araladıklarında, sönen bir balondan hava kaçıyormuş gibi çıkan o tıslama sesi iyice belirginleşti. Ne olduğunu tam kestiremese de tenine batan o keskin koku da gittikçe ağırlaşıyordu.

Kapı bir soyunma odasına açılıyordu.

Çamaşır makinesinin, kurutucunun ve tezgahın siluetleri seçiliyordu. Yan tarafta buzlu camdan sürgülü bir kapı vardı; anlaşılan asıl banyoya oradan geçiliyordu.

Tsuchimikado kapıyı yavaşça kaydırıp içeri baktı.

Banyo, nemle dolup taşmış zifiri karanlık bir alana dönüşmüştü. Yerde, muhtemelen banyo oyuncağı olan üretan bir kaplumbağa figürü yatıyordu. Burası bir banyodan ziyade, kaçırılmış bir çocuğun hapsedildiği izbe bir bodrumu andırıyordu.

Tsuchimikado boş küvete doğru eğildi.

Kamijou gözlerini yeniden soyunma alanına çevirdi. Tezgahtaki aynada uçsuz bucaksız, puslu bir karanlık yankılanıyordu. Gece vakti uzanan bir okyanus gibiydi. Tezgahın üzerinde yan yana duran bir saç spreyi ile T şeklinde bir tıraş bıçağı, hemen yanlarında ise bir satranç taşı ya da kesme camdan küçük bir şişe vardı. Bu da mı Touya’nın yurt dışından getirdiği hediyelik eşyalardan biriydi acaba?

Tsuchimikado onu hafifçe kenara itip soyunma odasının derinliklerine doğru yöneldi. İlerisi mutfağa açılıyor gibiydi.

Bir saniye.

İçini aniden korkunç bir önsezi kapladı. O tuhaf koku, sızan gazın sesi, mutfak, yaklaştıkça ağırlaşan ve mutfaktan yayılıp burnunu yakan o koku… Bu…

“(Tsuchimikado, geri çekil!)”

Kamijou fısıldamaya çalışmıştı ama karanlığın içinde sesi kendi kulağına bile devasa bir gürültü gibi geldi. Beklemediği bu ses tonuyla kalbi tekledi.

Fakat Tsuchimikado hiçbir şey söylemedi. Gözlerinde “Ne var?” der gibi bir ifadeyle ona baktı.

“(Gaz bu. Muhtemelen propan gazı. Ana vana açık!)” diye açıkladı.

Tsuchimikado’nun omuzları seğirdi; o da irkilmişti.

Hino onların içeri sızdığını fark edip bir adım önceden evden kaçmış olabilirdi. Binayı ateşe verip hepsini birden havaya uçurmayı planlıyor olabilirdi; gerçi gelenleri çevik kuvvet sanmış da olabilirdi. Kamijou mutfaktan uzaklaşmak için yavaşça geri adım attı. Burada kalmanın kötü bir fikir olduğuna nihayet kanaat getiren Tsuchimikado da geriye doğru bir adım attı ve…

Bir gölge salındı.

Tsuchimikado’nun hemen arkasında, mutfaktan süzülen zayıf bir siluet çıt çıkarmadan belirdi.

“Tsu…!”

“…chimikado!” diye bağırmaya yeltendi Kamijou ama siluet hilal şeklindeki bıçağını gencin başının üzerinde çoktan kavis çizerek kaldırmıştı bile.

Bunu kim tahmin edebilirdi ki?

Bina propan gazıyla dolup taşmışken, her an alev alıp patlayabilecek bir durumdayken, vanayı açan kişinin ta kendisi en tehlikeli yere, mutfağa saklanmıştı.

Arkasından yaklaşan ölümün henüz farkına varamayan Tsuchimikado’nun psikolojik kör noktasına sızmıştı.

Bıçak, Tsuchimikado’nun kafasına doğru ses çıkarmadan indi.

Kamijou, bıçak hedefine ulaşmadan hemen önce bedenini siper edip Tsuchimikado’yu yana savurdu. Soyunma odası dar olduğu için arkadaşı bir metre bile gidemeden duvara çarptı. Yine de inen bıçaktan sıyrılmaya yetecek bir mesafeydi bu.

Namlu karanlığı yarıp geçerken Kamijou’nun Tsuchimikado’yu ittiği koluna yakıcı bir acı saplandı.

Kesilmişti. Neyse ki yara derinde değildi. Acıyı görmezden gelip dosdoğru önüne baktı. Siluet, daha doğrusu Hino Jinsaku, bıçağını aşağıdan yukarıya doğru hızla savurarak doğrudan yüzünü hedef aldı.

