Görünüşe bakılırsa Index adındaki bu kızın, sinirlendiğinde insanları ısırmak gibi bir huyu vardı.
“Ah... Her yerimi ısırdın be kızım. Yaz kampındaki sivrisinek misin nesin?”
Cevap yoktu.
Anasından doğduğu gibi çıplak olan, utancını gizlemek için sadece bir battaniyeye sarınmış Index, dizlerinin üzerine çökmüş yerde oturuyordu. Giysilerini tekrar giyilebilir bir hale getirmek için nafile bir çabayla, beyaz cübbesine hararetle çengelli iğneler saplıyordu.
Odaya tam anlamıyla bir kasvet havası hakimdi.
Sanki JoJo mangasından biri fırlayıp gelmiş de Stand yeteneğini kullanmış gibi bir ağırlık vardı havada.
“...Şey, prenses?”
Kamijou, kızın asıl kişiliğinin neye benzediğini merak ederek onu bir kez daha kendine getirmeye çalıştı.
“...Ne var?”
“Olan bitende yüzde yüz suçlu bendim, değil mi?”
Cevap olarak üzerine uçan çalar saatten son anda kurtulurken ufak bir çığlık attı. Hemen ardından yastığı, sonra da oyun konsolları ve kasetleri peşi sıra havada süzüldü. Gözlerine inanamıyordu.
“Tüm o olanlardan sonra hiçbir şey olmamış gibi benimle havadan sudan konuşacak mısın yani?!”
“Hayır, hayır! Ben de neye uğradığımı şaşırdım, hem şey... Gençlik işte, olur öyle!”
“Benimle dalga geçmeyi kes... Hırrrr!!”
“Anladım— Tamam, tamam, özür dilerim! O kaset kiralık, mendil niyetine ısırmayı bırak şunu, şapşal!”
Komik bir tavırla başını yere kadar eğip özür diledi.
Yine de içten içe, hayatında ilk kez çıplak bir kız görmüş olmanın verdiği heyecanla kalbi yerinden çıkacak gibi çarpıyordu.
Ancak Touma Kamijou, bir yetişkin olduğu için bunu yüzüne yansıtmıyordu.
...En azından o öyle sanıyordu ama aynaya baksaydı, gördüğü manzara karşısında epey şaşırırdı.
“Bitti,” diye mırıldandı Index, burnunu çekerek. Bembeyaz cübbesini önüne serdi. Kan ter içinde kalarak verdiği o yoğun uğraşla kıyafeti en azından bir şeye benzetmeyi başarmıştı.
Kurtarılan cübbesinin üzerinde onlarca çengelli iğne parlıyordu.
Kamijou’nun alnından bir damla ter süzüldü.
“Şey, bunu gerçekten giyecek misin?”
Index sessizliğini korudu.
“O demir bakireyi gerçekten üzerine mi geçireceksin?”
Index hıçkırarak ağlamaya başladı.
“Buna bizde ‘iğneli yatak’ derler.”
“...Öğğ, hırrrr!!”
“Tamam, anladım!” Başını tekrar yerlere kadar eğip kayıtsız şartsız özür diledi. Index’in yüzünde sanki zorbalığa uğramış bir çocuk ifadesi vardı; şu an yaramaz bir kedi gibi televizyonun elektrik kablosunu kemiriyordu.
“Giyeceğim işte! Ben bir rahibeyim sonuçta!” Kamijou’nun pek de anlam veremediği bir nidayla battaniyenin altına kıvrıldı ve giyinmek için bir tırtıl gibi debelenmeye başladı. Battaniyenin dışından görünen tek şey, patlayacakmış gibi kıpkırmızı kesilmiş yüzüydü.
“...Ha. Nedense bana okulun yüzme derslerini hatırlattı.”
“...Neden bakıyorsun? En azından kafanı çevirmen gerekmez miydi?”
“Aman, ne olacak sanki. Eskisi gibi değil, bu şekilde giyinmen hiç de seksi durmuyor.”
Index’in hareketleri bıçak gibi kesildi. Kamijou durumu fark etmeyince, kız pes edip debelenmeye ve giyinmeye devam etti. Bu sırada başlığı yere düştü ama o kadar odaklanmıştı ki fark etmedi bile.
