Kucağında Vento’nun bedeniyle Acqua, Akademi Şehri’ni terk etti.
Kadının Ruh Silahı yok edildiği için şehir sakinleri sırayla uyanmaya başlayacaktı. Büyü arkasında hiçbir kalıcı etki bırakmamıştı; yalnızca düşmanları etkisiz hale getirmişti. Bir bakıma kitleleri yatıştırmak için biçilmiş kaftandı fakat artık o da yoktu.
Bu noktadan sonra işleri oluruna bırakamazlardı.
Bir dahaki çatışmada oluk oluk kan akacaktı.
"Dünyanın hali ne kadar da acınası," diye kasvetli bir sesle hayıflandı Acqua. Kucağında baygın yatan ortağının pozisyonunu düzeltti.
Bıkkınlıkla ellerine baktı; birinde şemsiyesi, diğerinde Vento vardı. Şemsiyeyi bir kenara fırlattı. Adı su niteliğini simgeleyen biri için, sağanak yağmur yüzüne çarpar çarpmaz suratını bayağı ekşitmişti.
O sırada cep telefonunun ekranında tanıdık bir numara belirdi.
"Solun Terra'sı mı?"
"Evet, benim. Oradaki işini bitirdin mi, Acqua?"
Metalik, kulağı tırmalayan bir sesti bu. Kibar, hatta hafif neşeli bir tonla konuşuyordu.
Acqua kucağındaki kadına ucuyla baktı. "Vento devrildi. Onu yeni aldım ve Akademi Şehri dışındaki diğer birliklere geri çekilme emri verdim. Yüzde yetmişten fazla kayıp verdik. Bu yüzden Touma Kamijou’yu takibimizi ve Akademi Şehri’ne yönelik saldırımızı geçici olarak askıya alıyoruz. Her şey daha önce olası direnç yöntemlerine dair belirlediğin listeye uygun ilerliyor." Kısa bir es verdi. "Yine de melek tamamlanmamış olmasına rağmen bu kadar ağır bir yenilgi almayı beklemiyorduk."
"İyi iş çıkardın."
"Azarlamayacak mısın?"
"Sana, hatta Vento’ya düşmanca davranmak ne kazandırır ki? Tabii düştüğüne göre Ruh Silahı’nın da işi bitmiştir büyük ihtimalle."
"Pek hayal kırıklığına uğramış gibi konuşmuyorsun."
"Eh, onun ilahi yargısı kendi niteliğinden, Uriel’den kaynaklanıyor. Açıkçası tek bir Ruh Silahı kaybetmek beni sarsmaz. Sonuçta bizler sıradan büyücülerden çok farklıyız. Bize özel olarak ayarlanmamış hiçbir aracı kullanamayız. Ben Raphael’e aitim, o alet benim elimde bir hiç olurdu, öyleyse ne değeri var ki? Gabriel’e ait biri olarak bunu senin de anlaman gerek."
Acqua derin bir iç çekti. Tanrı’nın Sağ Tarafı’ndaki herkes öylesine bencilce düşünüyordu ki. "Vento’yu emniyete aldım. İrtibat kuramadığım diğer kuvvetlere ne oldu?"
"Söz konusu düşmüş melek... Saldırısıyla hepsini sildi süpürdü."
"Bizim seviyemizde olmasalar da güçlüydüler, değil mi? Üstelik sayıca da çoktular. Gerçekten de—?"
"Yok mu edildiler? Aynen öyle," diye pürüzsüzce yanıtladı Terra. "Tabii Akademi Şehri, yerel müdahale için şehir içine dağılanları toplamış gibi görünüyor."
Acqua bir an duraksadı. "Demek kuklalarımız öldü."
"Fiziksel olarak ağır yaralılar elbette ama zihnen de çökmüş durumdalar. Zaten zar zor nefes alıyorlar. Onları yeniden toparlamaktansa yeni insanlar temin etmek daha kolay olur."
Bu da Roma Katolik Kilisesi’nin en benzersiz kozundan, yani iki milyarlık cemaatinden yararlanmayı düşündüğü anlamına geliyordu. Acqua, Vento’yu kucağında şöyle bir düzeltti. "O zaman enkazı ben toplayayım."
"Sen mi? Tanrı’nın Sağ Tarafı’nın bir üyesi, ceset toplama görevine mi atanacak?"
"Zaten yenileni taşıyorum. Çok da bir iş sayılmaz. Çok daha fazla enkaz olsa bile katlanabilirim. Hâlâ yaşamaları gibi bir ihtimal varsa da bonus olur."
"Ne kadar da ince düşüncelisin."
"Ölü ya da diri, hepsini toplayacağım. Sadece yürüyebilenlerin kendi ayaklarıyla gelmesini sağlayacağım, böylece bana daha az iş çıkar," dedi Acqua ilgisizce burnunu çekerek. Yağmura aldırış etmeden devam etti. "Sırada ne var? İstesem şu an geri dönüp hedefimizin kellesini alabilirim."