Gümüşi namlu üzerine gelirken Kamijou yakınında bulduğu ilk nesneye uzanıp saldırıyı savuşturmak istedi. Ancak sağ eli henüz bir şeye dokunamadan zihninde aniden kabus gibi bir düşünce çaktı.

Burası mutfak kadar yoğun olmasa da içeride propan gazı dolaşıyordu.

Bıçağı bloklamak için sert bir nesne kullanırsa çıkacak kıvılcımlar bütün soyunma odasını havaya uçururdu.

“Seni… lanet psikopat!”

Tam o anda, yanındaki Tsuchimikado sert bir tekme savurarak Kamijou’nun boynuna inmek üzere olan bıçağı, daha doğrusu bıçağı tutan sağ eli hedef aldı. Bıçak Hino’nun elinden fırlayıp çamaşır makinesinin üzerine düştü. Kamijou’nun yüreği ağzına geldi ama neyse ki kıvılcım çıkmadı.

Şimdi fırsattı. Kamijou hareket kabiliyetini kısıtlamak için Hino’nun karnına doğru atılmaya hazırlandı.

Fakat Hino salyalarla kaplı yapış yapış ağzını ardına kadar açtı.

“Ghiii! Ghbiii!”

Bir hayvan gibi haykırdı. Kamijou adamın ağzının içindeki o vıcık vıcık görüntüyü görünce duyduğu derin tiksintiyle bir an donakaldı, bedeni kilitlendi. Hino bu anı kaçırmadı; hırsla Kamijou’nun yanından geçip çamaşır makinesinin üzerindeki bıçağı kaptı ve soyunma odasından fırlayıp girişe doğru koştu.

“Kaçamazsın!” diye bağırdı Tsuchimikado ve peşine düştü. Bir saniye bile sürmeyen o felç halinden nihayet kurtulan Kamijou arkalarından gitmeyi düşündü ama bunun yerine mutfağa daldı.

İçerideki gaz kokusu berbattı. Giysilerindeki ufacık bir statik elektrik bile her şeyi havaya uçurabilirdi. Üzerinde mısır gevreği kutusundan çıkmışa benzeyen üç kaplan oyuncağının durduğu mikrodalga, tahta muska şeklinde mıknatısların yapıştırıldığı buzdolabı ve içinde farklı renklerde yedi küçük bardağın durduğu paslanmaz çelik eviye gibi patlamayı tetikleyebilecek her türlü metal ve elektrikli alet mevcuttu. Kamijou titredi.

Her ne olursa olsun, önce ana vanayı kapatması gerekiyordu. Kendi evinde bir patlamada can verip hayatını noktalamaya hiç niyeti yoktu.

Zifiri karanlıkta el yordamıyla ilerleyerek alüminyum yağ koruyucusunun arkasındaki ocağı buldu. Tedirginlikle arkasına baktığında gaz hortumunun vanasının gevşetildiğini gördü. Zaman ayarlı bir bombanın kırmızı kablosunu kesen birinin dikkatiyle vanayı çevirdi.

O tekinsiz tıslama nihayet kesildi.

Patlama olmamıştı. Kamijou rahat bir nefes alıp arka kapıyı ardına kadar açtı. Doğrudan vuran kavurucu güneş ışığı, karanlığa alışmış gözlerini kamaştırdı. Zehirli gazın yavaş yavaş dışarı süzüldüğünü hissetti. Az önce ölümcül gelen dışarıdaki o bunaltıcı yaz sıcağı, şimdi inanılmaz derecede ferahlatıcı hissettiriyordu.

Tam o sırada…

Derinden gelen bir erkek haykırışı ve sert ayak sesleri duyuldu.

Kamijou etrafına bakındı. Sesler muhtemelen oturma odasından geliyordu; loş ışığın ötesinden bir boğuşma gürültüsü yankılanıyordu. Hino ile Tsuchimikado kapışıyordu. İkinci kattan da ayak sesleri gelmeye başladı. Kanzaki ve Mişa artık adımlarını gizlemeye gerek kalmadığına karar vermiş olmalıydılar.

Kamijou mutfaktan fırlayıp oturma odasına daldı.

Geniş bir odaydı. Bir köşede büyük bir televizyon, biraz ilerisinde ise alçak bir masa duruyordu. Zemin ince bir halıyla kaplıydı. Televizyonun tam karşısındaki duvarda bir büfe, onun yanındaki boşlukta ise pek yeni sayılmayacak bir müzik seti vardı.

