Saatler 20:30’u gösterdiğinde, tren manevra sahası bir savaş alanına dönüştü.
Zifiri karanlık bölge, fotoğraf makinesi flaşını andıran soluk mavi parıltılarla anlık olarak aydınlanıyordu.
Misaka ve Accelerator’ın ayak sesleri çakılların üzerinde yankılanıyordu.
Aralarında on metreden az bir mesafe vardı.
“Hah! Niye öyle hiçbir şey yokmuş gibi volta atıyorsun? Planın falan mı yok? Eğer canının yanmasını bu kadar istiyorsan seni ağlatmasını bilirim! Git de bir öksürük şurubu falan iç bari!”
Accelerator, kolları hâlâ iki yana açık, vahşi bir hayvan gibi çömelmiş halde Misaka’nın üzerine yürüdü.
Bu saldırışta savunma kavramının zerresi yoktu. Hatta saldırı kavramı bile yoktu. Bu, her türlü darbeyi yansıtan ve rakibine sadece dokunarak onu öldüren birinin savaşıydı. Tek mesele, rakibiyle ne kadar çabuk ve kesin bir fiziksel temas kuracağıydı. Düşünmesi gereken tek şey buydu.
Bütün saldırılar üzerinden sekeceği için onu yavaşlatmanın bir yolu yoktu. Bir yıkım ekibinin ortasına dalan bir tank gibi, bu akıl almaz dehşetin ortasında ilerlerken Misaka—
“Ha?”
Accelerator memnuniyetsiz bir ses çıkardı. Misaka, sanki kovalamacadan kaçıyormuş gibi araya mesafe koymak için geri adımlar atıyordu. Bir sağa, bir sola; kaçışını sürdürürken bir yandan da etrafını kolaçan ediyordu. Etçil bir canavarı andıran Accelerator, bu durumdan iyice sıkılmış bir halde bakışlarını ona dikmiş, ensesinde bitmişti.
“Bu, bu da ne? Bu ne biçim zavallıca bir manzara? Hey, ne bekliyorsun ki?! Ne kadar zaman kazanırsan kazan, bir mucize gerçekleşmeyecek!”
Misaka onu dinlemedi. Düşmanını gözünün önünden ayırmadan aradaki mesafeyi açmaya devam etti. Rakibinin bu yarım yamalak çabası karşısında öfkesinden beynindeki damarlar çatlamak üzere olan Accelerator, tam o anda etrafındaki havanın karıncalandığını, elektrikle yüklendiğini fark etti.
“Sıkıntıdan patlatacaksın beni! Bunun hiçbir boka yaramayacağını bilmiyor musun? Bu beyhude direnişine ayak uyduracağımı mı sandın?! Hah, nah yaparım!”
Accelerator aşağılayıcı bir kahkaha attı. Ne tür bir saldırı olursa olsun, temas ettiği anda onu geri yansıtırdı. Zaten Misaka korkmuş görünüyordu ve doğrudan üzerine herhangi bir yıldırım saldırısı göndermiyordu. Etrafında kıvılcımlar çakıyordu ama bunların içinde saldırı sayılabilecek tek bir hamle bile yoktu.
Bu piç ne yapmaya çalışıyor diye düşündü dişlerini gıcırdatarak. Sonra nefesinin daraldığını fark etti. Bir an için koşarken çok fazla konuştuğunu ve oksijen tükettiğini sandı ama başka bir bit yeniği vardı.
Burnuna bir koku geldi. Keskin koku, zihninde uyarı sirenlerinin çalmasına neden oldu.
“Bu gece rüzgâr yok, görüyorum ki...”
Misaka’nın sesi rüzgârsız sahada yankılandı.
“...bu da Misaka’nın zafer şansı olabileceği anlamına geliyor, diyor Misaka omzunun üzerinden.”
Accelerator durumu yeniden tarttı. Misaka hâlâ kaçıyordu, etrafına yıldırımlar yerleştiriyordu, kendisi tuhaf bir şekilde nefessiz kalıyordu ve üzerine gelen her saldırıyı yansıtıyordu.
Hah. Şimdi anladım. Ozon, ha?
Elektrik yükü kullanarak havadaki oksijeni parçalamak mümkündü. Normalde oksijen dediğimiz şey iki oksijen atomundan oluşurdu ancak bu iki atom bir kez birbirinden ayrıldı mı, üçerli gruplar halinde birleşerek "ozon" oluşturma özelliğine sahipti.
Oksijen ve ozon tamamen farklı şeylerdi. Onu solumak ciğerlerini doldurmaya yetmezdi.
Ve antibakteriyellerden, sterilizasyon cihazlarından tahmin edilebileceği üzere, ozon zehirliydi.
Accelerator’a ulaşabilecek hiçbir saldırı yoktu ama o da vücudu oksijen soluyup karbondioksit veren diğer insanlardan farklı değildi. Bu yüzden... Eğer etrafındaki oksijen tamamen tükenirse, onu oksijensizlikten bitap düşürmek mümkün olabilirdi.
Misaka’nın ona yaklaşmasına gerek yoktu. Aksine, yapabildiği kadar uzaklaşıp onun saldırılarının ulaşamayacağı noktalardan oksijeni çalmaya devam etmesi yeterliydi; asıl mesele buydu.
