Stiyl Magnus’un bilinci bir gidip bir geliyordu.
Lanet olsun… Dünyayı yan yatmış şekilde görüyordu. Çenesinden yukarı doğru sinsi bir acı yayılıyor, dengesi pamuk ipliğinde sallanıyordu. Yenildiğini idrak etmesi tam üç saniyesini aldı.
Gücü yavaş yavaş uzuvlarına geri dönüyordu dönmesine ama onları kayda değer bir hızla hareket ettirecek durumda değildi.
Kalıplı vücudunun aksine, yakın dövüş için gereken kondisyon onda yoktu. Bu, vücudunu eğitmediği için değil, çok daha temel bir sebeptendi.
Rün kartlarını kullanmak ve şifreli büyüleri yapmak devasa miktarda mana tüketiyordu. Mana öylece durduğun yerde, yoktan var olan bir şey değildi; ancak bir dizi içsel işlemden sonra üretilebilirdi.
Sıradan büyücüler için pek de zorluk çıkarmayan bu işlemler, iş Stiyl’in Innocentius’u gibi Papalık seviyesindeki tekniklere geldiğinde tamamen değişiyordu. Basit aktiviteler bile tekrarlandıkça insanı yorardı; aynı şekilde manayı rafine etme işlemi de bünyesine ağır bir yük bindiriyordu. Bu da kondisyonunun hızla tükenmesi demekti: Esasen, her an aynı anda iki farklı iş yapıyordu. Biri vücudunun dışında, diğeri ise içinde.
Stiyl Magnus, Kanzaki Kaori gibi kutsanmış bir aziz değildi.
Tsuchimikado Motoharu gibi tek bir alanda uzmanlaşmış dahi bir büyücü de değildi.
Yine de savaşmak için bir sebebi vardı.
Sırf bu sebep uğruna rün karakterlerini öğrenmiş, onları Hristiyan kültürüne yedirmiş ve Papalık sınıfı Innocentius büyüsünü kazanmıştı. Bunun bedeli ise yakın dövüş ihtimalinden tamamen vazgeçmek ve yanında tek bir rün kartı bile yokken ufacık bir alev bile çıkaramamak olmuştu.
Ne yazık ki bu kararlılığın yarattığı geri tepme şimdi onu içten içe kemiriyordu.
Kahretsin…
Zihni bulanıyordu.
Yine de havada savrulan yumrukların ve çarpışan büyülerin sesini duyabiliyordu. O amatör hâlâ dövüşüyordu. Saldırıya uğruyor, yumruklanıyor, eziliyordu. Buna rağmen ayaktaydı; yenilgiyi kabul etmiyor, dişlerini sıkıyordu. Tek yaptığı, elini sıkıca yumruk yapmaktı.
Asla o amatör gibi olamayacaktı.
Kaç yıl uğraşırsa uğraşsın, bir daha asla o gencin durduğu yerde duramayacaktı.
Fakat.
“Dünyayı oluşturan beş temel elementten biri, başlangıcın ulu ateşi…”
Tüm bu becerileri tek bir kızı korumak için elde etmişti.
Gülümseyen yüzünü çiğnemeye kalkanlarla savaşmak uğruna kan ve acı pahasına ateş büyüleri kazanmıştı. Onu ileri iten o belirsiz duyguların farkında bile olmadan, hırsla daha fazlasına, hep daha fazlasına uzanmasının sonucuydu bu.
“…Yaşamdan doğar ve kötülüğün yargıcıdır…”
Stiyl Magnus bir gerçeğin farkındaydı.
Bu tekniğin artık bir değeri kalmamıştı. O genç kızın yanında artık rahatça yürüyebileceği birisi vardı. Elde ettiği tüm teknikler artık işlevini yitirmişti.
“…Hafif bir mutluluktur ve ölümün lanetidir…”
Fakat büyüleri o kızdan başkasını da koruyabilirdi.
Mesela gözleri faltaşı gibi açılmış halde ağlayan o kişiyi. Kan sıçramaları içinde kalan o zavallıyı. Tüm umudunu o anlamsız ve hantal büyüye bağlayan o minyon kadını.
Göğsündeki haç yüzünden büyücü sanılan o kişiyi. Kendi kanının oluşturduğu bir göletin içinde yatan o kızı.
“…Adı ateştir ve o benim kılıcımdır…”
Bunu yapmak muhtemelen Stiyl’e bir huzur vermeyecekti. Sevdiği biri için pasta yapıp sonra o pastayı bir yabancının yemesi ve ne kadar lezzetli olduğunu söylemesi gibi bir şeydi bu. Ne kadar övülürse övülsün, kalbindeki boşluklar asla dolmayacaktı. Hiçbir zaman.
“…Seni gerçekliğe çağırıyorum!”
Ancak onları kurtarmak o kızın yüzündeki gülümsemeyi koruyacaksa…
Akademi Şehri’ni korumak onu mutluluğa götürecekse…
Stiyl Magnus bunu kabul ederdi.
Tüm gücünü tamamen başka biri için kullanmaya razıydı.
İçindeki o belirsiz duygularla, bu düşmanı şimdi yenmeyi kabul ediyordu.
“Büyük güç uğruna bedenimi çiğne—Innocentius!”
Kıyafetinin altından bir kart fırtınası koptu. Devasa rünler bir kağıt tipi gibi uçuşarak vücudunun etrafında döndü ve ardından çevresindeki parçalanmış asfalta yapıştı.
Alevler patladı.
Kızıl bir ışıkla parlayarak birbirlerine sokuldular ve tek bir vücut oldular. Merkezde petrol gibi simsiyah, insan formunda bir çekirdek vardı. Ve şimdi, üç bin santigrat derece sıcaklığındaki alevden bir dev yanındaydı.
“…Git, Innocentius…” dedi, yerden yavaşça doğrulurken. Elleri ve ayakları yerde, sendeleyerek hareket ediyordu. Yine de bedeni ve zihni asla pes etmedi.
Gökyüzüne haykırdı.
Büyü ismini.
Fortis931.
Çaresizlikten doğan, ruhuyla mühürlenmiş Cadı Avcısı Kral Innocentius.
Ondan istediği tek bir şey vardı.
“…Adımın neden en güçlü olduğunu kanıtla!”
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.