Tsuchimikado ile Hino, televizyon ile masanın arasında kalmıştı. Hino bıçağını şuursuzca savuruyordu ama Tsuchimikado savunma yapmak yerine tüm enerjisini sıyrılmaya vermiş, kontratak için fırsat kolluyordu. Etrafta bıçağı durdurabilecek kül tablası ya da masa saati gibi nesneler vardı ama o da etrafta dolaşan propan gazını ateşleyecek bir kıvılcım çıkarmak istemiyor gibiydi.

Acaba bu kadarını hesaplayabiliyor muydu?

Kamijou, Hino’nun ne kadar korkunç bir adam olduğunu bir kez daha anladı. Sürekli mutlak ölüm riskini göze alarak rakibinin hareketlerini psikolojik olarak kısıtlıyor, onu köşeye sıkıştırıyordu. Daha önce böylesi bir dövüş tarzına hiç şahit olmamıştı.

Burada bir yardımının dokunabileceğini sanmıyordu. Dikkatsizce silaha sarılmak gazın alev almasına yol açabilirdi; ayrıca cinayette uzmanlaşmış birinin o akıl almaz bıçak darbelerinden rahatça sıyrılabilecek kadar çevikliğine de güvenmiyordu.

Aklına hiçbir şey gelmiyordu, belki Tsuchimikado da bunun farkındaydı.

“Kami, uzak dur!”

Bu gür sesli uyarıyla birlikte Hino’nun dikkati bir anlığına Kamijou’ya kaydı.

İşte tam o anda…

İnanılmaz bir şekilde, kımıldamadan duran Kamijou’yu yem olarak kullanan Tsuchimikado, dikkati dağılan Hino’ya doğru dev bir adım atıp dibine kadar sokuldu.

Hino neye uğradığını şaşırıp bıçağını savurmaya yeltendi ama artık çok geçti. Tsuchimikado mesafeyi neredeyse sıfıra indirmişti; kalçasını döndürüp tüm vücut ağırlığını vererek kolunu savurdu. Sokak kavgası gibi yumruk savurmak yerine dirseğini öne çıkarıp Hino’nun göğsüne acımasız bir dirsek darbesi indirdi. Tüm gücüyle vurduğu bu tek darbe, kaburgaları kırıp akciğerleri delebilecek güçteydi. Kamijou’nun gözünde bu düpedüz öldürmek için yapılmış bir teknikti.

Hino Jinsaku…

Tsuchimikado’nun balyoz gibi inen dirseği savunmasız göğsüne yaklaşırken…

İnanılmaz bir hamleyle, ezilmiş olan sol bileğini kaldırarak Tsuchimikado’nun o ağır darbesini blokladı.

Çürük bir meyvenin çiğnenmesini andıran iğrenç, cıvık bir ses duyuldu.

Kamijou gözlerini yumdu. Refleksle yüzünü çevirmesine rağmen yanağına ılık bir sıvı sıçradı.

Hino Jinsaku’nun akıl sağlığından bir kez daha şüphe etti.

Duyduğu saf tiksinti bacaklarını titretti. On parmağının ucuna kadar tatsız bir ürperti yayıldı. Hino’nun ağzından keyif dolu bir kahkaha döküldü; Kamijou bunun da psikolojik bir taktik olduğunu işte o an anladı. Tsuchimikado’ya, yapmaması gerektiğini bilse bile refleksle gözlerini kaçıracağı bir manzara sunmuş ve onu hareketsiz bırakmıştı.

Bir saniye bile geçmeden, hilal bıçak rüzgarı yararak havada ıslık çaldı.

"Tsuchimikado!" diye bağırdı Kamijou, bakışlarını o korkunç manzaraya çevirmeye cesaret edemeyerek.

Küt!

Duyulan ses bir bıçağın şlakk edişi değil, doğrudan indirilen bir dirsek darbesinin sesiydi.

"Ha?" Kamijou elinde olmadan sersemce bir ses çıkarıp gözlerini açtı.

Tsuchimikado zerre kadar irkilmemişti. Gözlerini kaçırmamıştı. Bedeninin kilitlenmesine izin vermemişti. Tam önündeki düşmana dimdik, doğrudan bakmış ve hiç tereddüt etmeden balyoz gibi dirseğini adamın suratına indirmişti.

Üstelik bununla da kalmayıp alayla sordu: "E, ne olmuş yani?"

Dişlerini göstererek genişçe sırıttı. Bu delice, çökmüş ya da rahatlamış bir gülümseme değildi; her zamanki, sıradan, gayet normal ve günlük gülümsemesiyle sormuştu bunu.