“Tamam, tamam! Harikasın be, biliyor musun?! Sözümü geri alıyorum, gerçekten dişli bir rakip olmaya çalışıyorsun! Ha-ha, bu hiç de sıkıcı değil! On bin taneniz öldürüldü, böyle kurnazca bir numara yapmayacaktınız da ne yapacaktınız yani! Mevzu bu mu?!”
Accelerator neşeyle sırıtarak takibini sürdürdü. Köşeye sıkıştırılan kendisi olmasına rağmen resmen ışık saçıyordu.
“An-cak. Bir zayıf noktan var!”
Misaka’nın omuzları aniden seğirir gibi oldu ve bir an titredi; Accelerator devam etti:
“Eğer seni yakalarsam, planın çöker!!”
İleriye doğru attığı adım, arkasındaki çakılların patlamasına neden oldu. Muhtemelen ayağının yönünü değiştirmişti. Topuklarına roket motorları takılmış gibi tek bir adımda yedi metrelik mesafeyi bir mermi hızıyla kapattı. Şoka giren Misaka geriye doğru sıçramaya yeltendi ama Accelerator, kızın hareket edebileceğinden çok daha hızlı ve acımasızca tepesine bindi.
“Hey, eğer var gücünle kaçmazsan harbi öleceksin!”
Bağırırken ileri savurduğu sol eli, kızın yanağını nazikçe okşadı... Ancak eli temas ettiği anda, Misaka’nın boynundan çok nahoş bir çıtırtı yükseldi. Görüşü bulandı, vücudu bir pervane gibi kendi ekseninde döndü ve sertçe çakılların üzerine kapaklandı.
Üstelik Accelerator ona acımıştı.
Eğer gerçekten öldürmek isteseydi, tenine dokunduğu an vücudu patlardı.
“Güzel, o zaman! Sana bir sorum var. Şimdiye kadar kaç kere öldün lan sen?!”
Accelerator, o bozuk kahkahasıyla her şeyi yutan bir karanlığı andırıyordu.
Gülümsemesi yüzünde yırtılırcasına genişledi, kızın tüm görüş alanını kapladı.
Ağzı salyaları akacak kadar açık, ona laf atıyordu.
Bu noktadan sonra her şey Accelerator’ın keyfine kalmıştı. Savunmasındaki boşluktan yararlanarak, ayakkabısının burnunu kızın büzülmüş vücuduna geçirdi ve hareket etmesini engellemek için iki büklüm olmuş sırtına bir yumruk indirdi. Her darbeyi kızı öldürmeyecek ama vücudunu paramparça edecek kadar sert vuruyordu. Misaka, metal bir beyzbol sopasıyla defalarca dövülen bir varilin içine atılmış gibi amansız bir acı girdabına sürüklendi.
“Gh... fuh...?!”
Sırtını dik tutmak bile artık bir işkenceydi; Misaka karnına yiyen tekmelerin şiddetine dayanamadı ve sırtüstü yere serildi. Alnı mı yarılmıştı ne? Akan kan bir gözünü kapatıyor, görüşünü engelliyordu. Accelerator sert nefesler alırken görüntüsü bulanıklaştı ve belirsizleşti. Adam, o keskin gülümsemesinden sızan salyaları eliyle siliyordu.
Tüm bunlara rağmen, Misaka ona karşı hâlâ bir kin beslemiyordu. İstese de nefret edemeyeceğinden değil; sadece kendi hayatının değerini hiçbir zaman öğrenmemişti. 180.000 yenlik tek bir Misaka hayatının kullanıldığı bu deney sona erecek, kalıntıları toplanacak ve bir kadavra kurbağa gibi çöpe atılacaktı.
Hepsi buydu.
Öyle de olmalıydı.
Ancak Accelerator bir şey fark ederek aniden duraksadı. Boynunu yavaşça bükerek omzunun üzerinden arkasına baktı.
Ne... oluyor...?
Accelerator’ın gövdesi, yerde yatan Misaka’nın tam önünde bir duvar gibi duruyordu; bu yüzden kız ne gördüğünü seçemiyordu. Ancak adam, statüsünü "en güçlü"den "yenilmez"e yükseltecek olan bu çok önemli deneyi bir şekilde unutmuş gibi olduğu yerde donup kalmıştı.
“...Hey. Şimdi ne olacak bu deneye?” diye sordu aniden, hâlâ kıpırdamadan.
Kız, öldürmeye çalıştığı kişiye böyle bir soru sormasının ne kadar yersiz olduğunu hayal meyal düşündü. Beklemesine rağmen Accelerator yerinden kımıldamadı.
Çakılların üzerinde sürünerek adamın baktığı yöne odaklandı.
Orada bir sivil duruyordu; deneyle uzaktan yakından alakası olmayan biri.
Kamijou Touma oradaydı.
Accelerator muhtemelen kılavuzda deneye müdahale eden siviller hakkında ne yazdığını bilmiyordu. Yeni gelen lise öğrencisine belirsiz bir bakış fırlattı ve sonra:
“...Çekil onun başından, seni piç.”
Kamijou, kelimeleri Accelerator’a saplarcasına konuştu.
Vücudunu, dokunulsa yakacak kadar şiddetli bir öfke sarmıştı.
“Sana hemen şimdi Misaka’nın yanından siktir git dedim. Sağır mısın?”
Accelerator’ın yüzü bu sözlerle nefretle buruştu. Sonunda kıza doğru döndü. Ona sitemkâr, kırmızı gözlerle bakarak sordu:
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.