Asansördeymişçesine tuhaf, rahatsız edici bir sessizlik oluştu.
Kamijou’nun zihni gerçeklikten kopmaya başlamıştı ki, yaz okulu telafi dersleri lafı bir tokat gibi beyninde yankılandı.
“Eyvah! Doğru ya, telafi derslerim var!” Telefonundan saate baktı. “Bakalım, şey... Hey, şimdi okula gitmem lazım. Sen ne yapacaksın? Eğer burada kalacaksan anahtarı sana bırakabilirim.”
Kızı kapı dışarı etme seçeneğinden çoktan vazgeçmişti.
Madem Yürüyen Kilise denilen o cübbesi kendi Imagine Breaker yeteneğine tepki vermişti, o halde bu kızın bir şekilde doğaüstü güçlerle bağlantısı olduğu kesindi. Bu da söylediği her şeyin yalan olmadığı anlamına geliyordu.
Mesela; büyücüler tarafından kovalandığı ve bir binanın çatısından düştüğü...
Mesela; bu ölüm kalım kovalamacasının devam edeceği...
Ve mesela; psişik güçlerin ve doğaüstü yeteneklerin formüle edildiği bu şehirde, fantastik romanlardan fırlamış büyücülerin fink attığı...
...Yine de, morali bozuk olan Index’e biraz alan tanıması gerektiğini düşündü.
“...Gerek yok. Ben gidiyorum.”
Hâlâ o kasvetli aurasına bürünmüş bir halde ayağa fırladı. Bir hayalet gibi Kamijou’nun yanından süzülüp geçti. Başlığının yerde kaldığının farkında bile değildi. Eğer Kamijou onu dikkatsizce eline alacak olursa, muhtemelen o da parçalanacaktı.
“Şey, hey...”
“Hm? Yo, anlamıyorsun.” Index ona bakmak için arkasına döndü. “Burada çok uzun süre kalırsam muhtemelen buraya gelirler. Odanla birlikte havaya uçmak istemezsin, değil mi?”
Bu soruyu o kadar soğukkanlılıkla sordu ki, Kamijou söyleyecek söz bulamadı.
Kız yavaş adımlarla stüdyo dairenin kapısından dışarı süzüldü. Kamijou panikle peşinden atıldı. Bir şey yapabilir miyim diye cüzdanını kontrol etti. Topu topu 320 yeni kalmıştı. Buna rağmen Index’i durdurmak için kapıdan dışarı fırladı. Ne var ki, tam dışarı çıkarken sağ ayak serçe parmağını büyük bir hızla kapı pervazına çarptı.
“Gah, amannn! Yaaaa!”
Acıdan anlaşılmaz sesler çıkararak parmağını bacağına yasladı. Index irkilerek arkasına döndü. Kamijou şiddetli acıyla kıvranırken, telefonu cebinden kayıp gitti. Hayır! Daha o engel olamadan telefon yere çakıldı, likit kristal ekranından gelen o çatırtı sesiyle cihazın ölümcül bir darbe aldığı belli oldu.
“Öğğ, hayır...! Bu ne biçim bir şans!”
“Şansın bozuk değil. Bence sen sadece sakarsın.” Index kıkırdadı. “Ama eğer gerçekten o Imagine Breaker’a sahipsen, sanırım yapabileceğin pek bir şey yok.”
“...Ne demek istiyorsun?”
“Şöyle ki; geldiğim sihir dünyasının hikâyelerine inanmıyor olabilirsin ama...” Index ona gülümsedi. “Hani şu ilahi koruma ya da kaderin kırmızı ipliği gibi şeyler vardır ya? Eğer bunlar gerçekten mevcutsa, bence sağ elin onları da iptal ediyor.”
Index, çengelli iğnelerle dolu cübbesini iki yana sallayarak devam etti: “Bu Yürüyen Kilise’deki güç, sonuçta ilahi inayetin, yani kaderin bir lütfuydu.”
