Bu seferki temel fikir bir kötü son üzerine kuruluydu.
Açıkça söylemek gerekirse Aureolus, Kamijou Touma’nın başarısızlığa uğramış, yoldan çıkmış bir kopyasıydı. Bu kitabı yazarken, Kamijou birinci cildin sonunda zafere ulaşamasaydı nasıl birine dönüşürdü diye düşünerek kalemi elime aldım. Himegami bile hikayenin başrol kadını olmayı beceremeyen, acınası bir kız rolünü üstlenmişti.
İşte bu ve benzeri sebepler yüzünden, bu defa olaylar epey acımasız bir hal aldı. Düşmanların bile en azından sizi dinlemeye tenezzül ettiği ilk cildin aksine, bu kez ne başrol kadını adayı ne de finaldeki patron kimsenin tek bir kelimesine bile kulak astı.
Bütün bu olayların merkezinde yükseldiği gizemli anahtar kelime ise Ars Magna idi.
Hikayenin bir yerinde bunun simya sanatının gerçek yüzü olduğundan falan bahsetmiştim ama aslında bu tamamen kurgudan ibaretti. Tarihe bakarsak, kurşunu altına dönüştürmesiyle ünlenen Bohemya ekolü gibi ilk büyük simya okulları İmparatorluk Roma'sının son dönemlerinde ortaya çıkmıştı. Ars Magna ise çok daha sonra, on yedinci yüzyıl dolaylarında sahneye çıkabildi. Üstelik o dönemlerde, yani on yedinci yüzyılda simya karanlık bir çağdan geçiyordu. Sahte büyücülerin soylu sınıfı mensuplarını dolandırıp paralarını çarptığı popüler bir göz boyamadan ibaretti. Bir başka deyişle Ars Magna, simya çılgınlığının rüzgarını arkasına alan modern bir tarikat öğretisinden fazlası değildi.
Zaten gerçek Ars Magna, altın üretebilen ya da ölümsüzlük getiren bir iksir yapabilen bir şey de değildi. Temel felsefesi, insanın Tanrı’nın yarım kalmış bir sureti olduğu ve kendini eğitip tamamlayarak tanrılaşabileceği fikrine dayanıyordu. Kulağa tam bir tarikat safsatası gibi geldiği kesin ama içinde geçen Tanrı kavramından da anlaşılacağı üzere, simya öğretisinin içine Hristiyanlık unsurları karışmıştı.
Aureolus’un bu kitapta sergilediği, kafasındaki her şeyi gerçeğe dönüştürme gücü ise aslında daha çok Zürih ekolü simyaya dayanıyor. Bu ekol, geleneksel simyayı Carl Jung’un psikolojisiyle harmanlar; işin özü simya zihnin içinde gerçekleşir.
Viyana ekolü adında bir başka simya türü daha vardı ama o da cinsel büyü denilen birtakım sapkın yöntemler içerdiği için Dengeki Bunko sayfalarında kendine yer bulamazdı Güler.
Simyanın bu kadar çok çeşidinin olmasının bir sebebi, aslında kimsenin bu işin aslı astarını bilmemesiydi. Fakat işin asıl gerçeği şuydu: Simyacılar, kurşunu altına çevirebileceklerini söyleyerek kralları kandırıyor, ancak ne kadar zaman geçerse geçsin o çok arzulanan altını bir türlü ortaya çıkaramıyorlardı. Öfkeden deliye dönen soyluları yatıştırmak için de her seferinde yeni yalanlar uydurmak zorunda kalıyorlardı.
Bayağı bir şeyler yazdım ama günün sonunda asıl söylemek istediğim şuydu:
Bunca araştırmaya rağmen, simya kelimesinin hakkını pek veremedik, değil mi?
Belki de Index’e sahnede biraz daha yer ayırıp işin içine pratik mutfak simyası tarzı bir şeyler katmalıydım. Acaba böyle derin bir tema hikayede nasıl dururdu?
Şimdi, bu eserin ortaya çıkmasında emeği geçen herkese teşekkür etme zamanı.
Editörüm Bayan Miki, benden sadece on yedi günde koca bir roman yazmamı isteyecek kadar olağanüstü bir insan. Kitaptaki tüm mantık hatalarına ve boşluklara rağmen sonuna kadar benimle kaldığınız için gerçekten teşekkür ederim.
Çizerimiz Bay Haimura ile aslında henüz yüz yüze hiç karşılaşmadık. Ona görünmez ortağım demek kulağa havalı gelse de, aslında onunla buluşup yüzüne karşı teşekkür etmeyi çok isterim. Şimdilik bunu kağıt üzerinde prova edeyim: Çok teşekkürler.
Ve bu kitabı satın alan sevgili okurlar, yolculuğun başından beri yanımda olduğunuz için her birinize kocaman bir teşekkür borçluyum. Bir sonraki ciltte ve ondan sonrakilerde de yollarımızın kesişmesini dileyerek, bugünlük kalemi elinden bırakıyorum.
Misaka Mikoto bu sefer de tek bir laf bile edemedi Ağlar.
Kazuma Kamachi
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.