"Hayır, burada duralım. Sen de gördün değil mi, Acqua? Etrafta ilginç bilgilerin dolaştığına dair söylentiler var. Detayları öğrenip Akademi Şehri’ni nasıl devireceğimizi yeniden düşünmeliyiz."
"...Akademi Şehri’ni devirmek..."
"Aklına yatmadı mı?"
"Senin bakış açına saygı duyup geri çekildim ama yine de şehre tek başıma dönüp Touma Kamijou ve Aleister’ı tam şu anda katletmek daha hızlı olurmuş gibi geliyor. Ucuz numaralardan hoşlanmam. Yenilmesi gerekenleri adil bir dövüşte devirmek her zaman daha kolaydır. Böylece sivil kayıplarını da en aza indirebilirim."
"Vay vay. Şimdi merak ettim doğrusu. Onları ezmek çocuk oyuncağı olurdu ama onları kendi lehimize kullanamaz mıyız dersin? Mesela şu düşmüş melek... Tam da Tanrı’nın Sağ Tarafı düşünülerek ortaya çıkarılmış bir etken değil mi?"
"..."
"Devirmemiz gereken düşmanlarla sağ bırakmamız gerekenleri ayrı kefelere koymak istiyorum. İşleri şimdi bitirmek, bir müzede savaş başlatmaya benzer, değil mi ama?"
"Savaş alanında yağmacılık yapılmasına onay veremem."
"Tabii ya. Tam da eski bir şövalyeye yakışır bir tavır. Aristokratların dili hep süslüdür. Bizim gibi avamdan çok farklı konuşurlar."
"Ben şövalye falan değilim. Ununu elemiş eleğini asmış bir paralı askerim, bir sahtekârım."
"Savaş alanında ahlak bekçiliği yapan bir sahtekâr... Her neyse, lütfen Vento’yu hemen buraya getir, olur mu? Bu emri veren sadece ben değilim, Sağın Fiamma’sı da böyle istiyor."
"Anlaşıldı."
Acqua aramayı sonlandırdı, ardından Akademi Şehri’ne son bir kez arkasını dönüp baktı.
Onları ezmek çocuk oyuncağı olurdu.
Devirmemiz gereken düşmanlarla sağ bırakmamız gerekenleri ayrı kefelere koymak istiyorum.
Terra’nın sözlerini zihninde tarttıktan sonra, bir başkasının söylediği şeyleri hatırladı:
"Vento’yu serbest bırak."
Kısa süre önce karşılaştığı o genç adamın sözleriydi bunlar.
"Onun bilime olan düşmanlığı tamamen bir yanlış anlaşılmadan ibaret. Derinlerde bir yerde kendisi de biliyor bunu. Ama sizin o lanet Tanrı’nın Sağ Tarafı yüzünden bu duygulardan bir türlü sıyrılamıyor!"
Bir düşmanın düşünceleri. İleride hiç şüphesiz kılıcını doğrultacağı birinin...
"Merak etmeden duramıyorum..." dedi Acqua kendi kendine. Bir kenara attığı şemsiyeyi yerinden aldı; düşmanının durumunu bile dert eden o hedefin yüzü gözünün önüne geldi. "Akademi Şehri gerçekten de düşündüğün kadar zayıf mı, Solun Terra'sı?"
"!!"
Touma Kamijou gözlerini devasa melekten ayıramıyordu.
Index işini bitirmiş miydi? Kazakiri’nin sırtından çıkan onlarca kanat birer birer havada süzülerek yok olmaya başlamıştı. On metrelik olanlar, yüz metrelik olanlar... Hepsi aynı hızla siliniyordu. Melek, adeta bir geri sayım gibi eşit aralıklarla kanatlarını kaybediyordu. Ve sonunda, son kanat da yok oldu.
"Başardı... Index gerçekten başardı!!"
Pat.
Hyouka Kazakiri önce dizlerinin üstüne, ardından yana doğru yığıldı. Uzun saçları ağır hareketlerini takip ederek yere serildi.
"Kazakiri!!" diye bağırdı Kamijou, koşarak yanına gitti. Ne yazık ki sağ elindeki Hayal Bozan yüzünden onu kucaklamak tehlikeliydi. Çaresizlik ve sabırsızlıkla olduğu yerde kalakaldı. Kazakiri ıslak zemine elini dayadı, sarsılarak da olsa doğrulup oturdu.
"Şükürler olsun güvendesin..." dedi Kamijou. Yardım edemediği için rahatlaması daha da derinleşmişti. Kendi kendine ayağa kalkamasaydı ne yapacağını gerçekten bilmiyordu. "Bir yerin acıyor mu? Çok şey atlattın. Index halletti, o yüzden iyi olman lazım ama yine de bir kendini kontrol et. O da çok endişelendi, yani iyiysen şu işleri bitirelim, diğerlerine bakalım, sonra da Index’in yanına gidelim."