Olanlar onu zerre kadar etkilememişti.

Hem de en ufak, en önemsiz bir parça bile.

Kusursuz dirsek darbesinin bütün şiddetini yiyen Hino, sanki metal bir beyzbol sopasıyla tam güç savrulmuş gibi geriye uçtu. Havada iki metre süzüldü, sekmeksizin yere indi. Enkaza dönen bedeni zeminde sürüklendi, dolaba çarpıp sonunda durdu.

"Şimdi, hadi hemen öğrenmemiz gerekenleri soralım bakalım, nya~."

Tsuchimikado ön dişlerini yırtıcı bir edayla gösterdi.

Mavi güneş gözlüklerinin arkasındaki gözlerde vahşi bir parıltı vardı.

Hino’nun bilinci açık gibiydi ama kontratak yapabilecek gibi de durmuyordu. Denge duyusunu tamamen kaybetmişti, uzuvlarını sadece zar zor kıpırdatabiliyordu. Figürü, ölümün eşiğindeki bir böceği andırıyordu.

Böylesine aşırı bir durumla karşılaşınca Kamijou’nun düşünceleri neredeyse tamamen durma noktasına geldi.

Sonunda Kanzaki ve Misha da ikinci kattan aşağı indi.

"İyi misin Tsuchimikado?!" diye seslendi Kanzaki, ardından yüzünü ekşitti. "…Bu koku da ne?"

Kamijou’nun uyuşmuş zihni yeniden işlemeye başladı. Propan gazı havadan ağır olduğu için, ikinci kattayken bunu fark edememiş olmalıydılar.

Misha, Hino’nun yüzünü görür görmez belindeki L şeklindeki çivi sökücüleri çekmeye yeltendi. Fakat Tsuchimikado daha o davranamadan elini yakaladı. Aletleri etrafta savururken kıvılcım çıkarırsa hep birlikte havaya uçarlardı.

Kamijou diğerlerine gazdan bahsetti. Kanzaki hafifçe kaskatı kesildi. "Jinsaku Hino’yu biz sorgularız. Hemen pencereleri açıp burayı havalandırabilir misin?"

Kulağa mantıklı geliyordu ama Kamijou yine de sordu: "Hey, onu doğrudan evin dışına çıkarsak daha güvenli olmaz mı?"

"Gerekli bilgileri alana kadar onu burada sorgulayacağız. Bu kadar yaklaşmışken Hino’ya kaçma fırsatı vermek istemeyiz."

"Anladım," diyerek kafasını salladı Kamijou, ikna olmuştu.

Öyleyse evdeki bütün gazı bir an önce dışarı atmak en iyisiydi. Köşeye sıkışan Hino kendini patlatmayı planladıysa bu büyük bir sorun yaratırdı. Kamijou birinci kattaki odaları tek tek dolaşarak kapı ve pencereleri ardına kadar açtı. Nereye gitse yurt dışından getirilmiş tonlarca etnik hediyelik eşya görüyordu. Bu kadar berbat bir hobiye sahip olunmasına hayret etti ama şimdi bunları düşünecek zaman değildi.

Bütün pencereleri açabildiği kadar açtıktan sonra oturma odasına döndü. Panjurlar ve perdeler tamamen açıldığı için içerisi artık loş bir in olmaktan çıkmıştı; herhangi bir yerde görebileceğiniz sıradan bir oturma odasına dönüşmüştü.

"…Bilmiyorum."

Oturma odasına geri adım attığında, dolaba yaslanmış halde güçsüzce yatan Hino’nun söylediği şey buydu.

"Ne? Neymiş o? Melek Düşüşü mü? Bilmiyorum. Değerli Meleğim, bu insanlar ne diyor? Bilmiyorum. Lütfen cevap ver bana, bu çok tuhaf, gerçekten çok tuhaf, neden böyle oluyor?"

Kendi kendine mırıldandı, mırıldandı durdu. Sıcağa maruz kalıp uzamış eski bir kasetin tekrar tekrar çalması gibi boğuk bir sesle, durmaksızın kendi kendine konuştu. Bir yandan kendiyle konuşuyor gibiydi ama bir yandan da karşısındaki büyücü sorgucuların aklını çelmeye çalışıyor gibi bir hali vardı.

