Sert bir rüzgâr esiyordu.
Alacakaranlık çökmüştü. Bir kız, çatının kenarında yüzüstü uzanmış, gölgelerin arasına gizlenmişti. Gözleri hafifçe kısıldı.
Ellerinde, neresinden baksan uyumsuz duran bir tüfek vardı. Hatta buna sadece uyumsuz demek yetersiz kalırdı. Neticede silahın boyu tam yüz seksen dört santimdi. Yani kızın kendi boyundan çok daha uzundu.
Metal Yiyen MX.
Bu canavar, Okinawa Savaşı sırasında iki kilometre ötedeki zırhlı bir aracı tek atışta delip geçmesiyle efsaneleşen anti-tank tüfeği Bullet M82A1 modelinden türetilmişti. İlk üretildiğinde tepme kuvveti o kadar devasaydı ki tam otomatik bir mekanizmaya ihtiyaç bile duyulmamıştı. Ancak kızın tuttuğu bu Metal Yiyen, üzerine zorla seri atış kabiliyeti eklenmiş deneysel bir prototipti.
Öyle acımasız bir silahtı ki sadece ürettiği tepme kuvveti bile uyduruk bir kaskı un ufak edebilirdi. Gelgelelim kızın narin bedeni, bu devasa güçle şaşırtıcı bir uyum içinde hareket ediyordu. Darbe, karşı koyulacak bir şey değil; kabul edilip yönü değiştirilecek bir enerjiydi. Kız, Testament üzerinden gördüğü on dört günlük yoğun eğitimin sonunda, Metal Yiyen'in açığa çıkardığı sarsıntıyı zihninde milisaniyelik hesaplarla ölçüp en verimli şekilde başka yöne aktarmanın yolunu çözmüştü.
Nefesini tuttu. Altı yüz metre ötedeki hedefine, tüfeğin soğuk ve ruhsuz dürbününden bakmaya başladı.
Yaz sıcağında böcekleri kendine çeken bir lamba gibi ışıl ışıl parıldayan bir marketin kapısından on beş, on altı yaşlarında bir çocuk çıktı. Dikiş iğnesi kadar sıska bir boyu, bembeyaz saçları ve neredeyse kadınsı, narin bir teni vardı. Rüzgâr biraz sert esse uçup gidecekmiş izlenimi veriyordu.
Onu dışarıdan gören birinin zihninde ilk beliren şey, sivri bir bıçak ucu hissi olurdu. Bu çok doğaldı. Veri bankaları onun resmi dövüşlerdeki namağlup rekorlarıyla doluydu. Fakat işin aslı, şimdiye kadar vücudunda çizik bile açılmamıştı; hiçbir saldırıyı engellemeye ya da ondan kaçmaya ihtiyaç duymamıştı.
Düşmanın silahını engellemek gibi bir kavram onun lugatında yoktu. O, son sınırına kadar dövülmüş, tek amacı düşmanın etini yarmak olan incecik bir kılıcın keskin ucunun tecessüm etmiş haliydi.
Kız, hedefinin gerçek adını bilmiyordu. Kod adı Accelerator, yani Tek Yönlü Yol'du.
Bu unvanı taşıyan genç adam, Akademi Şehri denilen bu devasa Yetenek Geliştirme Merkezi'ndeki milyonlarca kişi arasında en tepede duran beşinci seviye yetenek sahiplerinin, yani sadece yedi kişi olan o seçkin grubun zirvesindeydi.
Çapraz rüzgâr çok sert... Nişangâhı üç tık sola kaydır, diye mırıldandı kız kendi kendine, dürbünün yan tarafındaki vidayı çevirirken.
Marketten aldığı plastik poşeti sıkıntı içinde sallayarak yürüyen o çocuk... Onun tek hedefiydi.
Kız, Accelerator ile yüz yüze gelecek olsa en ufak bir kazanma şansı bile olamazdı. Hatta tüm Akademi Şehri'nde, belki de bütün dünyada onunla adil bir dövüşte karşı karşıya gelip ayakta kalabilecek tek bir kişi bile yoktu.
Fakat işin özü zaten buydu.
Adil bir dövüşte kazanamıyorsan, adil dövüşmeyecektin.
En nihayetinde doğaüstü yetenekler kullanmak, kolunu bacağını hareket ettirmekten farksızdı. Güçlerini kontrol etme konusunda tamamen tecrübesiz olan sıfırıncı seviyeleri saymazsak, bir yeteneğin devreye girmesi genelde iki şekilde olurdu:
Biri, yetenek sahibinin gücü kullanmak için zihinsel bir emir vermesiyle.
Diğeri ise bedeninin tehlikeyi hissettiği an refleks göstermesiyle.
Bu da işleri son derece kolaylaştırıyordu. Bir yetenek sahibini öldürmeye çalıştığını ona sezdirmediğin ve karanlığın içinden tek bir darşeyle işini bitirdiğin sürece, en güçlüsü bile devrilebilirdi.
Aslında uzun menzilli keskin nişancılık, Akademi Şehri'nin Yargıç birlikleri tarafından çıldırmış yetenek sahiplerini yakalamak için kullanılan bir yöntemdi. Onlar bilinci kapatmak için kauçuk mermiler kullanırdı; kız ise onun hayatına son vermek için zırh delici mermiler kullanacaktı.