Kamijou nihayet rahat bir nefes almış gibi görünüyordu ama Kazakiri’nin yüzünde darmadağın bir ifade vardı. "Hayır..." dedi.
"Ha?"
"Bu... Hiç de iyi değil..." Dudakları titreyerek kıpırdadı.
Genç adama bakmıyordu; neye baktığını Kamijou da biliyordu. Etraflarındaki tamamen yıkılmış, tanınmaz hale gelmiş şehir manzarasına kilitlenmişti. Kontrolünü kaybetmesini, o anlaşılmaz "melek" mevzusunun içine çekilmesini falan tamamen bir kenara bırakmıştı.
"...Nasıl... Nasıl oldu bu...?"
Burası onun her zaman özlemini çektiği şehirdi. Şimdi gözlerinin önünde yerle bir olmuştu.
"psi... Benim yüzümden. Ben burada olmasaydım en azından yakınlardaki kimse zarar görmeyecekti. Neden bir tek bana bir şey olmadı? Bu... Bu çok saçma, değil mi?"
"..."
"Ben ne haltım ki?! Diğerleriyle birlikte olamıyorum, olmaya çalıştığımda da her şey böyle paramparça oluyor! Neden doğdum ki ben?! Sadece istemsiz yayılım alanlarının bir arada tuttuğu bir şeyim! Özel güç kullananların gücü sayesinde var olan bir canavarım ben!!"
Zihnindeki düşünceler o kadar darmadağındı ki ne söylediğini ya da ne anlatmaya çalıştığını kendisi bile bilmiyordu muhtemelen. Bu felaket tablosu canını işte bu kadar yakıyordu.
Ama yine de hissediyordu.
"Bana sonunda arkadaşım dedi, ben de bu sayede daha çok insana benzediğimi sanmıştım. Sonra o kanatlar çıktı, o korkunç kıvılcımlar saçıldı ve her şeyi yok ettim! Gerçekten bir canavardan başka bir şey değilim, değil mi?! Nefret ediyorum bundan. Lütfen, vur bana ve hepsini bitir!!"
Kazakiri, Kamijou’nun sağ eli kendisine temas ederse ne olacağını gayet iyi biliyordu; istemsiz yayılım alanlarının bir bileşimiydi sonuçta. Yine de söyledi bunu.
Canavar da ne demek? diye düşündü Kamijou.
Böylesine tir tir titrerken kendi canının derdine düşmek yerine herkes için endişeleniyordu. Bunun neresi canavarlıktı? Kamijou’nun elinden gelen tek şey yumruklarını sıkıp insanlarla kavgaya tutuşmaktı. Kız, ondan katıksız bir şekilde daha "insan"dı.
Bunu düşününce kendini tutamayıp hafifçe gülümsedi.
"...N-neden... Neden öyle bakıyorsun?"
"Rahatladım da ondan," dedi kestirip atarak. "Bu isteğini kabul edemem. Bu güce neden sahip olduğumu bilmiyorum. Ama bunu öyle bir şey için kullanamayacağımı iyi biliyorum. Eğer arkadaşlarımı yok etmek için var olan bir şeyse, şu lanet eli hemen şimdi kesip atmayı tercih ederim."
Bu sözler Kazakiri’nin gözlerini fal taşı gibi açtı; ona arkadaşım demişti.
"Ama... Neden...?"
"Ben de pek bilmiyorum. O parıldayan pul gibi şeyleri sen yaptın, değil mi? Herkesi korumadın mı yani? Sana ne olduğunu, bundan sonra ne olacağını bile bilmeden herkesi korumak için elinden geleni yaptın. Bu senin kafandaki 'insan' tanımından farklı bir şey mi? Tüm bunlardan sonra hâlâ yeterince 'insan' değil misin yani?"
Kazakiri tek bir kelime bile edemedi.
Sicim gibi yağan yağmurun altında sadece Kamijou’nun sesi yankılanıyordu. "Sen, benim gibi çuvallamış bir lise öğrencisinden katbekat daha iyi bir 'insansın'. Bu gurur duyulacak bir şey, o yüzden dik dur. Kafanı kaldırıp ileriye bak. Hiç tanışmadığın insanlar uğruna savaştın ve hepsini korudun. Şu anda başını öne eğmek için en ufak bir sebebin yok."
Ama Kazakiri Hyouka başını yine de kaldıramadı.
Kamijou hafif bir burnunu çekme sesi duydu.
