Karanlığın Dişleri Arasında

Sıcak, basık ve karanlık fabrikanın içinde kesik kesik nefes sesleri yankılanıyordu.

Gölgelerin arasına saklanmış olan Tazı, yani Vela, kimsenin böyle bir duruma düşeceğine ihtimal dahi vermeyeceği türden bir kadındı. Her zaman neşeli ve dost canlısı kalmayı başarır, yine de insanlarla arasındaki mesafeyi korumayı bilirdi. Zihinsel veya fiziksel iş fark etmeksizin her şeyin üstesinden kusursuzca gelirdi. O, böyle biriydi.

Elbette onun da kendine has meseleleri vardı ancak biri bu konularla ilgilenecek olsa, mevzuyu ustalıkla geçiştirecek kadar güçlü bir iletişim yeteneği sergilerdi.

Durum ne olursa olsun, sezgileri kuvvetli bir kadın olan Vela, Tazılar denilen o çöp yığını arasında bile başkalarıyla uyum içinde olmaya çabalamıştı. Herkesin birbirini aşağılayıp hor gördüğü o ortamda onun çabaları göze çarpıyordu. Yine de, ne kadar az olursa olsun "yoldaşlarıyla" arasında bir güven bağı kurmak istiyordu.

Ne yazık ki...

...telsizler işleri daha da kötüleştiriyordu.

Durmaksızın çığlıklar ve destek isteyen sesler duyuyordu ancak Vela bunlara büyük bir huzursuzlukla tepki veriyordu. Hangisinin gerçek, hangisinin tuzak olduğunu kestiremiyordu. Keynes, onları kurtaracağını söyleyerek tek başına gitmişti ve o andan beri ondan haber alınamamıştı. Bu da gelen çağrılara cevap vermenin tehlikeli olacağı anlamına geliyordu.

Artık kimseye güvenemezdi.

İnşa etmek için o kadar zaman harcadığını sandığı her şey birer birer yıkılıyordu.

"Öğğ..."

Dudaklarının arasından bir inilti döküldü.

Şimdilik tesisi terk etmeli ve her şeye en baştan başlamalıydı. Rod, çıkışta da bir tuzak olabileceğini söylemişti ama bu uyarı şüpheliydi. O gerçekten Rod muydu? Risk alması gerekse bile buradan çıkmalıydı. "Yoldaşlarını" burada bırakmak zorunda kalsa bile bunu yapmalıydı. Hepsi birden yok edilemezdi.

Bu berbat... Hayatımın en berbat günü...

Vela, yalpalayan ve kararsız adımlarla çıkışı aramaya başladı. Artık savaşacak mecali kalmamıştı. Üzerindeki gerginlik dayanılmaz bir boyuta ulaşmıştı; odaklanma kabiliyetini ve düşüncelerini kemirip duruyordu.

Sonra bir şey fark etti.

Telsiz...

Az önce o kadar gürültülüyken, bir noktada sadece statik bir cızırtıya dönüşmüştü. Daha fazla kaosa yol açmamak için sessizliğini koruyordu ama bu sessizlik cesaretini kırıyordu. Vela düğmeye bastı ve telsizi dudaklarına yaklaştırdı.

"Ben Vela. Ben Vela. Durum raporu istiyorum. Tamam."

İsteğine kimse cevap vermedi.

Cildinden ter damlaları süzüldü. Acaba onun sinyalini de tuzak sanıp reddediyorlar mıydı? Derken aklına gelebilecek en kötü ihtimal geldi: Herkes zaten Accelerator’a yem olmuştu.

Yoksa...?

Bu düşünceden kaçmak için bir rota ararken başka bir ihtimal üzerinde durdu.

Belki de hayatta kalan herkes benim yapmaya çalıştığım gibi dışarı kaçmıştır. Bu fabrikanın duvarları çok kalın ve çoğu radyo dalgasını blokluyor. Eğer herkes dışarı çıktıysa bana ulaşmaları zor olur.