“Bir dakika. Şans ve şanssızlık dediğin şey sadece olasılık ve istatistikten ibarettir. Bu doğru olamaz—”
Tam o anda parmağı kapı koluna değdi ve müthiş bir statik elektrik şokuyla sarsıldı. Ne?! Refleksleri devreye girdi, vücudu kasıldı ve sağ baldırına anlık bir kramp girdi.
Yaklaşık on dakika boyunca sessiz bir ızdırap içinde acıyla kıvrandı.
“...Affedersiniz, Sayın Rahibe?”
“Ne oldu?”
“...Bir açıklama rica edecektim.”
“Pek bir açıklama sayılmaz aslında,” dedi Index gayet sıradan bir tavırla. “Ama sağ elinle ilgili anlattıkların doğruysa, sadece ona sahip olduğun için bile şansın gücünü tamamen siliyor olabilirsin.”
“...Anlıyorum... Yani diyorsun ki...”
“Yani sağ elinin havaya temas ediyor olması bile seni tamamen şanssız kılıyor.”
“Gyaaaa!! Bu ne biçim kader!!”
Kamijou aslında okültizme pek inanmazdı ama konu şanssızlık olunca akan sular dururdu. Zaten hayatında hiçbir şey yolunda gitmiyordu; bu da evrenin ona karşı özel bir garez beslediği algısını iyice pekiştirmişti.
Bembeyaz giyinmiş o yalnız rahibe, Kutsal Meryem’in huzur dolu gülümsemesiyle ona bakıyordu.
İnsanlar bu gülümsemenin davetkâr olduğunu söylerdi.
“Kötü kader, ha. En başta bu güçle doğmuş olman bile kendi başına yeterince kötü bir kader değil mi zaten?”
Kamijou, bu gülümsemenin sıcaklığı karşısında farkında olmadan ağlamaya başlamıştı ama sonra asıl konuşmaları gereken konudan ne kadar uzaklaştıklarını fark etti.
“H-hayır, bekle! Dünyanın neresine gitmeyi planlıyorsun? Neler döndüğünü bilmiyorum ama eğer buralarda büyücüler geziniyorsa odamda saklanman gerekmez mi?”
“Hayır, çünkü ben buradaysam düşman da buraya gelir.”
“Bundan nasıl bu kadar emin olabiliyorsun? Dikkat çekmeden odamda uslu uslu oturursan hiçbir sorun çıkmaz, değil mi?”
“Ama çıkıyor işte, anladın mı?” Index kıyafetlerini çekiştirdi. “Benim Yürüyen Kilise’m büyü gücü kullanıyor. Gerçi Kilise buna ilahi güç dememi istiyor ama sonuçta hepsi aynı mana. Neyse, basitçe söylemek gerekirse düşmanlar büyü gücünü takip edebiliyor.”
“O zaman neden o vericiyi üzerinde taşıyorsun ki?!”
“Çünkü mutlak savunma yeteneğine sahip, tamam mı? Gerçi sağ elin onu paramparça etti ama...”
Index sessizliğe bömüldü.
“Paramparça...”
“Özür dilerim, tamam mı? Özür dilerim, o yüzden bana öyle gözyaşları içinde bakmayı kes! Ama eğer benim Imagine Breaker’ım onu bozduysa, bu artık sinyal göndermediği anlamına gelmez mi?”
“Öyle olsa bile, yok edildiğini çoktan fark etmişlerdir. Daha önce de söylediğim gibi, Yürüyen Kilise’nin savunma kapasitesi Papa seviyesindedir. Temelde bir kale gibidir. Eğer düşman olsaydım ve bir kalenin düştüğü haberini alsaydım, bir an bile beklemeden hemen oraya yönelirdim.”
“Bir saniye. O zaman seni bırakmam için daha büyük bir sebep var. Hâlâ şu gizemli işlere inanmıyorum ama... Peşinde birileri varken seni nasıl öylece bırakabilirim?”
Kız ona boş ve şaşkın gözlerle baktı.
Bu ifadeyi gördüğünde, karşısındakinin gerçekten de normal bir kızdan farkı olmadığını bir kez daha anlıyordu.
“...Peki o zaman, benimle cehennemin dibine kadar gelmeye razı mısın?”