Dudaklarında küçük bir tebessümle bakışlarını kızdan çevirip uzaklara dikti. Meseleyi çözmüşlerdi, bu yüzden bir an önce Index’in yanına dönmek istiyordu. Ne yazık ki cep telefonu hâlâ kızdaydı. Onunla iletişim kurmasının bir yolu yoktu. Az önce Last Order’ın telefonunu kullanmıştı ama o bir kurtarma operasyonu içindi, kişisel bir sohbet için değil.
"Her neyse. Pulcukların sayesinde herkesin iyi olduğunu sanıyorum ama yine de etrafta ilkyardıma ihtiyacı olan biri var mı diye baksak iyi olur. Duyduğuma göre şehrin altyapısı yakında tekrar devreye girecekmiş, sonra da kurtarma çalışmalarına başlarlar. Yani pek bir sorun kalmadı ama yine de tedbiri elde bırakmamak lazım." İyimser bir tonla konuşuyordu. "İşimiz bitince eve döneriz. Index de o zamana kadar yurda dönmüş olur herhalde. Ne zaman ortadan kaybolacağını bilmiyorum, seni bir an önce onun yanına götürmezsem muhtemelen bana çok kızacak." Duraksadı. "Ah, bu arada bizim yurda ilk gelişin olacak sanırım. Umarım biraz dağınık olmasını sorun etmezsin."
"Şe-şey...?" Kazakiri bir soru sormaya çalıştı ama hıçkırıkları ve hıçkıra hıçkıra ağlaması yüzünden kelimeler boğazına tıkandı.
Kamijou yine de gülümsedi ve yanıtladı. "Şimdi niye diye sormaya başlama. Arkadaşız işte, dahası var mı?"
Accelerator, terk edilmiş ofisteki masaya sırtını dayamıştı.
"İ-iyi misin?"
Şarkı için girdiği meditasyon benzeri komadan çıkan Index, seğirten adımlarla yanına geldi. Elbette Accelerator şu an kimseyi anlayacak durumda değildi. Kızın yüz ifadesinden ve sesinin tonundan kavrayabildiği tek şey, onun endişelendiğiydi.
Index çocuktaki yaraları kontrol etti, ardından Accelerator’ın sırtına dik dik bakarak solgun elleriyle sırtına birkaç kez hafifçe vurdu. "??? ...Burada bir şey yok ki...?"
Ondan şeytani kanatların çıktığını gördüğünden emindi ama buna dair en ufak bir iz kalmamıştı. Kıyafetlerinde bile tek bir yırtık yoktu.
Kendi kendine mırıldanmaya başladı. "...Aura Telesma'ya çok benziyordu ama maddesi tamamen farklıydı. Şeytanbilim uygulamaları zaten normal Telesma'dan farklı değerlendirilir... Bir aziz bile bu kadar muazzam bir gücü toplayabilir mi, emin değilim..."
"Hey! Ne oldu orada desene?! Şarkı söylediğinden beri ağzından tek kelime çıkmadı! O devasa tüyler kayboldu sanırım. Bu her şeyin yoluna girdiği anlamına mı geliyor?! Siyah takım elbiselilerin hepsinin icabına baktım, yardıma ihtiyacın varsa yanına gelebilirim!!"
Cep telefonundan gelen sesle Index başını kaldırdı. O sırada Accelerator ve Last Order’ın fiziksel durumlarına odaklanmış olmalıydı. "B-biraz bekle. Doktor çağıracağım!! O iyi olacak, o yüzden sen de öleyim deme!!"
"H-hey, beni dinliyor musun sen?!"
Index terk edilmiş ofisten fırlayıp çıktı. Accelerator onun gidişini halsizce izledi.
Ah, uf... tüh...
Kızın söylediklerinin tek bir harfini bile anlayamıyordu ama şu an bundan çok daha önemli bir şey vardı.
Başını çevirdi.
Masanın altındaki kirli zeminde Last Order’ın ruhsuz bedeni yatıyordu. Kurtulup kurtulmadığını kestiremiyordu. Pencerenin dışındaki melek katliamı şimdilik dinmişti ama hiçbir hesaplama yeteneği kalmadığı için meleğin kayboluşu ile Last Order’ın durumu arasında bir bağ kuramıyordu.
İyi miydi? Virüse ne olmuştu? Bir doktor çağırmalı mıydı? Normal bir insanın düşüneceği şeyler bunlardı. Ancak elektrotunda hiç pil kalmadığı için en basit düşünceleri bile toparlayamıyordu. Savaşılan beden de darmadağın olmuştu, doğru dürüst hareket bile ettiremiyordu.
Derken yeni ayak sesleri duydu.
Bunlar Index’in adımları değildi. Birden fazla kişiydiler.
"Accelerator. Konuşmamız gereken bir konu var. Müsait misin?"
Accelerator mevcut durumunda bile bu sesi anlayabildi. Ses kulaklarından gelmiyordu. Zihniyle doğrudan iletişim kuran bir tür yetenekti bu.