Tsuchimikado dudak büküp genişçe sırıttı, fazlasıyla keyifli bir tebessümle söze başladı. "Pekala, sorguna başlayalım bakalım. Teslim olma şartın Melek Düşüşü’nün ayin alanını itiraf etmen, bunu aklından çıkarma. Başlayalım. Önce dirseğini çıkaralım diyorum. Çıkık bir kol insanın sandığından çok daha fazla uzar aslında, ama biz santim santim deneyelim, nyan~?"

Sesindeki neşeli ton insanın iliklerine kadar ürpermesine yetiyordu. Yanında Misha, sağ elinde bir tornavida ve sol elinde testereyle sessizce dikiliyordu. Sadece mekanın ve zamanın değişmesiyle, o sıradan tamirat aletleri dehşet verici, vahşi silahlara dönüşmüştü.

Yine de bu bile Hino’nun tavrını değiştirmedi.

Gücü tükenmiş halde, uzuvları hareketsizce yana serilmişken kendi kendine konuşmaya devam etti.

"Bilmiyorum, bilmiyorum, bilmiyorum, bilmiyorum, bilmiyorum, bilmiyorum, bilmiyorum, bilmiyorum, bilmiyorum, bilmiyorum, bilmiyorum, bilmiyorum, bilmiyorum, bilmiyorum, bilmiyorum, bilmiyorum."

Sesindeki hiçbir vurgu barındırmayan dümdüz ton, Kamijou’nun omurgasından aşağı soğuk bir dalga gönderdi.

Hino’nun uzanmış elindeki işaret parmağı tırtıl gibi seğirdi.

Sanki kolundaki kaslara elektrotlar bağlanmış gibi kendi kendine hareket ediyordu. Kısa tüylü halının üzerine bir tür harfler çiziyor gibiydi ama mürekkep falan olmadığı için iz kalmıyordu.

Yine de Hino parmağının üzerinde gezindiği halıya sanki tatmin olmuş gözlerle bakıyordu.

"Ah, değerli Meleğim, Meleğim benim…"

Ağzından taşan tükürüklerin arasından tekinsiz büyü sözleri dökülüyordu.

Kamijou düşünmeden araya girdi: "Meleğin mi?"

"Evet, değerli Meleğim her zaman kalbimdedir. Değerli Meleğim arzuladığım her şeye cevap verir. Değerli Meleğim asla yanılmaz. Ona uyduğum sürece değerli Meleğim bana mutlaka mutluluk getirecektir!"

Sözünü bitirir bitirmez Hino’nun eli kasılıp kıvrandı. Kanzaki onun el hareketlerine karşı tetikte gibiydi.

"Evet, değerli Meleğim her zaman haklıdır! Gaz vanasını değerli Meleğim açtı; bir ambulans kullanırsam bu kafa karışıklığı ve kargaşa içinde kaçabileceğimi değerli Meleğim söyledi."

Kamijou, Jinsaku Hino’nun karnına baktı. Kendi bıçağıyla açtığı yaralarla karnına İngilizce olarak AMBULANS ÇAĞIRIN yazılmıştı.

"…Birebir çevirisi ambulans getirin gibi bir şey oluyor, nyaa~?" dedi Tsuchimikado, Kamijou’nun baktığı yere gözlerini dikerek.

Anlıyorum, diye düşündü Kamijou. Aslında buraya girmesi gerekenler Kamijou ve diğerleri değil, çevik kuvvet polisleriydi. Ve o tim üyeleri kaskları ve çelik yelekleriyle kusursuz bir koruyucu ekipman kuşanmış olacaktı.

Jinsaku Hino banyo gibi sağlam yapılı bir yere geri çekilirdi. Ardından çevik kuvvet içeri girdiğinde gaz alev alıp patlardı. Sonra da yere serilen memurların ekipman ve kıyafetlerini çalardı. Ardından yaralı numarası yapıp ambulans çağırırsa, kuşatmayı kolayca yarıp geçebilirdi; muhtemelen planı buydu.

"Meleği" ona yapmak istediği her şeyin cevabını fısıldıyordu. Fakat Kamijou bu işte bir tuhaflık olduğunu hissetti.

Hino’nun parmağı neredeyse kırılacak bir hırsla yere kelimeler kazıyordu.

Kanzaki keskin, uyarıcı bir sesle emretti: "Elini durdur Jinsaku Hino. Bu bir uyarı değil, tehdittir. İtaat etmezsen katanama davranırım."

Kanzaki’nin sesi çelik kadar soğuktu ama Hino’nun eli durmadı.

Halıya harfler kaydederken cırt, cırt sesleri geliyordu.

"Hi-hi-hi. D-durmuyor. Değerli Meleğimi durduramıyorum."

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.