Tatlı bir şekilde gülümsedi.
Bu gülümseme o kadar acı doluydu ki, Kamijou’nun nutku tutuldu.
Index ona nazikçe fısıldıyordu...
...Uzak durmasını söylüyordu.
“Ben iyi olacağım; yalnız değilim. Eğer Kilise’ye kaçabilirsem bana sığınak sağlarlar.”
“...Hmm. Peki bu Kilise nerede?”
“Londra’da.”
“Oha, çok uzakmış! Daha ne kadar uzağa kaçmayı düşünüyorsun?!”
“Ha? Şey, sorun değil. Sanırım bu ülkede de az sayıda piskoposluk bölgesi var.”
Index’in rüzgârda dalgalanan çengelli iğnelerle dolu cübbesiyle orada öylece duruşu, insanda zorba bir kocadan kaçan hırpalanmış bir kadın izlenimi uyandırıyordu.
“Bir kilise, ha... Sanırım bu şehirde de bir tane olacaktı.”
Kilise denilince insanın aklına görkemli düğün törenlerine ev sahipliği yapan sahneler gelse de, Japonya’daki kiliseler dürüst olmak gerekirse epey sönüktü. Haç kültürü bu topraklarda hiçbir zaman derin bir kök salmamıştı; üstelik depremlerle sarsılan bir ülke olduğu için uzun bir tarihe tanıklık edip de hâlâ ayakta kalan bina sayısı da pek azdı. Kamijou’nun daha önce tren penceresinden gördüğü kilise, tepesine bir haç iliştirilmiş prefabrik bir evden halliceydi... Gerçi öte yandan, fazla şatafatlı bir kilise de pek doğru hissettirmezdi.
“Hmm. Ama öyle önüme gelen her kiliseye gidemem, sonuçta ben İngiltere Kilisesi’ne bağlıyım.”
“???”
“Şey, yani Haçlılık tek bir çatı altında toplanıyor gibi görünebilir ama kendi içinde çok ayrılıyor.” Index buruk bir tebessüm kondurdu yüzüne. “Önce eski usul Katoliklik ve yeni usul Protestanlık var. Benim de dahil olduğum o eski usul bile kendi içinde; merkezi Vatikan olan Roma Ortodoksluğu, Rusya merkezli Rus Katolikliği ve merkezi Aziz George Katedrali olan İngiliz Püritenliği gibi kollara ayrılıyor. Daha bir sürüsü de var.”
“...Peki, yanlışlıkla başka bir kiliseye gitsen ne olur?”
Index’in yüzündeki o kinayeli gülümseme silinmedi. “Kapıdan çevrilirim,” dedi. “Sonuçta Rus Katolikliği ya da İngiliz Püritenliği sadece kendi ülkelerinde varlık gösteriyor. Japonya’da İngiliz Püriten kilisesine rastlamak mucize gibi bir şey.”
“...” Sohbetin gittiği yön hiç de iç açıcı değildi.
Belki de Index, açlıktan bitap düşüp bayılmadan önce onlarca kilisenin kapısını aşındırmıştı. Her seferinde kapıdan geri çevrilip kaçmaya devam etmek zorunda kalmak kim bilir ona neler hissettirmişti?
“Sorun değil. İngiltere Kilisesi tarzında bir yer bulana kadar idare ederim.”
“...”
Kamijou bir an için sağ elindeki gücü düşündü, sonra arkasından seslendi: “Hey!... Eğer başın sıkışırsa, istediğin zaman tekrar uğrayabilirsin.”
Söyleyebildiği tek şey buydu.
Tanrı’yı bile öldürebilecek güce sahip bir adam olmasına rağmen.
“Tamam. Acıktığımda yine gelirim.”
Gülümsemesi bir ayçiçeği gibi parlıyordu; o kadar kusursuzdu ki Kamijou daha fazla tek kelime edemedi.
O sırada bir temizlik robotu Index’in yanından geçti, ona çarpmamak için rotasını hafifçe değiştirdi.
“Ha?!”