Terk edilmiş ofise birkaç kişi girdiğinde o tarafa baktı. Her bir figür, normal bir yetişkin erkekten iki kat daha büyüktü. Tepelerinden tabanlarına kadar metal olmayan bir malzemeyle kaplanmış gibiydiler. Tüm eklem yerlerinde esneklik sağlamak için yarıklar vardı. Baş, boyun ve omuz hatları tek bir parça halinde pürüzsüzce birleşiyordu. Sırtlarındaki sırt çantasına benzeyen ince şeyler pil olmalıydı. Kol ve bacaklarını her oynattıklarında hafif motor sesleri duyuluyordu.
Güç zırhı giymişlerdi.
Zırhlarının içinde kısa ve tıknaz görünen bu figürler, kubbe şeklindeki kafalarını ona doğru çevirmiş, sayısız kamerayla Accelerator’ı izliyorlardı. Otomatik odaklama yapıyorlarmış gibi yüksek frekanslı bip sesleri geliyordu.
Bunca şeyi "düşündükten" sonra Accelerator kaşlarını çattı.
Hesaplama yeteneğim mi...?
Bir dereceye kadar geri gelmişti. Gücünü kullanmak için ihtiyacı olan seviyeden çok uzaktı ama günlük yaşam için normal düşünceler üretecek kadarı yetiyordu.
Accelerator "soru sorma" yeteneğini tam da yeniden kazanmışken, uzun zamandır ilk kez gruptan biri konuştu. Bu kişi güç zırhı giymeyen tek kişiydi. Onun yerine siyah, dar kıyafetler içinde narin bir figürdü. Yüzü gizlendiği için Accelerator cinsiyetini anlayamadı.
"Şu an birkaç telepati tekniği kullanıyoruz. Dil ve hesaplama yeteneklerimizi seninkiyle birleştirerek, diyalog kurmayı mümkün kılan geçici bir durum oluşturabiliyoruz. Senin tarafındaki kelimeleri de anlayabilmemiz gerek. Ah, ama doğaüstü yeteneğin konu dışı. Senin kişisel gerçekliğini telafi edemeyiz."
"...Bir özel yetenekli mi?" dedi Accelerator, yüzünde kasvetli bir ifadeyle.
"Bizim de 'dışarıda' işlerimiz var, anlarsın ya. Yenilenme ekibimiz şu anda Tsuchimikado Motoharu ve diğerlerini kurtarıyor ama biz olabildiğince çabuk 'içeriye' döndük."
Accelerator sinirle dişlerini gıcırdattı.
Kardeşler istisnası bir yana, hem ateşli silah hem de yetenek kullanan bir özel kuvvet birimini daha önce hiç duymamıştı. Yargı'nın bile bunlara sadece eğitimlerde birkaç kez değindiğini sanıyordu. Kihara Amata liderliğindeki Tazı Köpekleri'nden muhtemelen daha tehlikeliydiler. Üstelik hem Accelerator’ı hem de Kihara’yı nokta atışıyla takip etmişlerdi. Aksi takdirde savaş bittiği an içeri giremezlerdi.
Onlar, büyük ihtimalle Akademik Şehir’in daha da derin bir parçasıydı; karanlığın içindeki karanlık.
Accelerator sonunda onlarla temas kurmuştu.
"Ne istiyorsunuz?"
"Konuşmamız gereken önemli bir konu var."
"Dinleyeceğim sanırım ama önce bir sorum var. Önce onu cevaplayın."
"Nedir?" diye rahat bir tonla yanıtladı adam.
Konuştu. "Last Order’a ne oldu? Virüs ne durumda?"
"Geçici olarak durduruldu ama düzgün bir şekilde değil. Bir benzetme yapmak gerekirse, çarklardan biri çıkarıldı, bu yüzden hiçbir şey çalışamıyor. Sonuçta yapabildikleri tek şey bu kadardı. Virüsün ilerleme hızını durdurduk, bu yüzden bir Ahit ile onu yeniden ayarlamak mümkün..."
"Sakın ha! Zaten tanıdığım iyi bir doktor ve bilim insanı var!!"
"Anlıyorum. İşleri onlara bırakmakta bir sakınca yok."
Accelerator yere tükürdü. Adam onun savaş potansiyeli, piyonları ve kişisel ilişkileri hakkında zaten her şeyi biliyor gibiydi.
"...Sadede gel, ne istiyorsunuz?"
"İş birliği yaptığın için teşekkür ederiz," diye kibarca yanıtladı adam. "Son zamanlarda sebep olduğun bir dizi olay ve Akademik Şehir’in uğradığı zararlar hakkında konuşmak istiyorduk."
"..."