Bu, "yoldaşlarının" Vela’yı terk ettiği anlamına gelirdi ama yine de diğer seçenekten, yani hepsinin bu leş gibi kokan atık işleme tesisinde ölmesinden daha iyiydi.

Doğru ya. Tazılar bu kadar kolay ölmezdi. Accelerator’ın taktikleri sadece zifiri karanlıkta işe yarardı. Ay ışığı altında kimin dost kimin düşman olduğunu anlamak için telsizlere ihtiyacımız kalmazdı. Dışarı çıkıp onunla orada hesaplaşmak çok daha etkili olacaktı.

Şimdi taşlar yerine oturmuştu; o da güvenli olan dış dünyaya çıkmalıydı. Bu karara varınca, çıkışı ararken daha güçlü ve kendinden emin adımlar atmaya başladı.

Hâlâ bir umut vardı. Hepsi bir arada olursa Accelerator bile korkutucu olamazdı. İşte tam da bu yüzden...

...iş makinesinin altında ezilmiş meslektaşını gördüğü o an...

...düşünceleri tam tersine döndü ve anında derin bir dehşete kapıldı.

Aslında tam olarak "ezilmiş meslektaşını" gördüğü söylenemezdi. Gördüğü tek şey, çelik ürünleri yığınlar halinde preslemek için kullanılan bir ekipmandı. Zeminden yaklaşık üç metre derinlikte bir çukur vardı ve genişliği on metre kadar görünüyordu.

Presin içinde kalın bir demir plaka aşağı iniyordu.

Buna rağmen, karşı taraftan gelen inleme seslerini duyabiliyordu.

...Nancy!!

Arkadaşlarına değer veriyordu, bu yüzden o zayıf sesten inleyenin kim olduğunu hemen tanımıştı. Bu sırada, gıcırtılar ve gürültüler eşliğinde kalın demir plaka yavaşça aşağı doğru yoluna devam ediyordu.

"Ü-üüü-aaah. Üü-aaahh, ahhh, ah!!"

Gözü dönmüş bir halde duvardaki düğmeye avucuyla vurdu. Bir sarsıntıyla birlikte pres makinesi kademeli olarak durdu.

İnlemeler devam ediyordu.

Hiçbir insan vücudu o metal plakanın basıncına dayanamazdı. Nancy muhtemelen sadece altındaki zeminde metal parçalardan oluşan bir katman olduğu için hâlâ hayattaydı. Vücudu o metal yığınının içine gömülmüştü.

Ancak ölümün kıyısında olduğuna şüphe yoktu.

Belki de ölmek daha kolay olurdu.

Duvardaki başka bir düğmeye basarsa demir plaka tekrar yukarı kalkardı. Bu, Nancy’yi kurtarmaya yetebilirdi.

Ama...

Düğme yapış yapış bir şeyle kaplıydı. Siyah ve ağır bir sıvıydı; bir otomatın yanındaki çöp kutusunun içindeki o iğrenç şeye benziyordu. Eğer basmak istiyorsa ellerini kirletmek zorundaydı.

O "kir" aslında insan kanı ve eti olsa bile.

Ona yapışan şey, içinde hâlâ ezilmiş deri ve kemik parçaları olan minicik bir et parçası olsa bile.

"...Ah, ha?"

Tutunduğu o ince ipin koptuğunu hissetti.

Küçük bir yırtılma sesi duyduğunu sandı.

"Öğğ?! Gyaah!! Gyaaaahhhh!!"

Vela, boğazını yırtarcasına bir çığlık atar ve geriye doğru sendeledi. Artık buna daha fazla dayanamıyordu. Şimdiye dek inşa ettiği her şeyin yerle bir olduğunu iliklerine kadar hissedebiliyordu. Şu an tenine bir damla su düşse, muhtemelen şoktan öleceğini düşünüyordu.

Bu durumdayken ayağı bir şeye takıldı ve vıcık vıcık bir hisle kıçının üzerine düştü.

Ayağına baktı; yumruk büyüklüğünde yumuşak bir et parçası oraya yapışmıştı.

Ezilmişti ama yine de bariz bir şekilde bir insanın alt çenesine benziyordu.