Kızın kusursuz gülümsemesi bir anda uçup gitti. Şöyle bir sarsıldı, sonra sanki bacağına kramp girmiş gibi sırtüstü devrildi. Kafasının arkası, insanın içini sızlatan bir gümleme sesiyle duvara çarptı.
“~~~! Ne-ne bu tuhaf şey?!” Index, başının acısını unutup çığlığı bastı.
“Tencere dibin kara, seninki benden kara. Alt tarafı bir temizlik robotu o.”
Kamijou içini çekti.
Boyutu ve şekli bir yağ varilini andırıyordu. Altına monte edilmiş küçük tekerlekleri vardı ve sanayi tipi elektrik süpürgesine benzeyen dairesel bir paspası döne döne çalıştırıyordu. İnsanlara ve engellere çarpmamak için kameralarla donatılmıştı ama bu özellik onu dünyanın her yerindeki minietekli kızların bir numaralı düşmanı yapıyordu.
“...Vay canına. Japonya’nın rakipsiz bir teknolojiye sahip olduğunu duymuştum ama siz resmen mekanize Agathionlar çağında yaşıyorsunuz.”
“Affedersiniz, kime diyorum?” Index’in bu tuhaf hayranlığı Kamijou’yu ürkütmüştü. “Burası Akademi Şehri. Her yer bunlarla dolu.”
“Akademi Şehri mi?”
“Evet. Temelde Tokyo’nun batı bölgeleri diğer yerlere göre daha yavaş gelişiyordu, sonra birileri tüm bu araziyi satın alıp bu şehri kurdu. Onlarca üniversite, yüzlerce ilkokul hep iç içe. Burası bir okullar şehri.” Kamijou ofladı. “Şehir sakinlerinin sekizde biri öğrenci, apartman gibi görünen o binaların hepsi aslında öğrenci yurdu.”
Tabii madalyonun öteki yüzünde, şehir öğrencilerini yetenek geliştirme sürecine girmeye zorluyordu.
“Şehrin bu kadar tuhaf görünme sebebi de bu. Otomatik çöp toplama sistemleri, rüzgâr türbinleri, şu temizlik robotu... Hepsi aslında üniversite laboratuvarlarındaki deneylerdi ve şimdi şehrin dört bir yanına dağılmış durumdalar. Teknoloji seviyemiz dünyanın geri kalanından yaklaşık yirmi yıl ileride.”
“Anlıyorum.” Index gözlerini temizlik robotuna dikmiş, pürdikkat onu izliyordu. “Yani bu şehirdeki tüm binaların Akademi Şehri ile bir bağlantısı mı var?”
“Öyle sayılır... Yani İngiltere Kilisesi’ne bağlı bir yer arıyorsan, şehirden dışarı çıkman daha iyi olabilir. Buradaki kiliselerin çoğu muhtemelen sadece teoloji ya da Jung psikolojisi dersleri verilen yerlerdir.”
“Anladım.” Index başını salladı, sonra nihayet kafasındaki o şiddetli acıyı hatırlayıp elleriyle orayı tuttu. “Ah?! Bir dakika? Benim başlığım ve peçem nerede?!”
“Ne o, şimdi mi fark ettin? Daha demin düşürdün ya.”
“Ha?”
Kamijou, “Battaniyenin altında üzerini değiştirirken düşürdün,” demek istemişti. Ancak Index bunu, “Temizlik robotundan korkup yere kapaklandığında düşürdün,” şeklinde anladı. Kafası karışmış bir halde bir süre koridorun zemininde bir şeyler arandı.
“Tamam, anladım! Şu elektrikli Agathion çaldı!”
Mevzuyu tamamen yanlış anlayan kız, çoktan köşeyi dönüp gözden kaybolmuş olan temizlik robotunun peşinden koşturmaya başladı.
“...Hah. Gitti işte.”
Kamijou kapıya doğru baktı. Index’in başlığı hâlâ içeride duruyordu. Koridora tekrar göz attı ama kız çoktan sırra kadem basmıştı. Vedaları pek de öyle gözyaşları içinde olan türden olmamıştı.
Nedense içinden bir ses, bu kızın kıyamet kopsa bile hayatta kalacak türden biri olduğunu söylüyordu.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.