"Devam etmeme izin ver. İlk olarak, finansal mesele. Binalara ve tesislere verilen fiziksel zararlar, yaralı Tazı Köpekleri personelinin tıbbi bakımı ve takviyesi, kamuoyuna yönelik bilgi kontrolü masrafları... Hepsini topladığımızda senden yaklaşık sekiz trilyon yen talep etmek zorundayız. Ardından, Genel Kurul üyelerinden Thomas Platinaberg’e yaptığın saldırıya gelirsek..."
Adam uzun uzadıya açıklamaya devam etti ama ses tonu gayet hafifti. Accelerator ise öfke dolu bakışlarla karşılık verdi. "Beni kesip biçip diyet olarak deney konusu mu yapacaksınız?"
"Bu da bir seçenek ama biz farklı bir yol önermek istiyoruz." Adam işaret parmağını kaldırdı. "Bize katılmak ister misin?"
"Ne?"
"Bunun gerçekçi bir teklif olduğuna inanıyorum, zira gücün askeri amaçlar için rahatlıkla kullanılabilir. Ne de olsa savunma sanayisinin değeri giderek şişiyor. Tek bir savaş uçağının, tek bir geminin maliyeti ne kadar biliyor musun? Bir filonun yapacağı işi yaparsan, sekiz trilyon yen ödenebilecek bir tutardır. Tabii biraz zaman alacaktır."
Accelerator yine dilini şaklattı. "Bu Akademik Şehir neye bu kadar acele ediyor? Benim gibi birini ortalıkta sallamak mı istiyorlar, bunca şeyden sonra hem de? Bu fikir akıl kârı değil. Savaş falan mı çıkarmaya çalışıyorsunuz?"
"Buna cevap veremeyiz."
"Doğru. Cevap ne olursa olsun, ben kendi cevabımı zaten biliyorum."
Gözlerini adama dikti.
"...Benimle dalga geçmeyin."
"Anlıyorum."
"Kayıpların tazminatı mı? Akademik Şehir’e verilen zararlar mı? Bütün bunların asıl sebebi sizin gibi pisliklerin kahrolası küçük gruplarınızda toplanması!!" diye kükredi Accelerator, hâlâ masaya sırtını dayamış otururken. "Bize yaptığınız bunca şeyden sonra, neden sizin dediklerinizi yapayım ki?! Sizi gebertmemi mi istiyorsunuz?! Asıl sizin gelip benden özür dilemeniz gerekiyordu! Perde arkasında ne boklar karıştırdığınızı bilmiyorum ama beni de o veledi de bu işe bulaştırmayın!!"
Mükemmel bir mantık silsilesiydi.
Bunu dile getiremeyecek durumda olması gereken birinin ağzından çıkmıştı.
"Bu, Akademik Şehir için bir kader anı."
"...Beni dinliyor musun sen?"
"Demek istediğim, işler kötü giderse şehir yıkılabilir. Biz buna karşı durmak istiyoruz ve bize yardım etmeni rica ediyoruz. Seni zorlamayacağız ama üzerine düşünmen gereken bir şey. Akademik Şehir tamamen yok olursa, bizim gibi özel yeteneklilere yer kalır mı sanıyorsun? Ya da onun teknolojisine?"
Uluslararası yasalarca yasaklanmış, Akademik Şehir'de bile varlığına izin verilmeyen askeri amaçlı üretilmiş binlerce özel yetenekli klon... Onların bu şehir dışında sığınabilecekleri hiçbir yer yoktu. İşler sarpa sararsa kendilerini çok daha acımasız askeri araştırma tesislerinin elinde bulabilirlerdi. Ne de olsa Last Order ve diğerleri, etrafında devasa planların döndüğü son derece değerli birer piyondan ibaretti.
Korumak zorunda olduğu o kız ve onun sevdiği bu manzara uğruna Akademik Şehir ayakta kalmalıydı. Karşısındaki düşmanın kim olduğunu bilmiyordu ama bu yerin gözlerinin önünde yerle bir edilmesine izin veremezdi. Ne kadar çirkin, ne kadar kirli olursa olsun; burası o küçük, gencecik çocukların dünyasıydı.
Öğretmenler, yani Genel Kurul yozlaşmıştı; fakat onlar olmadan Akademik Şehir denen bu okul varlığını sürdüremezdi. Belirli bir öğrenci ne kadar ortalığı birbirine katarsa katsın, bu yalın gerçeği değiştiremezdi.
Sonunda tutulacak tek bir yol kalıyordu.
Dilini şaklatıp kararını verdi, ardından gözlerini karşısındaki adama dikti.
“Bana tek bir şey söyle.”
“Nedir?”
“Tüm bunların arkasındaki isim. Kafamda bir şeyler var ama kanıtım yok. Söyle bana. O veleti kuklası gibi oynatan her kimse, kafasını ellerimle koparacağım. Anlaşmamızın şartı olarak kulağa nasıl geliyor?”
“Sana bir isim verebilirim ama söyleyeceğim kişi bir günah keçisinden fazlası olmaz.”