"Binaların arasında esen rüzgâr... Saat üç yönünden bir girdap geliyor; nişangâhı bir tık sağa kaydır," diye fısıldadı kısıktı sesle, dürbün üzerinde son ayarlamaları yaparken.
Kurşun mermiler rüzgârda kolayca savrulurdu. Üstelik binaların dip dibe sıkıştığı bu tarz yerlerde rüzgâr düz bir hat üzerinde esmezdi. Yapıların etrafından dolanır, farklı hava akımları birbirine çarptığında küçük girdaplar oluşturarak her yöne dağılırdı.
Iskalamak gibi bir lüksü yoktu. Karşısındaki adam beşinci seviyelerin en güçlüsüydü. İlk atışı boşa gittiği ve pusuda olduğunu anladığı an, aralarında ne kadar mesafe olursa olsun ya da ne kadar uzağa kaçarsa kaçsın, kız için yolun sonu demekti.
Parmağını tetiğe koydu.
Tereddüt etmiyordu. Dürbünün ucundaki kişinin henüz gencecik bir insan olmasına rağmen tereddüt etmiyordu. Paramağını çektiği an, elli kalibrelik bir anti-tank mermisinin havayı saatte bin iki yüz kilometre hızla yaracağını ve o çocuğun bedenini ses hızından daha yüksek bir süratle darmadağın edeceğini bilmesine rağmen tereddüt etmiyordu. Mantığı bunu kavrasa da yüzünde en ufak bir şüphe kırıntısı yoktu.
Zira o narin omuzlarına tek bir emir yüklenmişti:
En güçlü beşinci seviye olan Accelerator'ı, uzak mesafeden tek bir hassas atışla yok et.
Kulakları rüzgârın sesini dinledi. Girdaplar birbirine çarptı ve aniden hava tek bir yöne doğru süzülmeye başladı.
Bu durum iki saniyeden fazla sürmezdi. Yine de karmaşık rüzgâr akımlarının bir anlığına durulduğundan emin olduğu o salise...
Tetiği çekti.
Bir havai fişek fabrikası patlamış gibi kulakları sağır eden bir kükremeyle birlikte, bir avuç mermi havayı yırtarak ileri fırladı. Bir keskin nişancı için kulağa ne kadar saçma gelse de aslında tam otomatik modda ateş etmişti. Yetişkin bir adamı yere serecek kadar ağır olan o tepme kuvvetini kendi bedeninde absorbe etti. Sadece tek bir saniye içinde, iğne deliğinden geçecek kadar kusursuz bir hat üzerinde tam on iki el ateş etmişti.
Kız, şarjörün sadece bir saniyede boşalmasını umursamadan dürbünden çocuğun kaderini izlemeye koyuldu. Rüzgâr akımı durulmuştu, mermilerin sapması imkânsızdı. Ateşlediği on iki kovanın tamamı çocuğun sırtına saplanacak ve o iğne gibi sıska beden saniyeler içinde et yığınına dönecekti.
Evet, olması gereken tam olarak buydu.
İşte tam o anda, ellerindeki tüfek büyük bir gürültüyle patladı.
Çocuğun sırtına çarpan mermiler sekmişti. Kovanlar, geri sarılan bir kaset bandı gibi tam yüz seksen derece dönmüştü. İnanılmaz bir şekilde, tüfeğin namlusuna geri girmiş ve silahı içten dışa doğru paramparça etmişlerdi.
Ancak kızın, kendine doğru ışık hızında uçan mermileri fark edebilecek kadar gelişmiş bir refleks kabiliyeti yoktu.
Bildiği tek şey şunlardı: Birincisi, bilinmeyen bir güç anti-tank tüfeğini un ufak etmişti; ikincisi, sayısız şarapnel parçası tüm bedenine saplanmıştı; ve üçüncüsü, Metal Yiyen'in dipçiğine dayalı duran sağ omzuna bir şey saplanmış, kolunu sanki dev bir canavar ısırmışçasına gövdesinden koparıp almıştı.
Ayrıca, Accelerator'ın tüfekten çıkan mermilerle vurulduğunu ama üzerinde tek bir çizik bile olmadığını anlamıştı.
Son olarak, uzaktan yapılan bu suikast girişiminin başarısız olduğunu ve Accelerator'ın artık onun varlığından haberdar olduğunu biliyordu.
Bilmesi gerekenler bunlardı. Hatta fazlasıyla yeterliydi. Kafasından aşağı kaynar sular dökülüyormuşçasına dehşet bir acı tüm bedenini sardı ama bunu hiç umursamadı. Zaten acı çekecek vakti de yoktu. Ağır hasar görmüş bedenini sürükleyerek binanın acil durum merdivenlerine doğru ilerledi.
Artık keskin nişancı hamlesi boşa gittiğine göre, mucizevi kazanma şansı da tamamen yok olmuştu. Bu yüzden toparlanmak amacıyla geri çekilmiyordu. Bu kaçış, sadece hayatta kalma içgüdülerinin kalan ömrünü birkaç saniye veya bir an olsun uzatma çabasından ibaretti.
Alacakaranlıkta sessiz adımlar yankılandı. Avcı, kendinden emin ve çıt çıkarmadan, ölümün eşiğindeki kıza doğru yaklaşmaya başladı.
Avcı ile av. Roller göz açıp kapayıncaya kadar değişmiş ve böylece kanlı bir dramanın perdesi açılmıştı.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.