"Uwaaaaaaaaaaaaaahhhhhhhhhhhhhhhhhhhhhhhhhhh!!"

Onu üzerinden fırlatıp kaçmaya çalıştı.

Ancak bakışlarını başka yöne çevirdiğinde bir başka meslektaşıyla karşılaştı. Gerçi "karşılaşmak" pek doğru bir kelime olmayabilirdi. Vücudu kalın tellerle bağlanmış ve kopan bir borudan fışkıran yüksek ısılı buharla haşlanmıştı; burada "karşılaşmak" kelimesinin geçerli olup olmadığı bir muammaydı.

Kusmuk ve dışkı bir anda boşaldı.

Yüzünü kapatan maske engel olduğu için içeridekiler dışarı çıkamadı. Sıvılar ağzından ve burnundan fokurdayarak taşmaya başladı ama bu rahatsızlık onu pek de ırgalamıyor gibiydi. Bunu dert edecek zamanı yoktu.

"Hee, uah, aaahhhhhh..."

Sesi, sanki çok ince bir tabaka halinde yayılmış gibi uzun bir inilti şeklinde çıkıyordu.

Vela o sessiz telsize baktı. Her şeyin anlamı buydu işte.

Sessizlik... Sebebi basitti. Ortada bir strateji yoktu. Bir yenilenme, bir geri dönüş planı yoktu. Meslektaşlarının her biri muhtemelen tesisten çıkmayı başaramamıştı. Tazılar'ın her bir ferdi şimdi 3 Numaralı Kaynak Geri Kazanım ve Arıtma Tesisi'ndeki ürkütücü bir lunapark eğlencesinin parçası haline getirilmişti. Hepsi yok edilmişti. Diğerleri de muhtemelen şu an onun olduğu gibi bitmişti; zihinsel olarak çökmüş, muhakeme yeteneğini kaybetmiş, öylece kalakalmışlardı. Ve sonra onlarla oynanmış, haşlanmışlardı.

Vela’nın elleri dermanını yitirdi. Telsizi ve makineli tüfeği zemine tık diye düştü. Kendisi de dizlerinin üzerine çöktü.

Allah aşkına, kiminle savaşıyordu böyle?

Accelerator daha önce hiç silah kullanmamıştı; kasten yapıyordu bunu. Araziyi hiç hesaba katmamıştı. Tek yaptığı ilerlemekti, doğaüstü yeteneği önüne çıkan her engeli yarıp geçiyordu. Yeteneği kısıtlandığına göre, stratejilerine bağlı olarak onu öldürme şanslarının oldukça yüksek olduğunu düşünmüştü.

Ama şimdi her şey değişmişti.

Artık silah kullanıyordu. Binayı kendi lehine kullanıyordu. Nasıl düşüneceklerini tahmin ediyor, onları kafa karışıklığına sürükleyecek en verimli yolu tasarlıyor ve planını uyguluyordu. Sırf öfkesine yenik düşüp onları döverek öldürmüyordu; onlara devasa bir zihinsel hasar veriyor, hatta öldürülmeyecekleri yollar aramaları için onları serbest bırakıyordu.

Korkunç olan, zihinsel kapasitesindeki gelişim hızıydı. Artık sadece gücüne güvenen bir çocuk değildi. Cinayet işlemek için eline geçen her şeyi kullanıyordu. Zaten devasa bir tehdide dönüşmüştü ancak bu tehlikenin boyutu hızla artacak, katlanarak büyüyecekti; ta ki kimse onunla baş edemeyene ve o dünyayı yok edene dek.

Bu dehşet verici farkındalık Vela’nın zihnini felç etti. O, Vela’nın elinden korkma hakkını bile almıştı.

O bir iblisti.

Ve Tazılar, kendi aptallıklarıyla onun kabuğundan çıkmasına yardım etmişlerdi.

Tık.

Vela’nın hemen arkasında hafif bir ayak sesi yankılandı.

Kafası öne eğik bir halde, arkasına bile bakmadan hafifçe gülümsedi.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.