Accelerator kısa bir an sessizliğe gömüldü. “…Anladım. İsmini vermeye değmeyecek kadar değerli biri, öyle mi?”
“Her neyse, ne yapacaksın?”
“Ne bok yiyorsanız yeyin, umurumda değil.”
“Güzel cevap.”
Adam belindeki tabancayı çıkardı ve namlusunu oturan Accelerator’ın göğsüne dayadı.
“Aramıza hoş geldin, çaylak. Seninle çalışmayı iple çekiyorum.”
Güm! Bam! Peş peşe patlayan silah sesleri koridorda yankılandı.
İsyan bastırma mermileri vücuduna batan Accelerator yere serildi. Adam tabancasını kılıfına sokarken etrafındakilere emirler yağdırmaya başladı.
“Geri çekiliyoruz. Çatışmaya dair tüm izleri silin. Yaralıları B rotasından, Accelerator’ı ise G rotasından taşıyın.”
İki adam, bilincini kaybetmiş Accelerator’ı kollarından yakalayıp sürüklemeye başladı.
Nihayet küçücük bir ışık bulmuşken, kendisini bir kez daha karanlığın kucağına bıraktı.
Bu seferki öyle bir derinlikti ki bir daha asla yukarı tırmanamayacaktı.
Kurbağa suratlı doktor kliniğine dönmüştü.
Tabii bunu başarmak ciddi bir ön hazırlık gerektirmişti. Kız Kardeşler’in binaya ilk giren ekip olması, düşman pusuları veya bombalar gibi olası veda hediyelerini kontrol etmesi bir saatten fazla sürmüştü.
Hastalarıma amelelik yaptıracağım hiç aklıma gelmezdi.
Sıkıntıyla içini çekti, kendi bile bu duruma biraz içerlemişti. İleride eli ayağı olacak adam gibi birilerini işe alsa iyi olacaktı.
Turist otobüsü büyüklüğündeki o özel ambulanslarda en ağır yaralıların tedavisini bitirmişti. Boş yatakları kontrol ettikten sonra her hastayı odasına yerleştirmiş ve en nihayetinde bir nefes alabileceği o ana ulaşmıştı.
Şimdi kliniğindeki sandalyesinde oturmuş, boş gözlerle tavanı izliyordu.
Derken masanın üzerindeki telefona uzandı.
Harici arama tuşuna bastıktan sonra kare tuşuna birkaç kez dokundu. Dışarıdan rastgele gibi görünen bu dokunuşların arkasında aslında belirli bir ritim vardı. Ardından özel bir numara tuşlamaya başladı.
Ahizeyi kulağına götürdüğünde alışılagelmiş arama tonunu duymadı. Hat neredeyse anında bağlandı.
“Günaydın Aleister. Bir süreliğine ipleri gevşetmek nasıl bir duyguydu?”
“Sahi mi? Sadece ikinci aşamaya geçtim, hepsi bu. Buna 'ipleri gevşetmek' demek için henüz çok erken.”
Karşı tarafın ses kalitesi şaşırtıcı derecede berraktı; aynı telefon hattını kullandıklarını söylemek zordu. Biri doktora bunun tamamen bağımsız, özel bir hat olduğunu söylese daha inandırıcı olurdu.
Fakat kurbağa suratlı doktor bu duruma alışıktı. Bunu Accelerator’a da çıtlatmıştı; karanlık dünyadaki tecrübesi kimseden aşağı kalmazdı.
“Çok mu erken? Accelerator ve Last Order’ı daha ne kadar emrin altında koşturmayı planlıyorsun?”
“Kim bilir? Asıl kaygı verici olan sona kadar dayanıp dayanamayacakları. Vektör kontrol cihazına istemsiz yayılım alanı değerlerini yükleme işini daha yeni bitirdim ama diğeri... henüz tam anlamıyla hazır değil. Accelerator, Last Order ve Fuse Kazakiri’yi tek bir bünyede birleştirmenin bir yolu var elbette ama bu fazla iyimser bir yaklaşım olur. Bunun da ötesine geçmeliyim.”
“Seviye Altı’nın ötesinde bir şeye mi...”
“Aksi takdirde Hayal Bozan’ı dışarıdan buraya davet etme zahmetine girmemin hiçbir anlamı kalmazdı.”
“Aleister. Sana söylemem gereken bir şey var.”
“Nedir o?”
“Hastalarımı birer oyuncak gibi kullanmazsan çok sevinirim.”
Karşı taraftan hafif bir kıkırdama yükseldi. Doktor renk vermedi, bunun üzerine Genel Kurul Başkanı konuşmayı sürdürdü. “Hayır dersem ne yaparsın? Ya da daha doğrusu, ne yapabilirsin ki?”
Zifiri karanlık, ışıkları kapalı kliniğinde oturan kurbağa suratlı doktor fısıltıyı andıran bir sesle yanıt verdi. Yüzündeki ifadeyi görebilecek tek bir ruh bile yoktu. “Bu kadar büyük bir güce sahipken sana ne yapabilirim ki? Ben de biliyorum...
Ama bak,” dedi doktor, sesi hafifçe sertleşerek. “O çocuklar hâlen benim hastalarım.”
“...”
“Ve ben bir doktorum. Aleister, her kim olursan ol, bu gerçeği bükemezsin. Kararlılığımı anlıyorsun, değil mi?”
Kurbağa suratlı doktor ahizeyi daha sıkı kavradı.
Ardından alçak, ama sarsılmaz bir tonla ekledi:
“Ne de olsa senin hayatını kurtaran da bendim.”
Karanlık klinikte derin bir sessizlik hakim oldu.
Ne doktor ne de Aleister bir süre konuşamadı.
Sonunda Aleister sessizliği bozdu. “…O zamanlar gerçekten de ölümün eşiğindeydim.”
Doktor yüzünü buruşturdu; minnet talep etmek durumunda kalmak bile canını sıkmıştı.
“İngiltere’nin ücra bir köşesiydi. Devlet dininin desteklediği bir büyücü avcısı gruptan kaçıyordum. Yırtılmış eski bir çuval gibi yerde yatıyordum. Beni sen diktin, o ülkeden korudun, yaşam destek ünitesi sağladın, beni Japonya denen bu yerle tanıştırdın ve Akademik Şehir denen bu kurumu kurmama yardım ettin. Hepsi senin sayendeydi.”
“...”
“Pişman mısın?”
“Bunu gerçekten soruyor musun?”
“Yaşam destek ünitemi uzaktan kapatmak için elindeki tek fırsat şu an.”
“Benimle dalga geçeceksen konuşmayı burada bitirelim.”
“Anlıyorum.” Aleister’ın sesinde hafif bir tebessüm hissolundu. “Bunca iyiliğine rağmen seni bile karşıma almak zorundayım demek.”
“...”
“Zaten sayısız düşman edindim. Hristiyanlığın en bağnaz mezhepleri, dünyanın en güçlüsü olduğu söylenen Altın Büyücüler Derneği ve devletlerden ailelere kadar daha niceleri... Tüm bunlardan sonra hâ hâlâ kaybedebileceğim bir şeylerin olması ne garip.”
“Kararın hâ hâlâ kesin mi?”
“Nedenlerimi biliyorsun.”
“…Biliyorum.”
“Duramam. Artık çok geç.”
Bu, geri dönüşü olmayan bir vedaydı.
Yürek burkan bir durumdu. Özellikle de en başında asla düşman olmadıkları düşünülürse.
Aleister son olarak şunları söyledi:
“Elveda, benim nazik, merhametli düşmanım.”
Hat kesildi.
Aralarındaki o son ince bağ da koptu, geriye sadece monoton bir bip sesi kaldı.
Kurbağa suratlı doktor tam on saniye boyunca kıpırdamadan oturdu.
Sonra yavaşça ahizeyi yerine koydu.
Işıksız, karanlık kliniğinde kendi kendine derin bir iç çekti.
Unutmadın, değil mi Aleister?
Doktor başını çevirip pencereden dışarı baktı. Buradan görünmüyordu ama penceresiz bina tam da o yöndeydi.
O arkası o kadar küçüktü ki...
Zihninde beliren o minik sırtın en ufak bir heybeti yoktu.
Sen de benim hastalarımdan birisin.
O gün Akademik Şehir, büyü odaklı grupların varlığını resmen tanıdı.
Yayımlanan raporlarda, Akademik Şehir sınırları dışında Roma Katolik Kilisesi’nin “büyü” kod adı altında bilimsel bir süper güç geliştirme tesisine sahip olduğu ve şehre saldırdığı belirtildi. Haber gün bitmeden dünyadaki tüm yayın organlarında ilk sıraya yerleşti.
Aynı esnada Roma Katolik Kilisesi, Akademik Şehir içinde bir meleğin varlığını doğruladı. Bizzat Papa, Hristiyanlık inancının ilkelerini çiğneyen ve insanlık dışı araştırmalar yürüten şehri sert bir dille kınadı.
İki taraf da karşı tarafın iddialarını zırvalık olarak niteleyip saldırılarını sürdürdü. Masaya oturmaya ya da uzlaşmaya dair en ufak bir niyet kırıntısı bile yoktu. Dışarıdan bakan biri, her iki tarafın da bu çatışmanın tırmanmasını arzuladığını düşünebilirdi.
Savaş kapıdaydı.
Akademik Şehir ile Roma Katolik Kilisesi arasında topyekün bir hesaplaşma.
Tüm dünyayı yutacak, tarihin üçüncü büyük yıkımı olmaya aday devasa bir savaş.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.